DEMOKRAT PARTİ GENEL BAŞKANI SAYIN NAMIK KEMAL ZEYBEK’İN ANKARA BÜYÜK ANADOLU OTELİ’NDE DÜZENLENEN “ANAYASA ÇALIŞTAYI”NDA YAPTIĞI KAPANIŞ KONUŞMASI (20.11.2011)
Bismillah dedik başladık. Elhamdülillah diyerek kapanış konuşmamıza başlayalım; güzel bir çalışma oldu bence. Gerçekten iki gün boyunca çok değerli kişilerle tartışmalar oldu. Birbirine zıt fikirler doğdu ki çok güzel bir şey. Arkadaşlarım zıt fikirlerini heyecanla anlatmaları sanki burada her şey bitiyormuşçasına anlatmaları da işi ciddiye alışlarının göstergesidir. Ben ona sevindim.
Ayrıca bu toplantıyı hazırlayanlara çok teşekkür ederim. Baştan teşekkür ettim ve ayrıca tebrik ederim.
Evet, değerli arkadaşlar. 1960’yı yıllarda bir kitap okumuştum. “Bir kitap okudum ve aklım iyice değişti” diye bir söz var. Jean-Jacques Servan-Schreiber’ın Amerika Meydan Okuyor adlı kitabı iki çağı anlatıyordu ve öyle bir dalga geliyor ki, bu dalgaya uyum sağlayamayanlar sömürgeleşti diyor. Orada eski Fransız olarak söylüyor eğer yakalayamazlarsa bizimle yakalayanlar arasındaki mesafe pigmelerle bizim aramızdaki mesafe gibi olacak diyordu. Orada önemli bir gerçeklik vardır o da şu: Bilgi çağını yakalayan. Bilgi çağının gücünü kullanarak dünyaya meydan okuyan Amerika’nın gücü, teknolojik güçten değil, yönetim gücünden geliyor ve dünya ile arasındaki uçurum teknoloji uçurumu değil; yönetme uçurumudur.
Ben bir kaymakam adayıydım, burs almıştım, kaymakam olacağım belli değildi. Yönetim bilimi ve teknikleri bana bilgi alanımdı. Sonra o dönemin kaymakamlık kurslarında Modern yönetim tekniklerini de ayrıca Ortadoğu emme idaresi dersi içinde öğrendik sonra bırakılmış onlar. Bakılmış ki, Türkiye’nin modern yönetim tekniklerine uyum sağlayacağı filan yok.
Ben Kaymakamlık yıllarımda çok denetim, bulunduğum yerlere bunu getirmek için çok gayret ettim tabi toplum hazır olmayınca çok zorlanılıyor. Mesela iş basitleştirme tekniklerinde müdürleri topladım Üç sayfa yazacakları yazıyı üç cümleyle ifade edebilme imkanı var diye öğrettim. Ama bir ilköğretim müdürü bir türlü öğrenmek istemiyor. Ben her seferinde çiziyorum yeniden yazdırıyorum. Sonra bir gün yüzü mosmor geldi, efendim siz benden ne istiyorsunuz. Biliyorsun ne istediğimi. Ben eğer sizin dediğiniz gibi çalışırsam bir saat içinde işler biter ben kalan saatler içinde ne yapacağım dedi.
Dedim sana bir hikaye anlatayım. Çin’de vaktiyle tiren icat edilmiş. Şanghay ile Pekin arasındaki mesafe bir aydan bir güne inecek diyince Çin’li demiş ki ben 29 günde yapacağım. Toplumun genel mantığının havasının eğitim seviyesinin bir şeylere hazır olması lazım.
Bir şeyler hazır olmuş Türkiye’ye Kültür Bakanlığım dönemimde bunu gündeme getirdim. Ve o dönemin Başbakanı Özal, hemen anladı, derhal başlayın dedi. Başbakanlıkta başladı. Ve bir hafta süreyle müsteşarları eğitim aldık. Müsteşarlara modern yönetim tekniklerini anlattım. Organizasyon nasıl yapılır, toplantı nasıl yapılır, iş basitleştirme teknikleri, ergonomi. Bilgisayarlı yönetim, vücut dili filan. Basına şöyle yansıdı, bundan sonra müsteşarlar bildikleriyle kaş ve göz diliyle anlaşacaklarmış, toplumun algılaması bu.
Bakanlar Kurulunda bir arkadaşım da, bir ortam söyleşisinde tam da benim yanımda oturuyordu ne bu arkadaş devletin koskoca müsteşarını orta mektep çocukları gibi toplamışlar eğitiyorlar, böyle şey olur mu, devlet ciddiyetiyle bağdaşır mı? filan dedi. Dedim, bu projenin benim olduğunu bilmiyor musun? Aman abi özür dilerim dedi. Sana bir şey soracağım dedim ergonomi diye bir şey duydun mu? Oda neymiş dedi. Haklısın yanlış yaptım bakanlardan başlamalıymışız bu işe, müsteşarlardan başlayınca olmuyor. Sonra Özal gitti proje bitti. Çünkü yeni gelen başbakana anlattım anlattım bir türlü anlamadı, defalarca anlattım.
Modern yönetim tekniklerinin uygulandığı bir çalıştaydayız işte. Ne kadar verimli bir çalışma oldu. Bunun yerine klasik yöntemle bir çalışma yapsaydık bu verimi ve bu yemişi biz elde edemezdik.
1960’lı yıllarda başladım adı başkaydı ama adı değişti devamlı şimdilerde bilgi çağı filan deniliyor ben de bilgi çağı konusunda dertli bir insanım anlatıp duruyorum. Diyorum ki, eğer biz bu toplumu bilgi çağına sokmazsak antiemperyalizm yetmez.
Ben yaptığım konuşmalarda şunu söylüyorum, bilgi çağı çok güzel aman biran önce gidelim ama korkuyorum bu çağın egemen üreticileri de ister istemez kendi hegemonyaları için yeni bir emperyalizm türü geliştirecekler, bunun ideolojisini insanlığa dayatacaklar ve yine biz yine yarı sömürge haline geleceğiz. Cep telefonlarımızla hepimiz sömürülüyoruz. Çünkü biz üretmedik. Biz üretmek için toplantılarımızı nasıl yapacağımızı öğrenmemiz lazım kafalarımızı modernleştirmemiz lazım.
Şimdi bugünlerde bu çalıştay yapılıyor çok iyi ama zihniyet dünyasında bu işe başlayanlar eğer kendi içlerine gerçekten demokrat olmayı sindirememişlerse bugün onların sonucu aslında eski hegemonyayı eski oligarşiyi yıkıp yerine yeni bir hegemonya yeni bir oligarşiyi dayatmaktan başka hiçbir sonuç vermez.
Başlangıçta çok olumlu konuştum biliyorum. Öyle konuşmam lazımdı hızımızı kesmemem lazımdı. Artık bendi sözümü söylemek durumundayım. Neyi kastediyorum? Şimdi bakınız, arkadaşlarımız ısrarla söylüyorlar. Ne diyorlar? Bunlardan birisi, Türkiye’de Sünni Müslümanlara bağlı olmayan Alevi Müslümanlığa ve seslerini pek de çıkaramayan Caferi Şii Müslümanlar bir de başka başka müslümanlar var. Şii Müslümanlar, Sünni Müslümanlar, alevi Müslümanlar içinde diyanet dinini benimsemeyen bir çok insan var. Alevi Müslümanları bir kenara bırakalım, sünni Müslümanları da bırakalım. Mesela televizyonlarda konuşup duran alimler var yeni yorumlar getiriyorlar. Eğer bunlardan birisi bir ilmihal yazsa deseler ki, bundan sonra camilerde cennete gitmek için, iyi adam olmak için şöyle bir cami olması lazım dese bundan sonra camilerde Cuma günü iki rekat namaz kılınacak dese, adını da söyleyeyim Yaşar Nuri Öztürk söyleyip duruyor. Ve ona inananlar da biz bir cami kurduk bundan sonra ibadetimizi buna göre yapacağız deseler sünni bunlar buna bizim şu andaki mevzuatımız izin verir mi? Ben size söyleyeyim vermez, buna izin verilmez. Bizim Parti’nin altındaki Mescit’teki İmamı Diyanet gönderdi. Bizim kendi içimizden bir İmam çıkarıp orada Cuma kılmamıza neredeyse izin verilmiyor. Yani bir hegemonya. Bu devam ederse, din zihniyet dünyasını oluşturur. Eğer din, doğru algılamışsanız kalkınmanın, geçinmenin, demokratlaşmanın temelini oluşturursunuz. Ama doğru algılamamışsanız din bir baskı mekanizması, bir gerilime unsuru olur. Yani hayatın önünü kesen bir araç haline de gelir.
Doğu algılamak ne demektir? Ben nasıl anlıyorsam herkes öyle anlayacak mı demektir? Yoksa herkes nasıl anlıyorsa öyle anlayacak mı demektir? Kimin anlayışına uygun inanıyorsa onun gibi uygulayacaksınız demektir.
Biz neyi konuşuyoruz? Demokratikleşmeyi konuşuyoruz. Yani bu Anayasa demokratik, demokrat bir Anayasa olsun diye konuşuyoruz. Şimdi şuanda Genel Başkan Yardımcısı olan geçmişte milli Eğitim Bakanı olan bir zat va.Ben ona birkaç sefer gittim bakanken, dedim ki, Sayın Bakan bak Türkiye’de Sünni Müslüman olmayan tamam ben o zaman vazgeçtim. Yani Müslümanları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ona bağlı Camileri istediği gibi oluştursunlar, bir şey demiyorum. Ben ona karşıyım da aslında bir şey söylemiyorum. Ama Türkiye’de bir de milyonlarca alevi Müslüman var. Bunlar diyorlar ki, bizim ibadet evimiz Cem evidir, hayır değildir Müslümansan camiye gideceksin diyebilir misin? Hayır diyemem. Ne yapmak lazım o zaman? Alevi Müslümanların biz Allah’a yakınlaşmak için bir takım cem evlerimiz var dedikleri yerler var. İzin verin de buna meşruiyet kazandırın, devlet bu konuda yansız olsun dedim, uzun uzun anlattım.
Ayrıca bir çok İmam Hatip Okulu yaptınız dedim. İmam Hatip Okulları ne yaptı? Hanefi Müslümanlığa hizmet edecek cami görevlileri yetiştirdi. Yani Aleviler de müslümandır, Şiiler de müslümandırı kabul ettiremezsiniz. Çünkü, zihni mühtevasına başka şey konulmuş, nasıl demokrat olunacak o zaman? Bir okul açın, sünni Müslümanlar için bir çok imam hatip okulu var, bir okul da alevi Müslümanlar için açalım. İlahiyat diyelim burada fıkıh öğrensinler, tefsir öğrensinler, müzik dersi olsun yani bunlar bugün varolan cem evlerine, dedelere yardımcı olarak gönderelim, bunları da dede çocuklarından seçelim. Dedi ki, bu söylediklerinizin hepsi doğru ama yapamayız. İzin verin ben yapayım dedim. Hayır size de izin veremem. Avrupa birliği size bunu yaptıracak dedim. Avrupa birliği söyleyince yapacağız. Neden ? Çünkü toplumun zihni muhtevasından korkuyorlar. Peki bu arkadaşların yönettiği bir anayasa çalışmasından siz nasıl bir demokratik sonuç bekliyorsunuz? Ben doğrusu beklemiyorum ve inanmıyorum. İnanmıyorsam kendi mücadelemi yapmalıyım.
Başka bir örnek, bugün dışişleri bakanı olan zat, çok değerli bir zat, kitaplarını okudum kendisini de beğeniyorum uçakta yanımda oturuyor. Dedim ki, bakın Türkiye’de milyonlarca Müslüman Bektaşi olarak kendilerini nitelendiriyorlar ve cem evlerinde de kendi inançlarına göre de Allah’a yakınlaşma çabasında bulunuyorlar. Gelin bunları tanıyın, dışlamayın. Yapamayız dedi. Neden? O zaman İslamın mağbedini bölmüş oluruz. Böyle baktığın zaman neyi çözeceksin. İslamın mağbedini bölmek, islamın mağbedi diye bir şey mi var? Her yer mağbed, mağbed dediğiniz şey, camiler mübarektir, çok önemlidir asla ne minarelere, ne camilere benim olumsuz bakmam mümkün bile değil. Ama demokrat olarak baktığınız zaman ben şunu görüyorum, ne yapılıyor bazı erkek Müslümanların ön saflarda 5 vakit namaz kıldığı, Cuma günleri de doldurulan binalar. Peki bu İslam denilen dinin Allah’a yakınlaşma unsuru, Allah’a yakınlaşma eylemi sadece namaz mı? Bir de namaz sadece camide mi kılınır? Böyle baktığınız zaman nasıl demokrat olacaksınız?
Demek ki, sizin temel doğrularınız söz konusu olunca, dayatmacılık, asla olmaz yapamayız, çalıştaylar, şunlar, bunlar. Ben de katıldım o çalıştaylara görüşlerimi de söyledim. Yani bu demokrasi dediğimiz şeyi içimize sindirmemiz gerekiyor. Bunu anlatmaya çalıştım. Önce zihni mühtevamızda demokrat olmamız gerekiyor ve iktidarın getirdiği, kim getirirse getirsin biz ona katkıda bulunmalıyız ve asla sürecin dışında kalmamalıyız. Bir vatanseverlik borcudur bu. Elimizden gelen herşeyi yapmalıyız ve yapıyoruz. Ben biliyorum ki, bugün Türkiye’de yapılan bu tür çalışmalar içerisinde en ciddisi bugün iki gün burada yapılan çalışmadır. Çok da değerli olmuştur, ve inşallah sonuçları da etkili olacaktır. Ben bu çalışmanın sonuçlarına hem kurullara götüreceğim hem de kurumlara götüreceğim. Ayrıca siyasi iktidara da bunları ulaştırma çabası içinde olacağım. Açılış konuşmasını Meclis Başkanı’nın yapmasını istedim ama İstanbul’da olduğu için gelememiş.
Biz meseleye böyle bakıyoruz. Öncelikle vatan, önce vatan, önce halk. Değerli arkadaşlarım, ben tam demokrasi istiyorum. Düşünce özgürlüğünün önünde hiçbir şekilde sınır olmamalı. İnanma özgürlüğünün önünde sınır olmamalı. Yani ne sınırı olacak kamu yararı, düşünce ve inanç özgürlüğünün önünde başka insanlara zarar vermemek kaydıyla hiçbir sınır olmaması gerektiğine inanıyorum. Yani benim dini inancımda sabah kalkınca ilk gördüğüme tokat atmak vardır derse bir insan tabii ki, ona izin verilemez çünkü başkasına zarar veriyor. Başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter diye bir genel tanım vardır ve çok da mukaddes bir tanım değil. Dolayısıyla tam demokrasiyi hedeflediğin zaman samimi olmalıyız.
Öte yandan bunu da ifade ediyorum, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez, ya da anayasa mahkemesine götürülemez diye 8 maddesi var Atatürk inkılapları denilir buna, o inkılapları sözüne de ben hep takılırım, o Türk inkılabıdır, Atatürk onun önüne konulmuştur. Türk inkılabı derseniz zihniyet dünyasından sapmazsanız. Yazı inkılabı, yanlışlar var onları düzeltmemiz lazım. Niye insanlar bazı genel başkanlar ekonomi diyemez, doğru dürüst hiç kimse Hakkari diyemez çünkü olmuyor, kutsal mı bunlar? Değişmesi lazım e sesinin girmesi lazım anlam değişiyor, tapınmak değil.
Öte yandan Atatürk’ün kendisi tekke ve zaviyelerin kapanması ile ilgili uygulamanın zamanla değiştirilmesi gerektiğini söylemişken. İzzettin Doğan hoca bir konuşmasında söyledi, Cem Vakfı Başkanı, Hamdullah Suphi Tanrıöver Galatasaray Lisesine gelmiş ve orada şöyle bir şey anlatmış, Atatürk’e sordum neden bir dergahlarımız vardı onu da kapattın diye. Demiş ki, “Biz kapattık o gününün şartları öyle gerektiriyordu.” Çünkü, Doğuda tarikata dayalı isyan olmuş, başka isyanlar olmuş o günün şartları öyle gerektiriyordu ama yarın siz açarsınız. Ben bunu Ecevit’in, İsmet Paşa’nın, Atatürk’ün bunu böyle konuştuğunu biliyorum. Şimdi, Atatürk bunu söylerken aman tekke ve Zaviyelerin kapatılması hakkındaki kanunu kaldırırsanız yargılanırsınız, mahvoluruz falan filan. Böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok. Yani elbette ki açıldı da. Kim ne yapıyor açın. Tekke ve Zaviye adı altında yanlış şeyler yapılıyorsa sende doğruyu yapacaksın. Demokrasi dediğin şey bu, bu yani. O söyleyecek, bu söyleyecek böylece toplum gelişecek. Onları da kutsallaştırmayacaksınız, onlarında birçok yanlışı olduğunu, yanlışı bilenler söyleyecek. Yani fikir özgürlüğünden doğan sakıncaların, inanç özgürlüğünden doğan sakıncaların giderilmesinin yolu fikir özgürlüğü ve inançtır, diye düşünüyorum. Atatürk’ün basın özgürlüğü ile ilgili sözlerini uyumlaştırarak söylüyorum.
Değerli arkadaşlar bu genel yaklaşımdan sonra bir bu toplantılarla ilgili ve genel olarak meselelere bakışla ilgili başka meseleleri ifade etmek istiyorum.
Biz çok defa, kelimelere takılırız ve kapsamlardan çok kelimeler üzerinde tartışırız. Kelimelere verdiğimiz anlamlar çok önemli; hani Mevlana Hazretleri’nin anlattığı bir hikaye de üç kişi çölde gezerken bir Arap, biri Fars, biri Türk acıkmışlar, ortak paraları varmış. Türk demiş ki “Üzüm alalım yiyelim.” Fars demiş ki “Üzüm olmaz, üzüm olmaz engür alalım yiyelim.” Arap demiş ki “Yok yok inef daha iyidir” Kavga etmişler ayrılmışlar. Üçünün söylediği aynıdır aslında üzüm, Farsçası engür, inef Arapçası. Çok defa tartışmalarda bu tür şeylerle dolu.
Çalıştaylarımızın ve bugün Türkiye’de bu işlerin temel yaklaşımlarında bir kelime var. Türklük kelimesi. Türk kelimesi. Biz Türk kelimesini hangi anlamda kullanıyoruz. Kavmi anlamda mı, millet anlamında mı. Kavim anlamında mı, millet anlamında mı kullanıyoruz. Bu ayrımlar yok toplumumuzda. Çünkü gittikçe kavram anlamlarının.
Bir dil hareketi var. Yani dilimiz öyle bir yoksunlaşıyor ki, anlam inceliklerini artık ayırt edemez hale geldik. Mesela bir kelime vardır. Türki kelimesi. Hiç sevemedim bunu. Hissi olarak sevemedim.
Ama Türkistan’da dolaşırken ne kadar kullanışlı bir kelime olduğunu gördüm.
Türkiye dışında mesela Sovyetler Birliği’nde halklar dahil, Türk denildiği zaman başka anlaşılıyor, Türki denildiği zaman başka anlaşılıyor. Siz yanlışlıkla Kırgızistanlıya Özbekistanlıya yanlışlıkla Türk derseniz kızar. Hayır Türk sensin, Ben Özbek’im, Türk sensin ben Kazağım. Ben Tatar’ım.
Efendim ilmi olarak gerçek başka. İlmi olarak gerçek başka olabilir. O ilmi olarak gerçeğin başka olduğunu nasıl tayin edebiliriz sosyal bilimlerle. Sosyal bilgilerle. Müsbet bilimlerdeki gibi kesin bilgi var mı ki? Yani Türk nedir? Neyi anlıyoruz? Şimdi Türkiye’de bir Zazak. Çok söyleniyor ya. Ana dili Zazaca. Gidiyor Kazakistan’a, Kazakistan’da onunla ilgili söylerken Kazaklar söylüyor, “Türk kardeşimiz” ve ona iş veriyor. Bugün Kazakistan’da en büyük işlerden birini alan bir iş adamı bir Zaza. Azerbaycan’da bir Kırmaç’tır. Hiç kimse sen onlara Kırmaç’sın, Zaza’sın demez. Türk olmanın yani Türkiye Türkü olmanın imtiyazlarından yararlanırlar onlar.
Öyleyse bize Türk adını kim verdi? Kimse bize kanunla filan Türk adını vermedi. Şimdi Atatürk Balkanlarda doğup büyümüş bir insan olarak şunu gördü. Gördüğü ne idi? Boşnak ve Türküm diyor. Müslüman halk Türküm diyor. …
O zaman bir Türk tanımı ortaya çıktı. Yani Avrupa’da Türklüğe geçmiş derken; Müslümanlığa geçmiş diye algılandı Avrupa’da. Boşnaklar bile Türklüğün beş şartı vardır diye başladı, İslam’ın şartı bilinen şartları saymaya. Yani onlara Türk adını başkaları verdi.
Dolaysıyla Osmanlı’da yaşayan ve anadili Türkçe olan halkta onlara Türk denildiği zaman, Osmanlı bile Türk ile Türkmeni ayırırdı. Yani bakarsanız Türkmen başka Türk başka.
Yani Türk sözü bizim artık haledilmiş bir meselemizdir. Ve tarih böyle yarattı. Allah böyle yarattı. Biz ayrıca şunu da Türk topluluğunun bir üyesi olmakla birlikte özüne özgü bir millet haline geldik. Türk kavimlerinden bir milletiz biz. Yani bunu da tespit etmemiz lazım.
Yani benim gibi bir insan bunu söylüyor. Siz bir kazak’la oturduğunuz zaman mı kendinizi özdeş bir insanla mı hissediyorsunuz? Yoksa bir Alman kökenli ya da Polonya kökenli gelmiş Türk olmuş birisiyle mi daha özdeş hissediyorsunuz?
Meselede Türklerin oluşmasında bir ırk kavramı yok. Dolayısıyla Türk bugün dünyada, Türkiye’de yaşayan insanlar, Türkiye’de yaşayan bu insanların uzantısı olan insanlar. Sadece vatandaşlık tanımı ile yaparsak yani Türk olan insanlardan Türklüğü esirgemiş oluruz. Bulgaristan’da yaşayan insanlar Türkiyeli Türklerin uzantısıdır. Makedonya’da yaşayan Tokveçler Makedonyaca konuşurlar; ama, işte beraber birlikte olduğumuz dostluklar; bize anadilimizi öğretin diyorlar. Ana dilleri onların Slavca ama öyle düşünmüyorlar. Bizim anadilimiz Türkçe diyorlar. Yani bizim açılımımız muazzam mübarek Türkiye Türklüğünün, Kıbrıslı da Türk’tür. Ama vatandaşımızı değildir. Ama Türk. Yunanistan Türkleri, vatandaşımız değil ama Türk. Bunun dışında bu açılımın dışında kalır ise kavim birliğimiz vardır. Bir dil çevresinde oluşan kavimiyet dolayısıyla.
Dolayısıyla Anayasa’daki Türk kelimesiyle oynamak bu Cumhuriyetin kazandığı kazanıma ihanettir, yanlıştır. Bununla oynamamak lazımdır. Ama kimsenin boğazına yapışıp da kanunla sen Türksün demeye lüzum yoktur. Bir insan anası babası Oğuzhan’dan gelmiş olsa da Türk hissetmiyorsa sen onu kanunla nasıl Türk yapacaksın?
İnsanlar okuyor, görüyor. 24 Anayasası’ndaki tanım çok güzel bir tanım. Yani diyor ki, vatandaşlık itibarıyla Türk’tür. Vatandaşlık itibarıyla Türk sözünü beğenmeyende beğendiğine gitsin babam. Ben sana vatandaşlık itibarıyla Türk demişim, her türlü hakkı, imkanı görmüşüm, sen “ben bunu istemiyorum” istemiyorsan da ve işin esasına bakarsanız da Türkiye bunu hak etmiştir.
Yani Balkanlardan gelen anadili başka olanlar, Kafkaslardan gelen anadili başka olanlar biz Türküz diyorlar ve haklılar ve diyecekler. Bitti bu iş. Dönüp dönüp kaşıyıp da Türkiye’nin başını sıkıntıya sokmayı iyi niyetli bir yaklaşım olarak görmediğimi ifade etmek istiyorum.
Şu ifadelerimle de konuyu bağlamak istiyorum. Bugünkü iktidar dönemi veya siz demokrat bir dönem olarak düşünüyorsanız da bu düşüncenize de saygı duyuyorum. Ama ben görmüyorum. Bugünkü iktidar, demokrat bir dönem değildir. Demokrasi filan yoktur bugün. Esasında demokrasi vardır denilen yerlerde hep tartışılmıştır. Yani kapitalin hegemonyasını önlemek için zaman zaman önlemler alınmıştır. Bakın unuttum gitti. Halk iktidarını ne oluşturur, televizyon, basın yayın.
Evet söylenen şey çok doğru. Yani evet biz dikkat çekecek bir faaliyet yaparsak, basının gelmesi lazım. Hani nerede basın. Geldi mi? Anadolu Ajansı’ndan başka var mı? O da devletin bir kurumu. Sağolun. Böyle mi olmalıydı bu? Anayasa konuşması yapıyoruz. Nerede basın? Hepsinin haberi var. Ama gelemezler. Neden? Bakınız televizyonlar özelleştirildiği zaman, özel televizyonlara izin verildiği zaman yasa olarak da çok haklı bir yasaydı. Bir kişi bir televizyonun yüzde 25’inden fazlasına sahip olamazdı. Sanki 4’te 3’ü birilerininmiş gibi.
Bugün televizyonların ve gazetelerin çok önemli bir kısmı Tayyip Erdoğan’ın cebinde geziyor. Bütün hisse senetleri onun kasasında. Bu söylediğim mecazi bir manadır. Doğrudan doğruya kasasında olarak düşünmeyin. Dolayısıyla haberleşme araçları üzerinde bu ölçülerde egemenlik sağlamış olan bir iktidar, ekonomiyi dizginleyen ve denetim altına alan ve biat ettiren bir iktidar. Bugün Türkiye’nin en zenginin ben de riya edeceğim diye emrediyor. Ben de gidip biat edeceğim diyor. Neden? Korkuyor insanlar.
Beş milyar, beş trilyon muydu? Neydi efendim, yani efendim adamın 50 yıllık birikimini yok edecek bir cezayı getirip koyarsanız, ne yapsın adam? Hangi muhalefeti yapsın? Halbuki basın yayının bir kuralı vardır. Basın yayın muhalefet yapmalı ki satış sağlayabilsin. Ama yok artık böyle bir şey. Böyle bir şey yok. Ekonomik denetim altında. Haberleşme araçları denetim altında. Korkunç bir istihbarat teşkilatı; insanlar evlerinde soyunurken acaba kamera, birisi izliyor mu diye düşünüyor. Cep telefonunun dinlenmediğinin hissi yok. Tek adam, her şeye hakim tek adam, tek parti ve tek ideoloji globalizm gibi insanlarımızın zihnine dayatılıyor; aksini söylemek suç haline getiriliyor.
Değerli dostlarım, bunun adı politika biliminde, totaliter diktatoryadır. Bunun adı totaliter diktatoryadır. Totaliter diktatorya ile ilgili kitapları açıp bakarsanız, birer birer bunları görürsünüz. Totaliter diktatorya ama kendi alanında değil, söylenen sözlere katılıyorum söyleyip duruyorum. Global kapital adına Türkiye’yi dönüştürmek, ve bölgeyi de Türkiye’yi de dönüştürmek isteyenlerin ve Türkiye’nin başını belaya sokmak isteyen olanların yönetimindeyiz. Bütün bunlara rağmen, bir şeyin tamamını elde edemiyorsan, tamamından da vazgeçme esasına göre biz elimizden yapmaya devam edeceğiz. Bu toplantı bu bakımdan çok değerli olmuştur. Bunların sonuçlarını bir bayrak haline getireceğiz. Mücadelemizi yapacağız. Ama sonunda ne olacaksa olacak.
Yani ben iyi niyetli olduğuna inanmıyorum. İyi niyetli olmak iktidarına sahip değillerdir. Çünkü iktidar kendisi muktedir değildir. İktidar kendi iradesine sahip değildir. İktidar başkalarının projelerinin Türkiye’de uygulayıcısından başka bir şey değildir.
Dün bir gencimiz bana söyledi, bizim Gençlik Kollarının bir sloganı var. Biraz bunlardan daha demokrat. Yani bir adım daha demokrat. Güzel bir şey. Daha demokrat. Evet, yani asla demokrasiden, vicdan özgürlüğünden, özgürlüklerden, özgürlüklerin gelişmesinden vazgeçmeden ve bilgi çağına ulaşmayı hedefleyerek, güç birliği yaparak yolumuza devam etmeliyiz. Bunları önlemenin yolu budur.
Ben adına ulusal denilen, burada kendisine ulusalcı denilen, kendisiyle sohbetini yaptık Anıl Çeçen Beyle. Ben milliyetçi denilmesinde hiçbir sakınca görmüyorum. Ve dile karşı ulusalcıların tutumunu da tasvip etmiyorum, diye bana da ifade etmişti. Doğrudur.
Dolayısıyla bu doğrular etrafında birde aramızdaki görüş, yaklaşım farklılıklarını korumak kaydıyla, inşallah elbirliği ile işbirliği ile Türkiye’yi daha güzel günlere götüreceğiz. O günleri hepbirlikte göreceğiz. O günleri görmenin bir yolu da sürecin dışında kalıp antidemokratik örgüt görmek değil; tam tersine bunlardan da, bunların patronlarından da, bunların Avrupa Birliklerinden de, bunların Amerikalılarından da çok daha demokrat olduğumuzu ortaya koymamız lazım.
Hepinize saygılar sunuyorum. Varolun, Allah size can sağlığı versin, diye diliyorum. Türkiye’nin önü açık olsun.
Sağolun.