Yaşanan yıkım, depremin büyüklüğüyle değil; depreme karşı alınmayan önlemlerle, görmezden gelinen bilimle ve bilerek yaratılan risklerle açıklanabilir.
Depremden önce yapılanlar, deprem anında yaşananlar ve deprem sonrasında alınan kararlar birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza çıkan tablo açıktır: bu felaketin büyük bölümü önlenebilirdi.
Yıllar boyunca çıkarılan imar afları, hukuksuz yapılaşmayı meşrulaştırmış; mühendislikten yoksun, denetimsiz ve rant odaklı binalar “yasal” hale getirilmiştir. Kamu otoritesi, bilimi ve şehircilik ilkelerini değil, kısa vadeli siyasi kazancı tercih etmiştir. Depreme dayanıksız olduğu bilinen yapılar yıkılmamış, güçlendirilmemiş; aksine affedilmiş, ödüllendirilmiştir. Bu tercihin bedeli, on binlerce can olmuştur.
Denetim mekanizmaları ya çalışmamış ya da kâğıt üzerinde bırakılmıştır. Müteahhitler korunmuş, sorumlular hesap vermemiş; yapı denetimi piyasanın insafına terk edilmiştir. Bugün yıkılan binaların enkazında yalnızca beton değil, yolsuzluk, kayırmacılık ve siyasi sorumsuzluk vardır.
Deprem anında ve hemen sonrasında ise devletin refleksleri ağır, koordinasyonu zayıf ve müdahalesi gecikmiştir. En kritik ilk saatlerde arama-kurtarma ekiplerinin sahaya ulaşamaması, askeri kapasitenin geç devreye sokulması ve merkezi yönetimin krizi yönetmekte yetersiz kalması, binlerce insanın enkaz altında yaşamını yitirmesine neden olmuştur. Bu gecikmeler “kader” değil, yönetim zaafıdır.
Deprem sonrasında yaşananlar ise ayrı bir toplumsal travmadır.
Çadırların satılması, yardımların dağıtımında yaşanan usulsüzlükler, bağış süreçlerindeki şeffaflık sorunları ve yurttaşın dayanışma çabasının dahi kontrol altına alınmak istenmesi, kamu vicdanında derin yaralar açmıştır. İnsanlar enkaz başında yakınlarını ararken, devletin önceliği itibar yönetimi olmuştur.
Konteyner kentlerde yaşanan sorunlar; güvencesizlik, altyapı eksiklikleri, sosyal hizmet yetersizliği ve uzun vadeli belirsizlik, depremzedelerin mağduriyetini kalıcı hale getirmiştir.
Geçici çözümler kalıcı hale gelirken, kalıcı çözümler ertelenmiştir.
Ve bugün, tüm bu yaşananlara rağmen, muhtemel İstanbul depremi için hâlâ yeterli ve kapsayıcı bir hazırlık yapılmamaktadır. Bilim insanlarının uyarıları ortadayken, riskli yapı stoku hâlâ durmakta; kentsel dönüşüm rant odaklı projelere indirgenmekte; afet yönetimi bütüncül bir devlet politikası haline getirilememektedir. Ders çıkarılmamış, sorumluluk üstlenilmemiştir.
6 Şubat’ta hayatını kaybeden on binlerce insanı anmak, yalnızca yas tutmakla olmaz. Anmak, hatırlamakla; hatırlamak ise hesap sormakla anlam kazanır. Bu felaketin tekrar etmemesi için, depremi değil ihmali konuşmak; doğayı değil siyaseti sorgulamak zorundayız.
Çünkü unutursak, aynı yanlışlar tekrar edilir.
Çünkü hesap sorulmazsa, yeni 6 Şubatlar kaçınılmaz olur.
Ve çünkü bu ülkenin insanları, ihmalle değil; adaletle, bilimle ve sorumlulukla yönetilmeyi hak eder.
Bu büyük acının yıldönümünde kayıplarımızı rahmetle anıyor, yıkımın sorumluluğunu almayan, mahcubiyet bile duymayan, ihmallerden ötürü layıkıyla hesap sormayanları telin ediyor, bir daha böyle acılar yaşanmaması için bu iktidar anlayışında ancak ve ancak dua ediyoruz.