DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek’in Genel İdare Kurulu’nda yaptığı konuşma (23.11.2011)
(DP Basın Merkezi – 23 Kasım 2011)
Bismillah diyerek toplantıyı açıyorum. Bugün öğretmenler günü, bir öğretmen çocuğu, öğretmen damadı ve bir öğretmen olarak bugünü kutluyorum. Öğretmenlerimizin canına sağlık diliyorum ve huzurlarınızda saygıyla eğiliyorum.
Değerli arkadaşlar bugün, televizyonda sayın başbakanın partisinin il başkanlarına hitabını dinledim. İçinizde dinleyenler varsa bugünün ve bu konuşmanın çok önemli olduğunu zaten anlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir projenin çok önemli bir adımı da bugün atılmış oldu. Bir çok insan gibi ben de uzun zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüştürülmek istenildiğini, cumhuriyetimizin temellerinin dağıtılmak istenildiğini, Atatürk’ün ve kurucu büyüklerimizin itibarsızlaştırılmak istenildiğini ve bütün bunların da kendi kafalarındaki gibi bir devlet ortaya çıkarmak için yapılagelmekte olduğunu söylemiştim. Bu biliniyor, bir çok insan da söylüyor.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığını yapan zat yetkilerini de aşarak, asla böyle bir yetkisi olmamasına rağmen dersim isyanının bastırılmasıyla ilgili olarak devletin aldığı tedbirler konusunda özür dilemiştir. Yani önce muhalefet partisinin genel başkanına özür dile çağrısında bulunmuş sonra kendisi özür dilemiştir. Başbakan olayları abartarak ayrıntılara girerek öyle bir manzara çizmiştir ki, sanki Türkiye devleti kendi vilayetlerini basmış ve durup dururken oradaki insanları öldürmüş gibi bir olay anlatmıştır. Yani babasını arayan iki çocuğu kaymakam öldürttü gibi konulara da girerek kışkırtıcı, tahrikçi ve o dönemin bütün büyüklerini suçlarını ve dolayısıyla cumhuriyetimizi suçlayıcı, devleti suçlayıcı bir konuşma yapmıştır bugün. Çok ilginçtir, bu konuşmayı dersim dolayısıyla, dersimi bu şekilde kabartarak Türkiye’deki Alevilerin devletle olan bağlarını kesmek ya da onları kendi siyasi partisine çekmek gibi mülayim bir şekilde değerlendirmek mümkün. Konuşmayı bilenler farkındadırlar ki, iş bu değildir doğrudan doğruya Atatürk’ü, dönemin başbakanını, dönemin genelkurmay başkanının yani cumhuriyeti hedef alan bir konuşma yapmıştır.
Bu Türkiye’yi dönüştürmek isteyenlerin ve dönüştürülmüş Türkiye yoluyla çevrede kendi çıkarları doğrultusunda bir nizam oluşturmak isteyenlerin çok ince ince dokunmuş ve planlanmış oyunlarının bir sahnesiydi, bence bugün sahnelenmiştir. Bu konuşmadan sonra artık, eskiden marksist, leninist, komünist iken şimdi liberal olmuş. Eskiden pankislamistken oradan gelip şimdi liberal olmuş bir takım yazarların ve televizyon konuşucularının sürekli olarak bu işi konuşacaklarını herhalde herkes görüyor. Bunu kınıyoruz. Sayın Başbakanın devlet adına özür diliyorum sözünü de onun cehaletine veriyoruz. Çünkü, devleti temsil etme yetkisi bizim yasalarımıza göre Cumhurbaşkanına verilmiştir. Sadece Cumhurbaşkanı devleti temsil eder ama valiler ve büyükelçiler de bulundukları yerde devleti temsil eder. Dolayısıyla hükümet başkanlarının böyle bir yetkisi yoktur. Hükümeti adına özür dileyebilir ona bir şey diyemeyiz ama şimdi hükümeti adına bu özürden dolayı halkımızdan özür dilemeye çağırıyorum kendisini.
Bugünlerde gündemin en önemli maddelerinden birisi bedelli askerlik konusu, bedelli askerlik konusunda sayın başbakan daha önce yaptığı bir konuşmada bunun yanlış olacağını zenginlerin askerlikten kurtulurken, yoksulların askere alınmasının tehlikeli sonuçlar doğuracağını söylemiş ve böyle bir konu gelirse biz bunu halk oylamasına sunarız demiştir. Ama Sayın Başbakan bunu artık adet haline getirdi. Bir söylediği sözün bir müddet sonra tam tersini söylüyor ve doğrusu takdir etmek lazım ki, bir önceki sözünü hangi ateşlerde, inandırıcılıkla savunuyorsa, tam tersini de aynı ateşle ve aynı inandırıcılıkla savunma maharetini ortaya koyuyor.
Dolayısıyla belli askerlik çıktığı zaman artık halkımız arasında daha önce çok yaygın olan bir türkünün yeniden dirileceğini varsayabiliriz. Zenginimiz bedel öder. Yoksulumuz asker bizim. Bunun halkı bölmek bakımından ne kadar tehlikeli olduğunu hükümet düşünmüyor. Öte yandan bugün elinde silahlarla karlı dağlarda vatan bekleyen insanlar nasıl bir duygu içine düşecekler. O askerlerimiz ne diyecekler, keşke benim babam da zengin olsaydı ya da bankalardan kredi bulsaydı da bende buralarda olmasaydım demeyecek mi? Halkımızda komşusunun çocuğu askerden artık kurtulmuşken çünkü öyle anlaşılacak, kendisinin çocuğunun askerde olmasından ötürü nasıl bir ikilik doğacak. Biz bu işin külliyen yanlış olduğunu söylüyoruz ve ısrarla söylüyoruz ki, tarihimizde olduğu gibi, bizim yükselme dönemlerimizde olduğu gibi yine yükselme döneminde olduğu gibi yine profesyonel askerliğe dönülmeli gerçekten meslekten savaşçılardan meydana gelen bir ordu inşa edilmelidir. Zaten bugün çok hevesle girmek istediğimiz Avrupa Birliği’nde de girmeyen ya da girme kararı almayan hiç kimse kalmamıştır. Şu anda 750 bin asker sayımızın da zaten 250 bini de profesyoneldir. 250 bininde askerlik dışı işler yaptığı biliniyor demek ki, 250 bin asker bulduğumuz zaman konu kolayca halledilebilecektir.
Sayın başbakan doğrusu bu işin çok ustası. Bedelli askerlik konusunu halka benimsetmek için ve yumuşatmak için, buradan alınan paraların şehit ailelerine harcanacağını söylüyor. Evet deprem konusunda da yine ek vergiler konulmuştu, para alınmıştı ve o paraların nereye harcandığı ortada. Bu arada deprem dolayısıyla doğan sıkıntıların sebebi de ortaya çıkıyor. Yani 1999’da deprem vergisi ihtas edildi, deprem dolayısıyla ek vergiler konuldu sonra bu geçici vergiler 2004’te sürekli vergi haline getirildi. Kesin rakamı kimse bilmemekle birlikte kimisi 33, kimisi 44, kimisi 60 milyar diye ifade edilen bir vergi toplandı. Deprem amacıyla toplandı ama depreme harcanmadı. Çünkü depreme harcanan vergiler halkın gözünü sıvamak için kullanılamaz. Görünmez o, buna mukabil bizim dönemlerimizde zaten altyapısı bitmiş olan yolların yanına bir yol daha yaparak çifte yol adı altında sürekli propagandası yapılan bir yatırıma harcandığını ifade ettiler. Yani deprem için harcanmadı, deprem sonrası tedbirler için de harcanmadı bugün Van’da çocuklar ölüyor, bunun sorumlusu kim? Yani bütün bu paralarla deprem sonrasına eğer hazırlık yapılsaydı herhalde bu sıkıntılar yaşanmazdı.
Öte yandan sayın Şövalye Abdullah Gül, artık bu ünvanı aldığına göre bizde rahatça kullanabiliriz, Şövalye De Abdullah Gül, İngiltere’yi ziyaret ediyor tam da bugünlerde İngiltere’yi ziyaret ediyor. Tam da bugünler de. 303 pare top atışıyla karşılanıyor. Kral ve Kraliçe kendisini ve muhterem eşlerini Belçika süitine kadar, kapıya kadar geçiriyor. Böyle olağan üstü bir itibar. Ve orada baklayı ağzından çıkarıyor. Söylediği cümle şu, değerli arkadaşlar. Yani bundan mesela bir sene önce Sayın Abdullah Gül’ün böyle bir söz söyleyeceği söylenseydi, hiç kimse inanmazdı. Sefil Birliğe yarım başkan. Avrupa Birliği şimdi oldu Sefil Birliği. Halbuki Avrupa Birliği mukaddes, muazzez, insanlığın geldiği son gelişme safhası ve biz oraya girdiğimiz zaman her şey bundan daha güzel olacak deniliyordu. Ne oldu? Neredeyse Avrupa Birliği’ne tapıyorlardı bunlar. Nerdeyse sözünü çıkarsanız aslında çok da yanlış olmaz cümle. Ne oldu ki şimdi, Sefil Avrupa Birliği. Sefil Avrupa Birliği’ne yarım başkan diyor. Ve bu arada da aldığı görevi de hemen ifade ediyor. Diyor ki, bir müjde veriyor.
Orada müjde veriyor. Ama müjdeler olsun, müjdeler olsun bir çocuğunuz oldu. Müjdeler olsun bir çocuğumuz bir oğlumuz oldu sözünü, Osmanlı’da Enver Paşa Bakanlar Kurulu’nda söylemiştir. Müjdeler olsun bir çocuğumuz oldu. Neydi o çocuk? Birinci Dünya Savaşı’na bizi sokan, evet ve iki gemiyle Almanların iki gemisiyle başımızı belaya sokan bu hadiseydi. Müjdeler olsun bir çocuk. Evet, ben de şimdi müjdeliyorum. Bir çocuğunuz oldu. Nedir olan çocuk? “Suriye’ye sınırötesi bir hareket yapabiliriz” diyor. Suriye’ye sınırötesi bir hareket yapabiliriz derken, ortada şuan mevcut olmayan bir planı da açıklıyor. Yani PKK oradan saldırırsa. Bunu şöyle okuyabilirsiniz. PKK’ya ya da PKK’nın güdümlü birliklerine bir görev verilecek, PKK oradan saldırıya geçecek. Biz de sınırötesi hareket diyerek Suriye’ye gireceğiz. Bu işler hep böyle olmuş. Yani PKK dediğinizde zaten orasıyla burasıyla birilerinin oyuncağından başka bir şey değil. Bu da Cumhurbaşkanımız Şövalye Sayın De Abdullah Gül; Şövalye dediğime sakın kaba konuşuyorum falan demesin; çünkü Şövalyelik unvanı verildi. Bu unvan çok önemlidir. Bunu kullanmak lazımdır.
Dolayısıyla Şövalye Abdullah Gül, görevini yapıyor ve hemen Başbakan’da onun açtığı yoldan ilerliyor. Hitlere benzetiyor Esad’ı ve “Çekil” diyor. Bende diyorum ki Hitlere benzetirken aynaya batkıda mı benzetti? Çünkü ben de kendisini Hitlere çok benzetiyorum. Yani Hitlere, Mussolini’ye; çünkü şuanda Türkiye’de totaliter diktatorya kuruluyor ve çok tehlikeli bir şekilde. Hitlerin bir farkı vardı, kendi ırkı adına diktatördü. Mussolini’nin bir farkı vardı, kendi devleti adına diktatördü. Biri ırk, biri devlet. Diktatördü. Ama ne yazık ki bizim Hitlerimiz başkaları adına diktatör. Başkaları adına diktatörlük inşa edilerek, Türkiye’nin başını belaya sokmak üzere. Vaktiyle de yine biz böyle bir diktatörü görmüştük.
Ben yine söylüyorum. Merhum Enver Paşa’dan onun ruhundan özür diliyorum, kıyaslamak bile mümkün değil ama, işler itibariyle aynı şeyler yapılıyor. Birine Pantürkizm heveslerini tatmin edecek hedefler gönderildi. O böyle aldatıldı. Şimdi ki arkadaşımıza da Panislamizm hedeflerini tatmin edecek bir şeyler gösterilerek aynı olun yine oynanılıyor.
Evet değerli arkadaşlar, radarları çok söyledim söylemeye lüzum yok. Bu radarlarla o gemilerin yapacağı iş aynıdır. Ve bütün bunlar olurken de sessiz sedasız zamlar yapılıyor. Ve bu zamlar konusunda da Sayın Başbakan çok güzel bir açıklamada bulundu. Çok güzel bir açıklama. “Ne yapsaydık” dedi. “Bu zamları yapmasaydık da Yunanistan gibi olsaydık.” Demek ki Yunanistan gibi olmamıza azıcık kalmış. Bu zamlar yapılmasaymış, Yunanistan gibi olacakmışız. Bu bir itiraftır. Evet, sonra dedi ki, “biz eşeğimizi sağlam kazığa bağladık.” Ben de hangi kazığa bağladı falan dedim, herhalde vatandaşa sapladığı zam kazığına bağladı ve bunun üzerine de “ÇUŞ” dedim. Eşek bağlıyor ya. ÇUŞ, dedim. ÇUŞ derken bahsettiğim Çok Uluslu Şirketlerdir. Yani kimse yanlış anlamasın aslında onun bütün eşekleri de, Çok Uluslu Şirketlere bağlı. Onların çıkarı ne gerektiriyorsa, onu yapıyorlar.
Bu arada yeni bir anayasa gündemde. Bu anayasa çalışmalarının ve söylemlerinin içtenliğine asla inanmıyorum. Ama, inanmasak da bir süreç varsa biz bu sürecin dışında kalmamalıyız diyerek ciddi bir çalışma yaptık, katılanlar biliyorlar Demokrat Parti’ye yakışan bir çalıştay yaptık. O çalıştayda ortaya çıkan görüşleri inşallah biz gündemimizin döneminde değerlendireceğiz değerli arkadaşlar.
Bu arada bildiğiniz gibi il kongrelerimiz başladı, yapılıyor, il kongrelerimizde kadrolarımızın heyecanını görmekten sevinç duyuyoruz. İllerimizde eğitim programlarlı yapıyoruz. Ve inşallah Demokrat Parti ayaktadır, Demokrat Parti bu iktidardan sonra bu iktidarın tahribatını onaracak ve Türkiye’yi ayağa kaldıracak partidir, Demokrat Parti bu ülkenin omurgasıdır ve birlikte inşallah Türkiye’nin güzel geleceğine doğru hizmet etmeye devam edeceğiz, Allah yardımcımız olsun.