Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Cem TV’de Erol Mütercimlerin’in sorularını cevaplandırdı: (06.12.2011 )

“Meydanlara dökülelim, füze kalkanına engel olalım”

“Radarların konulmasını önleyeceğimi bilsem, İstanbul’dan Ankara’ya kadar sürüne sürüne, yalvara, yalvara gitmeye razıyım. Her türlü haberleşme imkanını kullanarak iktidara “bu işi yapmayın” diye siz de yalvarın. Gerekiyorsa gösteri ve yürüyüş yasasına uygun olarak, meşru haklarınızı kullanın, gösteri yapın. Meydanlara dökülelim ve ‘ey iktidar bunu yapmayın’ diyelim. Çekoslovakya halkı kadar değil miyiz biz? Onlar bunu yaptılar ve Çekoslovak hükümeti o radarları koyamadı.


(DP Basın Merkezi- 6 Aralık 2011)-

EROL MÜTERCİMLER: Bu programda aynanın arkasından aynanın önüne çıkarmaya çalışacağımız konular; Türkiye’deki iç politikanın genel akışı nedir, ne oluyor ve dış politikada neler oluyor, Suriye, İran falan bütün bunlarda ne olup bitecek? Türkiye olası bir askeri harekatın içerisinde olacak mı olmayacak mı? Joe Biden geldi gitti. Bunun sonucu olarak acaba Türkiye’nin önünde ne gibi bir fatura var? Bir mektup bırakıldı mı, bırakılmadı mı? Bütün bunları konuşacağım çok önemli bir konuğum var; Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek. Efendim, hoş geldiniz, ayağınıza sağlık.

Bütün bu sorunları sizinle konuşacağım ancak dün, canlı yayında da izleyicilerle buluştu. Evrensel aşure matem günü nedeniyle Kerbela şehitlerini anma günü nedeniyle yapılan o büyük toplantıda siz de konuşmacıydınız. Nasıl bir atmosfer gördünüz orada?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tabii orada Hüseyin’den bahsediliyor. “Hz. Hüseyin neden demiyorsun?” denilebilir. Hüseyin öyle bir söz ki onun içinde bütün yüceltici kelimeler var. Yani hazret çok az kalır, Hüseyin’in yanında. Hazret sözü Hüseyin’i yüceltmez, Hüseyin sözü hazret sözünü yüceltir. Onun için biz Hüseyin derken bütün benliğimizle söyleriz,Allah..

Hüseyin, Ehli-beyt’in gözbebeği. Ehli-beyt onunla devam etti. Yani Hüseyin ile 12 imam soyu devam etti ve 12 İmam Mehdi Hüseyin soyundandır. Hüseyin, böyle bir Hüseyin’dir. Hüseyin, zulme biat etmedi. Hüseyin, İslam’ın saptırılmasına, İslam’ın siyasette, ticarette bir araç haline getirilmesine ve kendisinin de bu işe alet edilmesine izin vermedi. Hüseyin, canını verdi ama böylece İslam diri kaldı. Fuzuli’nin bir sözü var, diyor ki; Gelin onu Hüseyin’e mal ederek söyleyelim: “Hüseyin sana verdi zinde gali. Sen baki oldun, Ol fani”. O, bu fani alemi terk etti, gitti ama böylece İslam’ın gerçeği yaşamasını sürdürdü. Eğer Hüseyin Yezid’e teslim olsaydı, İslam’dan geriye bir kabuktan, bir çerçöpten başka hiçbir şey kalmazdı. Çünkü Peygamber’in aziz torunu Hüseyin de eğer zulme, İslam’ın saptırılmasına, İslam’ın zulüm aracı haline getirilmesine, eşkıyalığa, sefahata izin verseydi Hüseyin, o zaman Müslümanlık namına ne anlatılacaktı, geride ne kalacaktı? O yüzden Hüseyin, Hüseyin diye feryat edilen bir alanda binlerce kişinin göğüslerini, bağırlarını döve döve Hüseyin diye feryat ettikleri bir alanda artık konuşan kişinin kendi nefsini gerilere çekip, Hüseyin olup konuşması gerekiyordu. Herhalde öyle oldu yani benim konuşmam da öyle oldu diye düşünüyorum.

EROL MÜTERCİMLER: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, galiba ilk kez oluyor, bu anma töreninde konuşmaları içerisinde “İçinizdeki Yezid’i öldürün, öldürelim” şeklindeki ifadesi ki, başka televizyonlarda da kullanıldı başka konuşmacılar tarafından, acaba bu ne anlam ifade ediyor? Niye şimdi böyle ifadeler kullanılmaya başlandı?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: İyi niyetle bakarak söylersek, ben birkaç yıldan beri bu konuda, bu alanda hem de Diyanet İşleri Başkanlığı’nda onların kadrolarının bulunduğu alanlarda şunu söylüyorum: “Yezid’den ve Yezid’in yaptıklarından bahsetmeyin. Ne var ki bu, geldi geçti. Tamam, Yezid kötü ve haksız ama iki de bir bunları gündeme getirmeye ne lüzum var? Kerbela’dan bu kadar söz etmeye ne lüzum var?” diye ifade eden bir kadro vardı orada.

Benim birkaç yıl önce yine Ankara’da bir toplantıda yaptığım konuşmada Yezid’in zalimliklerini, zulmünü anlatırken, tarihi olayları söyledim. Söylediğim tarihi olay şuydu; Yezid Mekke’yi mancınıkla taşa tuttu, Kabe’yi yıktı ve yaktırdı. Geçelim bunu. Bu, o kadar önemli olmayabilir. Bundan çok daha önemli bir şey var. Yezid, Medine’yi askerlerine 3 gün “helal” kıldı. Yani “Medine halkının canı, malı ve ırzı size helaldir” dedi. Medine’de yaşayan Peygamber soyundan insanlar hariç diğerlerinin tamamının ırzı helaldi askerlerine. İslam tarihinin en feci olaylarından biri yaşandı ve Medine’de babası belirsiz bir nesil meydana geldi. Bunları Yezid yaptırdı. Yani Yezid böyle bir insan. Diğer taraflarını bırakalım. Peygamberin soyunu tüketecek şekilde kendi eşkıyalarını Hz. Hüseyin’e ve çevresine göndermesinden de zaten ne olduğu belliydi. Böyle bir adam Hz. Hüseyin’e diyor ki; “Ya öleceksin, ya biat edeceksin” Yani üçüncü bir yol bırakmıyor. Hüseyin ölümü seçti.

Bunu anlattım bir toplantıda. Eskiden Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış, milletvekilliği yapmış bir insan bana cevap verdi. Adımı söylemedi ama söylediği şuydu; “Yani bunlardan bahsetmeye ne lüzum var? Bunlar geldi geçti. Bunlar tarih. Allah bizim elimizi o kanlara bulaştırmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım” falan gibi mantıklar.

Peki ama o zaman Kur’an-ı Kerim’deki Tebbet Suresi’ni de Kur’an-ı Kerim’den çıkarıp atmalı mıyız? Yani bu İslami bir bakış açısı değil. Neden acaba Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’e Tebbet Suresi’ni koymuş? Neden acaba? Neden biz şeytan taşlıyoruz hacca gittiğimiz zaman, neden? Bırakalım şeytan taşlamayı ama şu soruya nasıl bir cevap verilecek? Ben şöyle söyledim, sonra bu söylemimi tekrar ettim birçok yerde, sanıyorum tekrar ede ede bazı şeyler bazı zihinlere giriyor iyi niyetli bir yaklaşımla, dedim ki:

“Yezid bir semboldür. Hüseyin de bir semboldür. Hüseyin bizim nurani yönümüzün sembolüdür, ruhumuzun sembolüdür. Ruhumuzu yüceltmek için, ruhumuzu tasfiye etmek için, yükseklere çıkarmak için Hüseyin aşkı lazımdır bize. Nefsimiz de terbiye etmek için, Yezid nefreti lazımdır bize.

Dolayısıyla içimizdeki Yezid’i öldürmek, nefsi emaremizi öldürerek, nefsi emaremizi, nefsi sayfiye haline getirmemiz için lazımdır. Yani nefsin basamaklarını çıkmak için Yezid’den nefret ve Hüseyin’i sevmek lazımdır. Yani bu da İslam tarihi içinde çok önemli bir dönüm noktasıdır ve bundan alınacak çok ders vardır. Kerbela’nın sırrı budur. Dolayısıyla böyle baktığımız zaman her yer, her zemin Kerbela’dır. Her saat, her anda Muharremdir, aşuredir. Tabii aşure sözünü de maalesef, yol sorduğumuz kişilerden, polislerden “haa aşure çorbası mı içmeye gidiyorsunuz?” falan söyleyenler oluyor. Oradan geldikten sonra gittiğim bir yerde “bol bol aşure yemişsinizdir” falan diyenler oluyor. Yok, biz orada aşure falan yemedik. Bir adet ile önemli bir hadise de karıştırılıyor. Yani ben bu meseleyi şu anlamda da önemli gördüğümü ifade ettim. Dış aleme baktığımız zaman da biz eğer orada Hüseyin gibi davranacaksak, dünya olayları karşısında da, Türkiye’deki olaylar karşısında da böyle tavır almalıyız. Yani Hüseyin haklıydı ve Yezid de zalimdi deyip de sonra gidip zalimlerle birlik olup mazlumların yani ezenlerle birlik olup ezilenlerin ezilmesinde ezenlere, zalimlere yardımcı oluyorsak, o zaman biz hiç Kerbela’dan, Hüseyin’den bahsetmeyelim. Yani onun o afaki, objektif, dışımızdaki alemdeki yansıması da böyle olmalı, böyle olur diye düşünüyorum.

O zaman şu iyi niyetli yaklaşımı hemen bir kenara bırakıp bir de aynanın arkasındakine bakalım.

Burada bir şey söylemek istiyorum. Sizin bu programınızın önemi açısından söylemek istiyorum. Bildiğiniz gibi, bir göz akıllılar vardır, bir de akıl gözlüler vardır. Yani gördüğünü akli bilgi zannedenler vardır. Halbuki bilinir ki bilgi teorisinde, bilgi dediğiniz üç türlü olur. Birisi amiyane bilgidir yani gözümüzün ve duyularımızın bize verdiği bilgidir ve bu bilgiye dayanarak hüküm verildiği zaman çok defa yanılır insanlar. Neden? Çok klasik bir örnek; baktığımız zaman gözümüzle, güneş doğar ve batar. Yani dünyanın etrafında güneş döner. İnsanlar asırlarca gözlerini akli bilgi haline getirdikleri için bunu iddia etmişlerdir. Yani güneş dünyanın etrafında döner diye iddia etmişlerdir. Aksini iddia edenleri de dövmüşlerdir hatta yakmaya kalkışmışlardır. Bakınız, Galileo’nun yaşadığı şey. Biz, ilmi gözle baktığımız zaman yani hasselerimizin, duyularımızın, gözümüzün verdiği bilgilerle değil, aklımızın verdiği bilgilerle ki o işte bilimlik bilgidir. Baktığımızı zaman gerçeğin bambaşka olduğunu görürüz. Dolayısıyla olaylara akıl gözüyle bakmak, tabii üçüncüsü de felsefi bilgidir, ilmi bilgileri değerlendiririz. Ondan akıl yürütmeyle daha ileri bilgilere ulaşırız. Bu gerçeği bilmediğimiz zaman bu programın önemini de anlayamayız.

Bakıldığı zaman ne görüyor insanlar? Gördükleri neyse onu söylerler. Bugün birtakım yurttaşlarımızın füze kalkanıyla ilgili, o radarlarla ilgili söylemlerini dinledim televizyonda. Bir kısmı gerçeği anlamış, söylüyorlar, çok ilginç fakat bir kısmı da anlayamıyor, ne olduğunu da bilmiyor. Nedir bu, anlatılmıyor topluma. Dolayısıyla göz aklıyla bakanlar şunu söylediler:

“Efendim her devlet kendini savunmak için bir şey yapar. Demek ki biz de yapıyoruz. Yani bu amiyane bilgidir. Basit bilgidir. Ama akıl gözüyle bakanlar, bir şeyleri sezenler dediler ki, bu bizim için değil ki, Amerika adına konuluyor.

EROL MÜTERCİMLER: Bizde zaten bu akıl konusunu gündeme getirmek için size buraya konuk ettik. Bunların üzerinde tek tek durucağız ancak, öncelikle müsaade ederseniz şu iç politika konusundan başlamak istiyorum.

Siz çok deneyimli bir politikacısınız. Bir de Türkiye’nin ne kadar çalkantılı bir dönemdeyiz. Türkiye’de politikacılar içlerindeki yezidi öldürebiliyor mu? Eğer başaramıyorsa bundan sonraki akış için ne görüyorsunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim bu içerideki Yezid çok yaman bir yeziddir. Yani o yezidi öldürmeyi başarmak da çok çetin bir şeydir.

EROL MÜTERCİMLER: Neden?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Yani kastettiğim.

EROL MÜTERCİMLER: Yani kâmil insan yaratılamaz mı? İnsanlar kendileri yapamazlar mı?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Neden olmasın, var. Yani şöyle ifade edeyim. Biliyorsunuz nefsin yedi mertebesi vardır. O bahse girdiysek o da yarım kalmamalı.

EROL MÜTERCİMLER: Peki.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Birisi, bir insanda nefis dediğimiz şey, bir insanda enerjisidir. Ve insan enerjisi insanın esfeni safi olan aşağılık tabiatından kaynaklanır. Yani maddeler âleminden gelen tabiatından kaynaklanır. Ve ham haliyle emreder. Emredicidir. Zulmü emreder. Gaddarlığı emreder. Her türlü soyup soymayı vesaireyi emreder. Çal çırp yani zevk için kendi çıkarın için ne gerekiyorsa yap. Bunu emreder. Terbiye edilirse pişman olan nefis haline gelir. Yani niye yaptım ben bunu diyen. İlhamlar alan nefistir o. Değişim başlamıştır. Durulmuştur o. Onun bir üst derecesi vardır. Yunus Emre’nin dediği, ‘ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim’ dediği. Yani varlık ve yokluk birdir o. Kendi şahsı için artık o. O razı olmuştur. Yani razı olan nefistir. Bir biraz daha terfi ederse nefsi merz olur. Her yaptığı işten Allah razıdır. Biraz daha terfi ederse nefs enerji ruh haline gelir. Nefsi safi olur. Hoca Ahmet Yesevi’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevla’nın, Yunus’un ve Ehli Beyt imamlarının, 12 imamın ve elbette ki Nebilerin ve Peygamber Efendimizin nefsi. Safiyet ve nefis. O artık ölmeden önce ölmüştür. Ölümsüzdür. Onlar bizim bilmediğimiz bir yaşantıyı yaşamaya devam ederler ve bu hayatla da irtibattadırlar. Ama hiç olmazsa pişmanlık haline gelen, nefis haline gelmek, hiç olmazsa ilhamlar haline gelmek. Siyasette tabi zor bir haldir. Ama bence siyasetçi için asıl önemli olan, dış ��lemdeki yezidi yenmektir.

Yani makam için çıkarlar için, Başbakan olmak için, Cumhurbaşkanı olmak için, eğer gidip zalimlerle anlaşmayı bir yol olarak görüyorsa o zaman o hem kendi emvare olan nefsinin emrindedir. Hem de aynı zamanda şeytanın emrindedir. Şeytanla işbirliği yapmaktadır çünkü. Mecazlı bir ifade vardır burada. Av köpekleri insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alırlar. Yani onu söylüyor Ziya Paşa ama tam da gerçekleri söylüyor. Niye av köpekleri? Çünkü bu av köpekleri her getirdikleri tavşan vesaire için ödül alırlar. Bu ödül onlara zevk verir.

Şimdi, birileri eğer dünyayı sömürmek isteyen, dünyayı tutmak isteyen şeytani güçlerle işbirliğine giriyorsa ve bu işbirliği uğruna da bir şeyler yapıyorsa, bırakın o yezidi, dışarıdaki yezidi, içindeki yezidi yenmeyi o zaten yezidlerin emrinde demektir. Yezidlerin ortağı demektir. Yezidin askeri gibi şereften ve insanlıktan yoksun demektir. Allah hepimizi korusun. Ve bu işe girenleri de korusun. Varsa ülkemizde.

EROL MÜTERCİMLER: Peki sizin dünkü konuşmanızda bir cümleniz var. Türkiye büyük bir tehlike altında uyanık olalım. Konuşmanızda da dikkati mi çekti. Uyanık olalım kısmını birkaç kez vurguladın.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Evet.

EROL MÜTERCİMLER: Nedir sizin gördüğünüz bu büyük tehlike?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim izin verirseniz ana resmi söylemeliyim çok uzatmadan. Ana resim şudur; bugün bütün dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek isteyen bir global şirketler gücü vardır. Bunlara ÇUŞ dediğimiz zaman ilgi çekiyor biz de diyelim ama çok uluslu büyük şirketler. Yani sözgelimi Amerika göz aklıyla bakarsak Amerika geldi Irak’a girdi. Niye girdi? Demokrasi vesaire götürmek için girdi. Saddam’ın elinde silahlar vardı, Usame Bin Ladin oradaydı gibi insanların kulaklarına girip insanların kulaklarına hitap edip bir bilgi oluşturdular insanların zihinlerinde. Bir bilgi âlemi oluşturdular ve insanlar da alkışladılar. Ama gerçek bu mu? Gerçeğin ne olduğunu anlamak için Anthony Juaz'ın ‘Bush’un Ajandası’ kitabına başvurmak lazım. Söylediği şu, Amerika girdi zannettik tabii baktığın zaman Amerika girdi ama Amerika başarısızdı. Hayır başarılıydı çünkü Amerika’yı gönderenler başarılıydı. Çünkü, Amerika Irak’a girip orayı dağıtıp, yakıp yıktıktan sonra bakıldı ki, bir takım dev şirketlerin hisse senetleri çok yükseğe çıktı, karları da en yükseğe çıktı. Bu şirketlerin adlarını vermeyelim ama parmakla sayabiliriz, Kitaba bakan da bunu görür.

Şimdi şu dev şirketler topluluğu bunlar dünyayı tanzim etmek istiyorlar. Bunlar bir ahtapot gibi, 8 ayak halinde, biliyorsunuz ahtapotun 8 ayağı vardır kazak Türkçesinde de ahtapota sekiz ayak derler, hakikaten bu gücün de sekiz ayağı var. Bu güç ne yapmak istiyor? Bu güç bir dünya devleti oluşturdu. Bu devletin merkezi ABD oldu. ABD esir alındı ve kollar uzanarak birçok ülkenin de yöneticilerini yanlarına çekerek ülkeleri kendi denetimleri altına alıyorlar. Niye? İki şey çok şey istemiyorlar. Bir bütün bu ülkelerin kaynaklarına el koymak istiyorlar. Çünkü o kaynaklar onlara lazım. Kaynaklar onların olmalı ki üretimlerinde daha karlı olsun maliyeti düşürsünler bir de başka rakipler oluşmasın.

İkincisi de o ülkeleri öyle bir ekonomik sisteme sokmalılar ki, o ülkeler üretmesin kendi malları pazarlansın yani klasik emperyalist teori. Bu sanayi döneminde de böyleydi bu yüzden ülkeler savaştı. 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya savaşı bu yüzden çıktı. Tekrar tekrar söylüyorum ki, zihinlere bunun yerleşmesi lazım. Bu yerleştiği zaman bunun arkasında bütün olup bitenleri anlar niye bu oluyor diye düşünmez. Yani Dersim meselesi durup dururken ortaya çıktı, füze kalkanı niye Suriye meselesi nedir falan bu resme bakıldığı zaman hepsinin yeri var ve hiçbiri komplo teorisinin dışında değil.

Şimdi 8 kol dedik, Bir globalizm ideolojisi ürettiler, globalizm ideolojisi üretilmiş bir idoldür Harward’da bilim adamları toplandılar bu ideolü ürettiler ve bütün dünyaya bunu gönderdiler. Bütün dünyada da ve Türkiye’de de bir takım yazarlar, bir takım konuşurlar kimisi maaşlı, kimisi bazı dergilerde gönderdikleri makalelerin karşılığında çok yüksek paralar almak suretiyle başka türlü maaşlı, kimisi de gönüllü inanıyor buna hakikaten dünyanın artık globalizm ideolojisine göre şekillendiğine ve bunun da çok güzel bir şey olduğuna çocukça bir samimiyetle inananlar da olduğunu düşünüyorum. Yeni liberalizm doktirini, vahşi kapitalizmin tazelenip getirilmesi aslında yeni liberalizm yepyeni bir şey değil. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler yani açın kapılarınızı ki bizim malımız girsin işin özü bu. Neyi ürettiyseniz hepsini özelleştirin ki, biz satın alalım. Onları satın alırken sizin topraklarınızı da satın alalım. Evengelizm dini yarı Hıristiyanlık, yarı Musevilik bunlar daha çok Hıristiyan Siyonistler. Bizde keşke Yahudi olsaydık diye dizlerini döven ama Yahudi soylu olmayan insanlardan meydana gelen bir grup. Yetmezse 8. kol Pentagon o da olmazsa NATO devreye girer ve ahtapot dünyanın üzerine çöreklenmiştir. Çok mu karamsar konuşuyorum ben gerçeği söylüyorum, görüyorum ve söylüyorum apaçık gerçeği söylüyorum. Açık gerçek bu.

Şimdi bu güç kendi içinde de bazı fraksiyonlara ayrılıyor yani, endüstri, silah ve enerji kapitali ile finans kapitali arasında bazı farklar oluyor. Mesela Soros, Bush’u sevmezdi ama Obama’yı destekledi. Çünkü Obama daha çok finans kapital üstüne geliyor Bush’un yöntemleri ise silah, endüstri filan dilimin ucuna şirket ismi geliyor ama söylemiyorum.

EROL MÜTERCİMLER: Burada bıraktığımız nokta şuydu efendim, bir büyük fotoğrafçı izler ve küresel ekonomi güç odaklarının Amerika Birleşik Devletleri dâhil dünyaya nasıl bir şekil verdiğini onun büyük bir resmini çektiler yani onu tamamladılar. Onun içinden bir küçük parçayı Türkiye’yi çekeceğiz. Reklama girerken onu ifade etmiştim. Efendim. Evet ve dünkü konuşmaların bir ana başlıkları vardı. Ve dedi dik: “Türkiye büyük bir tehlike halinde. Uyanık olalım” ve bunu o kitleye üç kez ifade etti, “uyanık olalım, uyanık olalım, uyanık olalım” diye.

Buyurun efendim şimdi bu ortaya koymuş olduğunuz bu büyük fotoğrafta şimdi Türkiye nereye oturuyor? Ne durumda? Niçin bu denli şiddetli bir şekilde uyanık olalım diye ne gibi bir enkazda bulunuyorsunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Belki yeni açanlar için özel gayet güzel özetlediniz. Dev şirketler kendi istediği gibi dünyayı tanzim etmek istiyorlar. İki amaçları var. Kaynakları sömürmek ve el koymak sömürmek ve ürettikleri malları da Pazar meydana getirmek. Ürettikleri malların Pazar olması için ülkelerin ekonomisinin yeni liberalizme göre yenilenmesi lazım. Yani liberalist yeni felsefeye göre düzenlenmesi lazım. Onun da o unsurları bellidir. İşte özelleştirme çılgınlık derecesine varan düzeyde vesaire.

Şimdi bütün dünya içindir plan. Ama, dünyanın biçim içinde bulunduğumuz bölgesinde yani Büyük Ortadoğu’ya daha iyi bir ifadeyle genişletilmiş bir Ortadoğu diye bir bölge var. Yani Fas’tan başlıyor. Çin’e kadar gidiyor. Bu bir anlamda bizim bölgemiz. Yani bizim tarihimizin katmanlarından gelen jeopolitik alanımız. Yani, Türkiye kendi adına yapsa önce kendi alanına yönelik çalışmalar yapması lazım. Çünkü durumumuz çok uygun. Yani durumumuz nasıl uygun? Bu coğrafyada yani Türkiye coğrafyasında oluşan bir devlet bu büyük coğrafyada bir birlik meydana getirmiş. Merkezi Türkiye ve İstanbul olmak üzere. Yani tarihin getirdiği bir durum bu. Türkiye’nin böyle bir imkanı var. Kendi adıyla ayrıca Türk Cumhuriyetleriyle de, Türk Cumhuriyetleri kurulmuş; Türk Cumhuriyetleriyle de yine Türkiye’nin böyle bir imkânı var. Tarihin verdiği bir imkân.

Türkiye bunu kendi adına yapabilirdi. Yapsaydı, bölge dengelerini yerli yerine oturtacak ve insanlığı da Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli felsefesini yayarak bütün insanlıkta insani değerlerin hâkim olmasını sağlayacak, bir nizamın kurulmasına büyük katkı sağlayabilecek idi. Ama bu insanlık için bahttır. Fakat şirketler için bir tehdittir. Tehdittir. Öyleyse Türkiye’nin bunu yapması önlenmeli ama bu gücünden de yararlanılmalı.

Türkiye’nin bu gücünden yararlanılması için şirketlerin yapması gereken şey Türkiye’de böyle bir yönetim oluşturmak. Ve Türkiye’yi öncelikle büyük Ortadoğu’da ve Arap dünyası bölgesinde hakim olabilecek etkili olabilecek bir konuma getirmek. Bunun içinde Türkiye Cumhuriyetini kendi değerlerinden koparmak, bozmak ve yeniden oluşturmak. Ve böylece Türkiye’yi Ortadoğu’yu tanzim ederken aracı olarak kullanmak yani dâhiyane desek daha dâhiyane, şeytani desek şeytani bir plan. Ama sonuçları itibariyle de hedeflerine bakarsak canice bir plan, cehennemlik bir plan. Şimdi bu planın yaptığı şey şu, Türkiye’yi yönetenler asla hain demiyorum kimseye. Ne Sayın Cumhurbaşkanına, ne Sayın Başbakana, ne Sayın dışişleri Bakanına ki görünen bu üçlü şuanda bu işleri yönlendiriyor. Asla hain demiyorum. Ama cehaletlerini söylüyorum.

İhanet sözünü hiçbir şekilde kullanmak istemem ama mesela bunların yaptığını yapan tarihimizde bir zat vardı, ama çok severim kendini Enver Paşa. Birçok sebepten dürüst bir insandı. Ülkücü, idealist bir insandı. Hedefleri vardı. Ama yetersizdi. Onu da Ruslar, Rusların elindeki Türk dünyasını sana vereceğiz diye Almanlar kandırdı ve Enver Paşa’nın ve İttihat ve Terakki Partisi’nin ideolojisinde Almanlarınki ile denk geldi zannettiler. Zannettiler ki Almanların hesabı ile kendilerinin hedefleri denk geliyor zannettiler. Almanlar bunu zannettirdi. Enver Paşa’yı öyle kabarttılar, abarttılar, öylesine övdüler ve öylesine sultanı sayılırsınız siz bu ormanın, dediler. O da göstermek için güzel sesini duyurmak için açınca ağzını, düşürdü nevalesini. Yani Batılılar La Fonten’i okurken tersinden okurlar. Yani bizde okumalıyız da düzenden okumalıyız. Yani Batılılar La Fonten’i okurken kendilerini karga yerine koymazlar, tilki yerine koyarlar. Evet, Enver Paşa’yı övdüler ve asla bizim olmayan bir savaşa soktular. Birinci Dünya Savaşı’nda bizim ne işimiz vardı? Biz bu savaşa niye girdik? Nasıl girdiğimizi bile daha hiç kimse anlayabilmiş değil. Ve hiç kimsede ben soktum demiş değil. Enver Paşa dahil olmak üzere. İşte iyi niyet diyorum, kötü niyet yok. Hedef güzel ne güzel. Bütün Türkistan İstanbul’a bağlanacak. Buna inandı Enver Paşa.

EROL MÜTERCİMLER: Bugün neye inanılıyor?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bugün inanılan şu. Bugün değerli Dışişleri Bakanımızın kullandığı bir cümlede, her şeyin bir şifresi var. Uluslararası gücün planlarıyla Türkiye’nin hedefleri bu kadar örtüşmemiştir. Bu cümleyi söylediği zaman eyvah dedim. Buna inanıyorsa yandık biz. Çünkü Dışişleri Bakanı. Kitap yazmış bir insan. Kitabı da güzel okudum kitabını. Ama eğer buna inanıyorsa yandık. Buna inanıyorsa, kendisini getirende bunun için getirmiş demektir. Zaten o da ilginçtir yani. Tam işin bu noktaya getirildiği zaman gelmiştir.

Peki nedir bu? Bu şudur. Yani Türkiye uluslar arası gücün, global kapitalin yani sömürücü şirketlerin bölge üzerindeki çıkarlarını uygulamak için ne söylense yapacaktır. Bunu yaparken de kendi planlarını yaptığını zannedecektir. Nitekim işler bu hale gelmiştir.

Suriye ile işlerin vaktiyle iyi olması yani Suriye ile bir ara Türkiye çok yakınlaştı. Yani üç defa öpüyor. Onların Arapların âdeti üzerine. Üç defa el ele tutuşuldu. Başbakanımız gitti. İki sevgili gibi el ele göz göze otururken diz dize aman ne güzel, bizim adımıza olsaydı. Ama bu aslında Suriye’yi İran’dan koparma göreviydi. Koparma göreviydi. Bu görevi de Sayın Başbakan, Bush’tan istemişti. Böyle birlikte yürürken tercümanla konuşuyorlar. Gazeteciler gördü. Söylediği şu “Suriye’yi yanımıza alalım, İran’ı yalnız bırakalım.” Gazetelere bu söz intikal etti ama çok dikkat çekmedi. Öyle kayboldu gitti. Bu söz başlı başına çok da önemli olmayabilir; ama, tabloyu getirip tam uygun yerine koyduğunuz zaman tablo tamamlanıyor.

Bu sonra daha ileri götürüldü. İran için de aynı şey yapıldı. Yani İran’a yakın olalım, İran’ı da yanımıza alalım. Obama emir veriyor, Obama’nın emirleri götürülüp Esad’a tebliğ ediliyor. Bizim Dışişleri Bakanımız gidiyor, ‘Obama diyor ki’ diye anlatıyorç Ama Esad ve İran bu oyunu görünce “Hayır” dediler. Dedikleri anda da plan değişti. Artık Soroz yöntemleri ve Soroz yöntemlerinin değiştiği yerde de Pentagon ve NATO.. Yani yapılan operasyon stratejisi artık bu. Besbelli görünüyor; işte Kaddafi’ye yaptılar, efendim Mısır’da yaptılar. Ve Suriye’ye geldi iş.

Kaddafi’ye ve Mısır’a yapılırken çok açık yani bütün yurttaşlarımızın gözünün önünde oluyor. Kimseye bilmediği bir şey söylemiyoruz. Yani ben şuanda kimsenin bilmediği bir sır filan söylüyor değilim. Ama bildiklerini yan yana gördükleri zaman manzarayı görmelerini istiyorum. Görmelerine çalışıyorum gayret ediyorum.

NATO müdahale edecek dendiği zaman Sayın Başbakan, derhal haklı bir tepki ortaya koydu. “Orada NATO’nun ne işi var” dedi. Sonra dediler ki, “Yok orada NATO’nun işi var.” “Peki” dedi. “tamam o zaman bizde varız.”

Ve biz böylece Kaddafi’nin başına gelenlerin gerçekleşmesi için uluslararası güce yardımcı olduk. Suriye ise direniyor. Suriye direniyor. Suriye direniyor ama Suriye’ye kadar iş gelince başka güçlerde artık bu işin şakası olmadığını artık gördüler. Ve sıranın adım adım herkese doğru olduğunu da anladılar. Yani bu tam böyle Cengiz Han metodudur bu. Bir ülkeyi yutmak hazmetmek, o ülkenin gücünü de alarak başka bir ülkeyi yutmak, o ülkenin gücünü de alarak başka bir ülkeyi yutmak Ali Cengiz oyunu derler buna. Hali Cengiz oyunu. Dilimize Ali Cengiz olarak geçmiştir ama, tam Cengizhanoğulları oyunudur. Yani Cengizoğullarında çok oyun vardı ama birisi de buydu. Cengizin yaptığı tam bu yapılıyor. Cingiz’i bilenler bilirler bu Ting Tank oyununu. Bizden de daha iyi incelemişlerdir. Osmanlı’yı da Cengiz’ide.

EROL MÜTERCİMLER: Dünyanın en büyük imparatorluğunu kurdu coğrafya olarak.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Evet. Evet. Kurdu.

Şimdi efendim, Suriye meselesi geldi artık iş çığırından çıktı. Yani Suriye sınırında tatbikatlar, efendim Suriye sınırından kaçan bir takım kişiler Suriye sınırında kamplar. Yine çok ifade ediliyor. Suriye’den, Suriye’ye doğru Türkiye’den bir takım eylem yapan grupların girmesi çıkması. Arkasından hergün tehditler ve bütün bunlarda bir bayrak dalgalandırılıyor. Nedir? Efendim biz gözümüzün önünde bir devletin, bir devleti yönetenlerin kendi halklarını öldürmelerine izin veremeyiz. Şimdi bu cümle ne kadar güzel bir cümle. Ama acaba doğru mu? Ama o kadar çok söyleniliyor. Ve orkestra şefi de bunu söylediği zaman orkestrada yani televizyonlarda gazetelerde yazanlar, konuşanlar, programlar, bu kadar bunu besliyor ki. Yani acaba halkımız gerçeği biliyor mu? Gidenler gelip anlatıyor. Böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok. Eğer Suriye kendi halkına zulüm ediyorsa o zaman Türkiye’de aynı şeyi yapıyor demektir. Türkiye’de yapılan gelenlerin anlattığı yani anlattığı ve bildiğimiz şu, terörist gruplar vehabi inancına göre kendilerine selefi denilen bir takım teröristler, El-Kaide’nin uzantıları, camiden insanlar dağıldığı zaman cemaatin içinden karşıdaki askerlere ateş ediyorlar. Karşılarındaki askerlerde kendilerine ateş edilen yere ateş ettikleri zaman cemaatlarından dolayı. Zaten amaçları bu. Böylece bine yakın, Suriye’de bine yakın kamu görevlisi ve asker öldürülmüş durumda. Yani bir iç savaş kışkırtması var. Suriye devleti de düzenini kurmaya çalışıyor. Ama saldırı tabii çok güçlü.

Türkiye’de sonunda bizim değerli Cumhurbaşkanımız 103 pare topla karşılandığı Londra’da kendisine şövalyelik unvanı veren, Büyük Britanya Şövalyesi unvanını alarak hanımefendisi ile Brüksel süitine kadar, Kral ve Kraliçe kapıya kadar uğurlayarak o kadar etkilendi ki, asaletimizden biz niye vazgeçtik falan filan gibi. Neyi kastetti acaba? Biz hangi asaletimizden vazgeçtik? Görürsem de soracağım ben neyi kastettiğini. Sayın Gül falan diye hangi asaletimizden vazgeçmişiz. Görünmezden geliyorum. Ama asıl beklenen cümleyi söyledi. Türkiye, Suriye’ye girebilir. Nasıl girebilir? Suriye’den PKK Türkiye’ye saldırırsa. Demek ki yöntem bu.

EROL MÜTERCİMLER: Yöntemi de anlatıyor.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Yöntemi de anlatıyor. Yani Suriye’den PKK saldırtılacak ve Türkiye’de girecek. Bu son derece önemli bir tehdit. Fakat tam bu iş olmak üzereyken Rusya Somali açıklarındaki üç gemisini hemen Suriye açıklarına doğru gönderdi. Bir kararlılık göstergesi yaptı ve sonrada bunları destekleyen beyanatlar verdi Rus yetkilileri.

Belki bu hareket Türkiye’yi kurtarır diye düşünüyorum. O zaman Rusyalara teşekkür ederiz. Gerçekten netice alırsak; belki böylece Suriye tehlikesi bertaraf edilebilir tehlike haline gelmiştir. Kurulan yani satranç oyununda bir başka oyuncunun devreye girmesi ve bir taşı getirip koyması sayesinde.

Rumlar Kıbrıs’ı bizi kurtardılarsa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bitmek üzereydi; Annan Planı yüzünden..

EROL MÜTERCİMLER: Doğu tespit.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdide Ruslar bu tehlikeden, caydırıcı bir şeydir bu yani. Yani Rusların devreye girmesi, yani Suriye ile savaşa girin göze alını. Peki biz niye Suriye savaşı göze alalım? Biz niye? Efendim insani değer. Yani kimse yalan söylemesin. İnsani açıdan bakılıyorsa, aynı şey Yemen’de de oluyor. Bahreyn’de de oluyor. Aynı olaylar. Yemen çok mu uzak? Bahreyn çok mu uzak?

EROL MÜTERCİMLER: Üstelik nüfusları çok az.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Evet, aynı şey orada da oluyor. Ama fark ne? Fark şu. Bahreyn ve Yemen yönetimi global şirketlerden yanadır. Orada halk direniyor. Orada insanlar ölüyor.

Ama ne yazık ki bizim değerli Başbakanımız ya da Dışişleri Bakanımız, hiç Bahreyn’den ve Yemen’den söz etmiyor. Neden? Neden? Neden? Yani beş defa neden desem, cevap gelmeyeceğini biliyorum. Ama bizi dinleyen vatandaşlarımızın bu soruyu kendilerini ve görüştüklerine sormalarını istiyorum. Neden? Neden? Neden? Bunu.

EROL MÜTERCİMLER: Onları ev ödevi olarak verelim efendim. Şimdi ben şeyi sorucam. Füze ve kalkanlar meselesini. Şimdi siz Malatya’ya kurulmasın diyorsunuz. Ama Sayın İbrahim Özdemir’in sorusu vardı. O sorunun sanıyorum Sayın İbrahim bey sorunun yanıtını aldı yani. Ben soruyu iletmeden önce Sayın Namık Kemal Zeybek bu sorunun yanıtını verdi.

Şimdi, efendim bir farklı soru var. Önce ben bu soruyu sorayım sonra bu radar meselesine bir bakim. Hasan Kaleli beyefendi. “hani Türkü de diyor ya zenginimiz bedel verir askerimiz fakirdendir. Diye. Bedelli askerlik ile parası olan. Basacak parayı askere gitmeyecek. Parası olmayan gariban vatan evlatları ise yine siperleri mi gönderilecek?” Bunun kısaca bir yanıtını alayım bunun.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bedelli 54’üncü hükümet döneminde yani benimde Bakan olduğum dönemde, milli kaynak paketi gündeme getirildi. Güzel bir paketti. Birisi de bedelli askerlikti. Dedim ki, bakandım, hükümet sözcüsüydüm. Dedim ki, bunu bir daha gündeme getirmeyin. Sakın ha dedim. Yani kaynak toplamak, sakın ha bunu söylemeyin. Çünkü bu Osmanlı döneminde zorunlu askerlik uygulamasından sonra getirilmiş bir durumdur ve ondan sonra da ordunun, neferin maneviyatına çok kötü bir tesir yapmıştır ve o zaman bir türkü çıkmıştır, ‘zenginimiz bedel öder, askerimiz yoksuldandır’ gibi bir türkünün nakaratıdır. Türküler halk vicdanının ifadesidir. Çok tehlikeli bir şey olarak görüyorum son derece yanlıştır.

EROL MÜTERCİMLER: Gelelim radar konusuna diyorsunuz ki, size yalvarıyorum o radarlar Malatya’ya kurulmasın.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim ben şahsım için Allah biliyor, beni tanıyanlar da biliyor kimseye yalvarmadım bugüne kadar. Allah yalvarttırmasın şahsen bir şey istemek için. Milletim adına halkım adına yine yalvarıyorum. Benim radarları önlemem mümkünse şimdi İstanbul’dayım Ankara’ya kadar sürüne sürüne yalvara yalvara gitmeye razıyım. Yalvarıyorum önce halka yalvarıyorum, yalvarıyorum diyorum ey halkım. Halk önleyebilir ve diyorum ki, eğer bu iktidarı seviyorsanız, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı seviyorsanız onu kurtarmak için de benim dediğimi yapın. Sadece Türkiye’yi değil onu kurtarmak için de bu dediğimi yapın. Yani iktidara her türlü haberleşme imkânını kullanarak bu işi yapmayın diye siz de yalvarın. Gerekiyorsa evet meşru gösteri ve yürüyüşler yasasına göre meşru haklarınızı kullanın gösteri yapın siz böylece iktidara da yardımcı olmuş olursunuz.

EROL MÜTERCİMLER: Siz bir sivil toplum hareketi öneriyorsunuz. Demokratik bir tavır.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bunu öneriyorum, meydanlara dökülelim diyelim ki, ey iktidar bunu yapmayın. Çekoslovakya halkı kadar değil miyiz biz? Onlar bunu yaptılar ve Çekoslovak hükümeti o radarları koyamadı. Şimdi Amerikalı General alay ediyor. Gazeteci soruyor Malatya’ya gitmiş Kürecik’e bakmak için efendim diyor halk tepki gösteriyor, ben 9 kişi gördüm tepki filan yok diyor. Halkı da çünkü dokuz kişi var sokakta. Liseli öğrenciler ben size kurban olayım siz ne mübarek insanlarsınız, sokaklara dökülüyor polis onları copluyor halbu ki, o polisin ailesini kurtaracak canını kurtaracak eylem yapıyor. Ben açıkçası milletim adına, halkımız adına, bölge adına ve insanlık adına korkuyorum. Niye korkuyorum? Çünkü tarihi siz çok iyi bilirsiniz ben de biliyorum, iki tane zırhlı göndererek Osmanlı’yı savaşa soktular ve kan gölüne döndü ülke. Yüzbinlerce bizim yurttaşımız öldü. Allah’ın canlarını bize emanet ettiği insanları ölüme gönderen o karar nasıl verilirdi, verildi, kimse sahip çıkmadı sonra. Almanlar dayattılar, iki tane gemiyle soktular. Şimdi iki tane radar şeytanın gözleri gibi görüyorum onları iki radar götürülüyor Kürecik’e konuluyor.

Şimdi ne olduğunu bilmiyor yurttaşımız, anlatılmıyor. Ben çok açık anlatmak istiyorum. Bu radarların görevi açık seçik belli. Amerikalılar açıklıyor, gizlemiyor. Ama ne yazık ki, birileri bu radarların üzerini örtmek için, kimse görmesin diye yapay gündem maddeleri ortaya atııyor, radarlar konuşulmuyor. Bu radarların görevi İran’ın füzeleri havalandıkları anda rampadan çıktığı anda Romanya’daki füzelere bildirmek. Yani Türkiye’deki radarlar İran’ın füzelerinin havalandığını bildirecekler Romanya’daki füzeler havalanacak gelip İran füzelerini havada vuracak. Böylece ne olacak? İran’ın eli kolu bağlanacak ve başına füzeler atılacak ve İran kendisini savunamayacak. Plan bu.

EROL MÜTERCİMLER: Plan bu peki tutmazsa ne olacak Türkiye burada?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Türkiye bu radarları koymaması lazım. İran, diplomasisi çok gelişmiş bir devlet. Diyorlar ki, çok yüksek yerlerden bu konuya itiraz etmiyorlar. Etmezler, İran mesajlarını öyle vermez altlardan verir, ilişkilerini güzel götürmek ister çünkü Türkiye’yi yönetenleri idare edilmesi gereken yetersiz fazla bilgisi olmayan ve yaramazlık yapmaya hazır fazla da kışkırtmamak gereken kardeşler gibi görüyor.

Şimdi ne oldu, ne dedi İran’ın hava ve füzecilik bakanı? “Eğer İran’a füze atılırsa ilk vurmamız gereken yer Malatya” dedi. Daha ne desin. Haklı mı? Haklı. Bizim o radarların oraya konulmasını engellememiz lazım. Ey Kürecik’te oturanlar, beni dinliyorsanız, bırakın radarlar gelecekte bize iş verecek masallarını. Malatyalılar, içinizde bir kişi bile, ‘ne olacak gelsin Kürecik’i vursun zaten onlar bizim partiye oy vermiyor’ diye düşünüyorsanız yapmayın bunu. Şunu unutmayın Cinden de olur insandan da olur. Yani şu desisecilere kanmayın. Önce Malatya’nın direnmesi lazım ilk gidecek Malatyadır. Ayrıca ben Malatyalıları anlamak istiyorum bu radarlar getirildiği zaman kimse Malatya kayısısını yemez artık bunu da bilsinler akıllarını başlarına alsınlar. Bu da işin başka bir yönüdür.

Bu radarların amacı Türkiye’yi İran’la savaşa sokmak. Bu bir tuzaktır. Bu İran’la Türkiye’yi savaştırma tuzağıdır. Allah göstermesin buna engel olacağız inşallah. Gücü yetmeyenler dua ile yardım etsinler. Ben Cem evlerinde, Allah’a ibadet eden insanların hepsini hiç olmazsa dua ile bu işleri önlemeye çağırıyorum. Duayı fiili yapmak lazım. Onun için bütün demokratik direniş yollarını kullanarak bu işi önlemeliyiz diyorum. Çünkü Türkiye ile İran savaşırsa ortada ne Türkiye kalır ne İran kalır.

EROL MÜTERCİMLER: Evet bir Aynanın arkası ve komplo teorileri sona eriyor sayın Namık Kemal Zeybek’i hepbirlikte dinledik. Programı son ifadeleriyle kendileri kapattılar. Yani programı benim toplayacağımdan çok daha veciz biçimde toplayıp karşımıza koydular.

Sayın Zeybek benim açımdan çok ciddi gördüğüm bir felsefik duruş sergiledi o da şudur; Sayın Zeybek dedi ki,” Şu anda karşınıza konulan her şey gerçek olarak size sunuluyor ancak başka bir şey var onun adına hakikat denir ve onu da ancak görebileceğiniz tek ama tek bir parametre vardır o da akıl. İşte bu akıl gözüyle bakmaya çalışırsanız o zaman size benim şu 50-55 dakikalık süre içerisinde karşınıza koyduğum hem komposizyonu hem de fotoğrafı anlayacaksınız. Sonuçta ben bir parti başkanıyım, ben demokrasiye inançlı birisiyim ve sizi demokratik bir tavra çağırıyorum. Çünkü ben misyonum gereği ancak ben size sizin gördüğünüz gerçeklerin dışında görmenizin gerektiğine inandığım ve görülmesi gerektiğini düşündüğüm hakikatle yüzleştirmeye çalıştım”

Efendim müsaade ederseniz sizin adınıza da kendi adıma da Sayın Namık Kemal Zeybek’e teşekkür ediyorum.

Bir sonraki programda buluşuncaya kadar başta Sayın Namık Kemal Zeybek olmak üzere Tanrıdan sağlıklar diliyoruz.

Bu anlatılan büyük sorunlar hem Türkiye’nin içi dedi ya Sayın Namık Kemal Zeybek, politikacılar açısından içlerindeki yezidi öldürebilirler, ancak mesele dışarıdaki yezid onunla başa çıkabilmek meselesi. Bir demek ki, o yezidle başa çıkması gerekenler seçtiklerimiz ya da görevlendirdiklerimiz. İki Suriye ile ilgili şu gerçek senaryoyu görmesi gerekenler ve ona göre tavır alması gerekenler. Üç, bu radar konusunda İran ile Türkiye arasında ortaya hangi sonucun çıkabileceğini süzmesi gerekip ona göre tepki vermesi gereken seçilmişler ve atanmışlar bunlar kimse bunlara ben ve ekip arkadaşlarım tek bir şey diliyoruz akıl ve ruh sağlığı. Akıl ve ruh salıkları yerinde olsun ki, Sayın Namık Kemal Zeybek’in korkuları gerçeğe dönüşmesin. Kim için? Yalnız bir tek şey için, geçecekteki çocuklarımız için. hoşçakalın efendim.
Sayfayı Paylaş: