Genel Başkan Sayın Namık Kemal Zeybek’in Ulusal Kanal’da Yayınlanan ve Mehmet Ali Güller’in Hazırlayıp Sunduğu “Ufuk Ötesi” Programında Yaptığı Konuşma
Mehmet Ali Güller: Hoş geldiniz. En sıcak meselelerden birisi; Türkiye’nin Ortadoğu’daki komşularıyla ilişkileri. Bunlardan Suriye ile başlayalım dilerseniz. Türkiye’nin Suriye konusunda bu yıl içinde birden, geçmiş yıllara nazaran bir değişiklik oluştu ve Türkiye, AKP hükümeti daha doğrusu, kardeş dediği Beşşar Esad ile söz düellosuna girdi. Arkasından da onun rejiminin değişmesi gerektiğini söyleyen bir çizgiye kadar vardı. Detaylandıracağız ama öncelikle siz bu çizgi değişikliğini neye bağlıyorsunuz? Kardeş Esad’dan düşman Esad’a nasıl gelindi?
Namık Kemal Zeybek: Hem bu meseleyi hem birçok meseleyi hem bundan sonra konuşacağımız, sizin soracağınızı tahmin ettiğim diğer meseleleri anlamanın bir şifresini vermek istiyorum. Bu şifreyi verdiğimiz zaman bizi dinleyenler bütün bu meselelerin gelip bağlandığı noktayı görecekler.
Şuna bir dikkatle baksın değerli izleyicilerimiz. (Dış haberler, 17 Ocak 2004 tarihli Milliyet Gazetesi, ABD’den üç mesaj başlıklı gazete küpürünü gösteriyor.) Daha Sayın Başbakan’ın Başbakan oluşundan bu yana çok zaman geçmemiş, gazete Milliyet Gazetesi ve haber Yasemin Çongar’dan, Yasemin Çongar o zaman Milliyet’in Amerika Temsilcisi, “ABD’den üç mesaj” başlıklı böyle bir haber düzenliyor. Gazete bu şekilde veriyor ve her şeyi anlatıyor. Neyi anlatıyor?
Bakın, sol tarafta bir kovboy sol parmağını yukarıya doğru kaldırmış, buyruklarını söylüyor ama sağ eli de görünmez bir tabancayı çekmek üzere sanki. Ve onun ayak izi aslında bir baş, yani sanki bir top gibi Sayın Başbakan’ımızın başı alt tarafta.
Peki ne yazıyor burada? Şu, “Bush Türkiye’ye gelmek üzere.” Programa göre Türkiye’ye gelmesi lazım. Washington 28 Ocak’taki Bush-Erdoğan görüşmesi öncesinde Sayın Başbakan’dan neler isteyeceğini iletiyor.
“Kerkük’te sonuç beklemeyin”, Kerkük’ü unutun. Unuttuk, artık Türkiye’nin Kerkük diye bir meselesi yok. Yani istek yerine gelmiştir.
İkinci mesele, “önce Annan ile görüşün.” Yani Kıbrıs konusunda Annan Planı’nı kabul edin. Kabul edildi. Hükümetimiz, iktidarımız Annan Planı’nı kabul etti ve bunu kabul etmek suretiyle KKTC’den vazgeçti. Yani eğer Annan Planı Güney kesimde de Rum kesiminde de kabul edilseydi, bugün KKTC diye bir devlet olmayacaktı ve biz Kıbrıs’ın, o Ada’nın tamamını Rumlara ve dolayısıyla Avrupa Birliği’ne ve dolayısıyla ABD’ye hibe etmiş olacaktık, bağışlamış olacaktık. “Buyurun, tepe tepe kullanın. Dağlara ne kuruyorsanız kurun, ovalarda da ne ekiyorsanız ekin” diyecektik.
Üçüncü talep ise Cargill’in problemini çözün. Asıl şifre burada. Cargill’in problemi neydi? Cargill, Bursa Ovası’nda tesisler yapmak istiyordu. Hukuken mümkün değildi, yasa değiştirildi ve buyruk yerine getirildi, Bush’un buyruğu yerine getirildi. İktidar tarafından yerine getirildi. Cargill’in meseleleri çözüldü. Cargill’in daha başka ricaları da oldu. Ne olsu? Cargill dediğimiz; yapay tatlandırıcı konusunda dünyada tekel oluşturan bir büyük ÇUŞ (çok uluslu şirket.) Ne yapıldı Türkiye’de Cargill’e alan açmak için pancar alanlarımız daraltıldı. Şimdi de şeker fabrikalarımız özelleştirilerek, yani başkalarına peşkeş çekilerek Türkiye tam anlamıyla Cargill’in denetimine verilme yoluna girildi. İşte şifre burada. Şifre ne?
Bir; bugün ABD dediğiniz devlet, devletin menfaatleri için savaşa girdiği Irak’ı işgal ettiği sanılan bu devlet aslında global kapital tarafından ele geçirilmiştir. Yani büyük şirketler, ÇUŞ’lar tarafından ele geçirilmiştir ve kullanılmaktadır. Yani bir anlamda Amerikan halkı dahi yarı sömürge haline dönüştürülmüştür. O yüzden de birçok kitap bu yönetime artık demokrasi değil, geçmişte zaten demokrasi değil prütokrasi, meritokrasi denilirdi, şimdi şirketokrasi deniliyor; yani şirketler yönetimi, şirketlerin yönetimi.
Bush döneminde Bush’un belli başlı uluslar arası şirketlerin çıkarları için büyük Ortadoğu projesinin oluşturulduğu ve maksadın da bu şirketlere alan sağlamak olduğu, bilinen bir gerçek. Birçok kitap yazıldı bu konuda. Meraklısı için, not almak isteyenler için de diyorum ki, çünkü aydınlarımız var, bu işleri derinden öğrenmek hakkına sahiptirler ve onlar bizi dinliyorlar. Gençlerimizden, halkımızdan biz de bunları öğrenmeliyiz diyenler için söylüyorum, evet Antonia Juhasz’ın Bush’un Ajandası, Dünyanın ekonomik istilası. Bu kitap okunmalı. Yani sadece bu kitap okunduğu zaman bile olan biten işleri anlamak ve çözümlemek mümkündür. Ama bunun yanına Joseph Stiglitz’in kitaplarını koydukları zaman piyasada bulacakları Küreselleşmenin Sefaleti kitabını koydukları zaman apaçık gerçek şu:
Dünyayı ele geçirmek isteyen dev şirketler, global kapital, ÇUŞ dediğimiz çok uluslu şirketler var. Bu şirketler ABD’yi kullanıyorlar. Bu şirketler IMF’yi ele geçirdiler. Dünya Ticaret Örgütü bunların, Dünya Bankası bunların. Globalizm ideolojisi bunların icat edip bütün dünyaya yaydıkları ve artık ulusalcılığın, milliyetçiliğin, ulus devletin, bütün bunların modası geçmiştir. Devir, globalizm devridir, küreselleşme devridir. Küreselleşme devrinde siz hala böyle şeyler mi konuşuyorsunuz diye insanların beyinlerine sokuşturdukları bir ideoloji. Küreselleşme ideolojisidir bu. Bunun yanına hemen bunu besleyecek, destekleyecek, bunu ülkelerde uygulama haline getirecek neoliberalizm doktrini. Aslında neo’su falan yok, yani yeni falan değil. Bu bizim bildiğimiz, klasik vahşi kapitalizm. Yani sosyal kapitalizm bile değil, sosyal liberalizm bile değil. Doğrudan doğruya vahşi kapitalizm. Ne diyor; “Açın alanlarınızı, kaldırın gümrüklerinizi, satın şirketlerinizi, satın topraklarınızı, satın her şeyinizi, dönüştürün ülkelerinizi ki biz girelim.” Biz kim; dev şirketler.
Bu dev şirketlerin yaşayabilmeleri için en başta petrol olmak üzere, dünyanın kaynaklarına el koymaları lazım, madenler ikinci sırada, gıda ürünleri onun arkasında. Bütün bunlara el koymaları lazım. Aynı zamanda da kendi ürettikleri malları kolayca satabilecekleri ülkeler, ekonomiler oluşturmaları lazım. Yeni liberalizm denilen bu yeni ekonomik doktrinin yeni dünya düzenini tanzim etmek üzere icat edilen bu doktrinin amacı bu.
Yani ülkeler teslim olsunlar; ekonomileri teslim olsun dev şirketlere, ÇUŞ’lara, Amerika’yı da ele geçirmiş olan çok uluslu şirketlere teslim olsunlar.
Yeni liberalizmin birinci maddesi, Amentü’sünün yani bu artık bilim falan değil, bu bir inanç, bir dogma, bir nas gibi dayatılıyor. Birinci maddesi şu; “özelleştirin. Devlet asla ekonomik faaliyet yapmasın. Yapılanların hepsi de özelleştirilsin” Neden? Devlet çünkü karlı hareket edemiyor yani karlı işletmecilik yapamıyor.
Baktığınız zaman bizim mesela özelleştirdiğimiz şirketlerin neredeyse tamamı kar eden şirketler. Demek ki bu bir yalan. Gerçek ne? Gerçek, Türkiye ekonomisine el koymak. Ülkenizde öyle bir ekonomik sistem oluşturun ki biz mallarımızı kolayca satalım. Bunu kurutuluş reçetesi gibi IMF ve IMF’nin, Dünya Bankası’nın vesairenin yoluyla yapıyorlar. Nedir bu; Türk lirasını pahalı tutun, değerli tutun, doları düşük tutun. İlk nazarda ne kadar güzel Türk lirasının değerli olması ama bunun sonucunda bugün gelinen nokta, ithalatın çok yüksek olması, ihracatın bir türlü mesafeyi kapatılamaması ve felaket. 75 milyar dolar cari açık, 103 milyar dolar dış ticaret açığı. Gelinen nokta bu.
Bu öyle bir felaket ki eğer kapatılmazsa bu Türkiye çökmüştür, Türkiye ekonomisi çökmüştür. Ama kapatılıyor. Ne pahasına, nasıl kapatılıyor? Sıcak parayla kapatılıyor, özelleştirmeden falan alınan paralarla yani mevcudu satarak, neyiniz var neyiniz yok, geleceğinizi satarak, hem geçmişinizi satıyorsunuz, geçmişin birikimini, hem geleceğinizi satıyorsunuz, geleceğin ümidini.
Yani bu KİT’ler denilen devlet işletmeleri aynı zamanda bir sosyal fayda sağlıyorlardı, millilik tarafı ayrı. Bunlar iş buluyorlardı. İnsanlar çalışıyorlardı. Ne oldu peki? Onlar alındı, kapatıldı ve insanlar işsiz kaldılar. Kalsın ne var ki? İşsiz kalanlara da mankurt ekonomisi uygulandı. Mankurt ekonomisi, bu tabir bana ait olduğu için açıklamalıyım. Mankurt; geçmişte Cengiz Aytmatov’un yazdığı “Gün uzar yüz yıl olur” diye bir roman vardır. Bu roman içinde büyük bir hikaye vardır. Film de yapılmıştır bu konuda. Mankurt şu; geçmişte kötü bir uygulama; bir ülkenin Beyi düşmanlar tarafından esir alınır. O Bey, çölde susuz ve aç bırakılır. Güneş kızgın bir şekilde üstüne çullanır. Terler. Su verilmez. Gün doğma, güneş doğma diye dua eder, çünkü güneş doğunca sıcak gelecek. İnanılmaz bir acı. Başına yeni kesilmiş bir oğlak derisi geçirilir. Deri, güneşin tesiriyle beyni sıkar. Beyni sıktıkça düşünme niteliği azalır. Sonunda kendisine bütün bu işleri yapan, bu işkenceleri yapan kişiyi getirir, şefkatle okşar, bir bardak su verir. O bir bardak suyu alır, sonra getirir yemek verir. Artık o Mankurt’tur ve kendisinde işkence yapan kişiye hayat boyu minnet duyar ve bağlanır.
Ne ilgisi var ekonomiyle? Bu ekonomik sistem şu anda bu iktidarın uyguladığı, uygulamasını istediği için uyguladığı ekonomik sistem işsizliği yaygınlaştırır, yoksulluğu yaygınlaştırır. Yoksulluğun ve işsizliğin müsebbibi olan yani bu yol açan iktidar getirip kendisine isli kömür, kurtlu mercimek verdiği zaman, televizyonlardan gördük, ne diyorlardı, “Bana getirip bir kamyon kömür verdiler, şimdi ben nasıl başkasına oy veririm?” İşte mankurt ekonomisi dediğim bu. Bence tam da yerli yerine oturuyor.
Bütün bunların amacı ne? Bütün bunların amacı; Türkiye’ye getirilen bu iktidar yoluyla, bu iktidar Türkiye’ye getirilmiştir, yani AKP iktidarı düzenlenmiş uygun bir zamanda, uygun bir şekilde düzenlenmiş, tanzim edilmiş bir toplum mühendisliği projesi olarak getirilmiş ve Türkiye’nin üstüne konuşlandırılmıştır. Görevleri vardır. Görevi; çok uluslu şirketlerin bölge düzenlenmesinde gereken kaldıraç görevini yerine getirmek. Yani bölge yeniden tanzim edilecek. Bölge ülkelerinde global şirketlerin çıkarları doğrultusunda dönüşümler, değişimler, devrimler, baharlar, sonbaharlar, Arap baharları. Suriye, İran, Irak vesaire gibi konularda değişimler yapılırken Türkiye’den bu konularda istifade edilecek, bu arada Türkiye’nin kendisinin de bu amaca uygun olarak dönüştürülmesi lazım. Türkiye dönüştürülecek. Türkiye artık Atatürk Türkiye’si olmaktan çıkacak, bildiğimiz cumhuriyet olmaktan çıkacak ki bölgede etkili olabilsin, direnmesin. Bunun için bütün kurumlar dönüştürülecek, din dönüştürülecek. Direnişçi İslam yerine yani Mehmet Akif’in, Denizli Müftüsünün, o milli mücadele ruhunun din anlayışı yerine tam tersine Yunan istilacılarına tuz ve ekmekle gidenlerin anlayışı ya da camilerde Konstantin için hutbe okutan birtakım müftülerin anlayışı. Evet, o da vardı, bu da vardı milli mücadele döneminde. Örnekleri de tarihten bulunabiliyor.
Bütün bunlardan sonra Suriye’ye gelebiliriz. Manzara ortaya çıkmıştır. Suriye’ye gelmeden önce ben Bush’un ajandası ve benzeri kitapları zaman zaman karıştırırım. Ben de “Bilgi Çağından Globalizme” diye piyasada bulunmayan, onun için reklama girmiyoruz, arasa da bulamazlar, bir kitap yazdım ve hayli de satıldı. Bakınız ne söylüyor; o kitabı açıyorum, 160. Sayfa. 2003’te söylenen bir sözü söylüyorum; uluslar arası şirketlerden birisi olan ve Halburton Enerji Hizmetleri grubu ki bu şirket de bununla birlikte şirket, Irak istilasından, işgalinden sonra karlarını ve hisse senetlerini kat kat artırdılar. Bu şirketin Jon Gibson adında bir yöneticisi. Yıl 2003, şöyle diyor; Irak’ın ilk domino taşı olacağını, Irak domino taşı, Libya ve İran’ın onu takip edeceğini umuyorum. Daha Libya yok ortada. Kaddafi’nin de ilişkileri hayli düzelmiş ama karar verilmiş. Karar ne; Libya sonra İran.
Suriye araya niye girdi? Çünkü Suriye İran operasyonunun en önemli adımıdır. Yani İran halledildikten sonra, halledebilirlerse, İran’a sıra gelir. İran’ın birçok grupla ilişkisi kesilmiş olur. İran’ın desteklediği birçok Hizbullah vesaire gibi, Hizbullah deyince hiç kimse Türkiye’deki Hizbullah zannetmesin, bunu da açıklamalıyız. Lübnan’daki Hizbullah, Hasan Nasrullah’ın başında bulunduğu o şerefli, o düzgün insanlar. O insanlar ilk defa islamın izzetini kurtardılar da İsrail karşısında, İsrail’i yendiler, ilk defa yendi. Ama ne oldu, Hizbullah karşısında Hasan Nasrullah karşısında zor durumda kalan İsrail’İ kurtarmak için Amerika, Birleşmiş Milletler’i harekete geçirdi. Türkiye de gitti, İsrail’in yanında Hizbullah’a karşı tavır aldı. Bu tavır alış da devam ediyor, kalkmış falan değil yani, bu hükümetin aldığı tavır devam ediyor.
Demek ki bu kararlar şirketleri tarafından veriliyor. Bazen üreticiler toplantılarda falan bunları açıklıyorlar. Yazarlar da Antonia Juhasz, önemli bir yazardır Amerika’da. Demek ki daha Libya yokken Libya kararı verilmiş. Libya konusunu anlamazsak Suriye’yi hiç anlayamayız. Şimdi ben soruyorum; Libya ile bizim ne anlaşmazlığımız var? Biz niye Libya’nın istilası, Kaddafi’nin işkencelerle, hakaretlerle öldürülmesi konusunda neden biz çok uluslu şirketlerin savaşçılarına, NATO’ya neden yardımcı olduk? Bu Kaddafi bize karşı ABD’den ambargo uygulandığı zaman bu ambargoyu delmek için petrol veren insan değil mi? Bize birtakım malzemeleri kendisi böyle heyecanla bizzat Libya’nın başkanı olarak hamal gibi uçağa taşıyan insan değil mi? Bu insan Türkiye’nin uluslar arası planda müteahhitlik niteliği kazanması için bizim şirketlerimize kapısını açan insan değil mi? Dahasını söyleyeyim, bilinmeyen bir şey, Kaddafi’nin duyarlılığını anlamak için, Hacca milyonlarca Müslüman gider, kurban keserler ve bu kurbanlar değerlendirilemediği için dünyanın birçok yerinde Müslümanlar ve insanlar açlık çekerken, o milyonlarca kurban çölde kesilir, atılır, kokuşmasın diye de Suudi Arabistan makineler gönderir, greyderler gönderir, buldozerler gönderir, çukurlar açılır ve kurbanlar oraya gömülürdü. Kaddafi kendi imkanlarıyla, ülkesinin imkanlarıyla soğutmalı kamyonlar yaptırdı ve bu etlerin kurtarabildiği kadarını kurtarıp Afrika’nın açlarına gönderdi ve devam eden bir hizmet. Böyle bir insan. Melaike mi? Hayır, tabii ki değil. Yüzde yüz onayladığım bir insan mı? Hayır, değil ama ülkesine hizmet eden, kaynaklarını ülkesine harcayan bir insan. Yani çöle dağlardan akarsu getiren bir insan. Güneydeki dağlardan yapay bir akarsu getiren bir insan.
Ben Libya’ya gittim. Libya halkı da, görüştüğümüz insanlar da Kaddafi’den çok memnundu ama elbette ki memnun olmayanlar var. Kabile rekabetleri var. Kabile rekabetlerinden yararlandılar. Yetiştirdikleri bir takım insanları Libya’ya soktular. Libya’yı karıştırdılar. Eğer karışmasalardı Kaddafi kolayca hallederdi.
NATO, isyancılar denilen o insanlar adına Kaddafi ile savaştı. Son sığındığı şehirde taş üstünde taş bırakılmadı ve sonunda Kaddafi yakalandı. Yakalayan o serseriler tarafından sürüklenerek götürüldü. Sürüklenirken yaralıydı. Onlardan birisi arkasına cop sokmaya uğraşıyordu. Yani copla tecavüz ediyordu yaralı insana. Böyle insanlar için mi Türkiye, Van’a göndermediği, Van’dan esirgediği imkanları, isyancılara yardım ediyorum diye bu halkın 300 milyon dolarını bu insanlar iktidara gelsin diye mi gönderdi?
Sonunda bizim sevimli, herkesin başarılı olacağını beklediği ama son derece başarısız, başarısız olmaya da mahkum, yazdığı kitapları da okumadığı belli Dışişleri Bakanımız bakınız ne söyledi? Bu olay televizyonlardan verildi ve vicdanı olan bütün insanlar, “bu insanlık dışı uygulama hiç kimseye yapılmamalıydı” derken bizim Dışişleri Bakanımız dedi ki, “işte görsün herkes, halkına savaş edenlerin başına, halkına zulmedenlerin başına ne geliyor.”
Yapma Sayın Davutoğlu, yapma! Bir gün senin başına da gelebilir. Senin patronunun başına da gelebilir. Söyleme bu sözü. Söylenecek söz müydü bu? Şimdi bu zat, Davutoğlu denilen bu zat, güzel konuşuyor belli ki, bugün AKP’de de genel başkan adaylarından birisi olarak adı geçiyor, sevimli de bir insan, güzel güzel de gülüyor ama yetmiyor. Bakınız Suriye konusunda bir görev aldı.
Mehmet Ali Güller: Suriye konusuna gelmeden sorayım; Tayyip Erdoğan önce NATO’nun ne işi var Libya’da demişti hatırlıyorsunuz. NATO toplantıları falan yapıladıktan sonra NATO Libya’nın Libyalılara tescili için Libya’ya girmeli dedi. Bu tavır değişikliğini neye bağlıyorsunuz? Yani Tayyip Erdoğan başka konularda da çok sık fikir değiştirir gibi bir durumda. Bunu nasıl yorumlamak lazım?
Namık Kemal Zeybek: Ben Atilla İlhan’ın bir “Hangi” dizisi vardır, çok severim onu, “Hangi Batı” “Hangi Doğu” “Hangi Atatürk” gibi. O aslında güzel bir sorudur. Hangi Recep Tayyip Erdoğan?
En azından iki tane Recep Tayyip Erdoğan var. Bir; milli görüş mektebinde okumuş, zihni muhtevası ona göre oluşmuş, hayatının çok önemli bir döneminde antiemperyalist, anti batı söylemler söylemiş, Batı kulübü falan diye atıp tutmuş ve meselelere milli bakış alışkanlığı edinmiş bir gerçek Recep Tayyip Erdoğan var. Bir de kendisine verilen iktidar uğruna kabul ettiği rolü oynamak üzere milli görüş gömleğini çıkarmış ama bir gömlek çıkınca tabiat boşluk tanımaz, başka gömlek giymesi lazım. Gayri milli görüş gömleğini giymiş ve rolünü oynayan, kendisine verilen rolü oynayan ikinci bir Recep Tayyip Erdoğan var, bugün Sayın Başbakanımızdır.
Sayın Başbakanımız önce birinci Recep Tayyip Erdoğan olarak haklı bir şey söyledi. NATO’nun ne işi var orada dedi. Bir de zaten kendisi yakın zamanda gitmişti. Kadafi ile Araplarda adet olduğu üzere üç defa öpüşmüştü, kardeş olmuştu. Ondan insan hakları ödülü almıştı. Onun övgüsüne mahzar olmuştu. Tabii ki onları kolay kolay unutması mümkün değil. Onun için haklı bir şey söyledi. NATO’nun orada ne işi vardı? Sonra kendisine rolü hatırlatıldı. Derhal değiştirdi. NATO ile birlikte bizim yurdumuzun bir takım deniz kuvvetleri unsurlarını da desteklemek üzere oraya soktu. Dahası isyancı denilen insanları desteklemek için de para vermek dahil olmak üzere yardımda bulundu. Çözüm bu.
İkinci bir şifredir bu. Bir takım davranış çelişkilerini anlamak için bu ikili kişiliği de anlamak lazım. Adeta bir bedende iki ruh. Bazen eski Recep Tayyip Erdoğan, gerçek Recep Tayyip Erdoğan oluyor, bazen de kendisine verilen görevi yerine getirmek üzere ikinci ruhuna yani gayri milli görev ruhuna bürünüyor.
Şimdi Suriye’ye gelirsek, Suriye aslında tabii bir oluşumdur, tabii bir devlettir. Tarihi dayanakları olan bir devlettir ama emperyalizm endüstri çağının emperyalizmi, o emperyalizmin birincil kişisi Churchill, o dönemin İngiliz şirketlerinin ve müttefiklerinin şirketlerinin çıkarları için Ortadoğu’da birtakım devletler kurulduğu zaman Suriye’yi böldü. Suriye’yi böldü, küçülttü. Suriye içinden birkaç küçük devlet daha çıkardı. Asla tarihte olmayan, anlamı da olmayan, hiçbir tabii sınırı olmayan, ne coğrafi anlamda ne demografik anlamda yani insan unsuru bakımından hiçbir anlamı olmayan Ürdün, Lübnan, Filistin falan gibi devletler ortaya çıkardı. Bunları çıkarırken de eline bir kalem alıp bizzat harita üzerinde bu sınırları çizdiğini biliyoruz. Suriye böyle ortaya çıktı.
Çok ilginçtir, izleyicilerimize de ilginç gelecek, Ürdünlülerin bir söylemi var.(Harita gösteriyor) Aşağılarda, Ürdün sınırında üçgen bir girinti var. Bunu şöyle açıklıyorlar tarihçiler; Churchill öğle yemeklerinde domuzu, yağlı domuz seven ve şarap içen bir zat, hazımsızlık çekermiş ve midesi gaz yaparmış. Kalemi almış, tam haritayı, yani Suriye’yi bölüp Ortadoğu’da cetvelle çizilmiş ülke sınırlarıdır, tam bunu çizerken, alttan başlamış üste doğru Ürdün sınırını çizerken birden geğirmiş. Geğirince kalem yukarıya doğru gitmiş. Çekmiş Irak sınırına bağlamış. Buna Ürdünlüler Churchill’in geğirtisi diyorlar. Niye Ürdün, Suudi Arabistan lehine bu şekilde küçücük bir topraktan mahrum kalmış; bu yüzden.
Bunu hatırlayalım, çünkü şu anda planlanan, yine bölgede böyle devletler çizmek üzere bölgeyi karıştırmak. Yani bölgede Suriye’nin, Türkiye’nin, İran’ın içinde bulunduğu ve belki çok daha genişleyecek bir savaş meydana getirmek ve bu savaş yoluyla birisinin eline cetvel alıp Türkiye coğrafyasında cetvel almaya, pergel almaya ya da kalemle çizmeye gerek yok. Zaten tabii sınırlar falan da bulunabilir; ırmaklar bulunur, dağlar bulunur. Maksat; bölgede savaş meydana getirip Türkiye’yi bir savaşa sokup Türkiye’yi yeniden oluşturmak ve bölgeyi yeniden çizmek. Bunu şunun için gösterdim:
Böyle şeyler tarihte oldu. Tarihte olanlar, geçmişte olanlar gelecekte de olabilir. Bugünleri anlamak için de geçmişi iyi incelemek ve bakmak lazım.
Şu anda Suriye, İran’ın yanında direniş cephesinde. Direniş cephesi diye neyi kastediyorum? Baştan söylediğimiz global kapitalizmin bütün dünyayı ama öncelikle petrol bölgesi olan Ortadoğu’yu tanzim etmek üzere, dönüştürmek üzere yaptığı “Büyük Ortadoğu Projesi” var. Büyük Ortadoğu Projesi, Bush’un projesi değildi. Bu, global kapitalin projesidir. Global kapital yani çok uluslu şirketler bu görevi Amerika başkanlarına tebliğ ederler. Onlar da kendi üsluplarına, bakışlarına göre uygulama esaslarını belirlerler. Bush’un esaslarıyla Obama’nın uygulamaları farklı olabilir ama proje projedir.
Dolayısıyla Sayın Başbakan’ın söylediği şu söz doğru değildir. Yanlış söyledi diyorum, yalan söyledi demiyorum. Çünkü bunları bilebilecek bir kültüre ve zihni muhtevaya sahip değil, onu biliyorum ben. Birçok şeyi bilerek yapmadığını da düşünüyorum. Bilerek yapıyorsa çok ağır sözlerle nitelendirmek gerekir, onu da asla yapmak istemem.
Global kapitalin bu planlamasına karşı direnen ülkelerin başında İran geliyor. İran’ı seversiniz sevmezsiniz. İran’daki rejimi beğenirsiniz beğenmezsiniz, bunlar ayrı konular. Şu bir gerçektir ki1979’daki İran İslam devriminden sonra İran gerçek bir bağımsız devlet haline geldi. Yarı sömürge olmaktan çıktı çünkü Şah ve Şah’ın babası olan Rıza Şah, iki Rıza, yani birisi Rızaı Kebir, Büyük Rıza, iki Rıza Şah döneminde, bilhassa küçük oğul Rıza Şah döneminde tam anlamıyla emperyalizmin bir sömürgesi haline geldi İran. Bir ara 1949 yılında Musaddık adında bir Başbakan İran’da petrolü millileştirdi ama müdahale edildi. Her türlü imkan kullanıldı, Musaddık devrildi ve Musaddık zamanında kaçıp gitmiş olan küçük Rıza Şah döndü. Yine İran teslim olan ülkeler sathına geçti. Şimdi ise direnişin merkezinde İran. Suriye de onun yanında.
Başka direniş odakları da elbette ki var ama büyük Ortadoğu’da yani petrol alanında ciddi anlamda direnişi temsil eden ülke, İran.
Bizim değerli Başbakanımız Bush ile bir konuşmasında, tercümanla konuştuklarında gazeteciler de duydu, onları takip ederek yürüyüş yapıyorlardı. Dedi ki, “Suriye’yi İran’dan koparalım, İran’ı yalnızlaştıralım” Bush’un ne dediği yansımadı ama bu kadarı basına da yansıdı, bizim basınımızda çıktı. Benim anladığım; bu görev kendisine Obama döneminde verildi. Obama ile Bush arasında global kapital arasındaki fraksiyonlardan doğan yaklaşım farklılıkları da vardır. Yani Obama finans kapitalin birincil adamıdır. Obama’yı getiren finans kapitaldir. Bush ise silah, petrol, endüstri, inşaat şirketlerinin adamıydı; birinci derecede petrol ve silah şirketlerinin adamıydı. Buna mukabil, Obama’yı bankacılık sistemi getirdi ve Saroz destekledi, açık konuşalım. Saroz, desteklediğini de söyledi. Dolayısıyla yaklaşım farkları var. Obama yöntemleri yumuşak başlayan yöntemlerdir. Yumuşak yöntemler sonuç almazsa silahlar devreye girer. Yani halk hareketleri başlatırlar, renkli devrimlere benzer devrimler yapmaya çalışırlar. O başarısız olursa askeri müdahale girer işin içine.
Bu görev kendisine verildi. Türkiye Suriye’ye karşı kollarını açtı. “Gel kardeşim” dedi. “Gel biraderim” dedi. Türkiye yönetimiyle Suriye yönetimi can ciğer kuzu sarması oldu. Adeta Türk Cumhuriyetleri için söylenen ama hiç gerçekleşmeyen bir söz, burada gerçekleşti. O da şu; “iki devlet bir millet”. Çok yanlış bir söz değildir. Suriye ve Türkiye adeta birbirinin uzantısıdır. Böyle olması tabiidir. Yüzlerce yıl birlikte yaşamış iki halk, Suriye ve Türkiye halkları, çok benzerdir birbirine. Aynı millet gibi desek çok yanlış olmaz yani. Bir devlet içinde yaşasalardı, bir millet de oluşurdu orada.
Dolayısıyla doğrusu birçok insan sevindi. Ne güzel, sıfır sorun. Bu arada Sayın Dışişleri Bakanımız, tabii Başbakanımız gitti. Yine üç defa öptü. Sayın başbakanımıza hiç kimse kendisini üç defa öptürmesin. Mafya öpücüğü gibi, öptüğü gidiyor yani. Bu, işin şakasıydı ama bazı gerçeklere dayalı bir şakaydı.
Suriye ile bu temaslarda sonunda bu sıcak iklimi kar yağışı haline getiren, soğutan hadiseler olmaya başladı. Bunun ne olduğunu Suriye Başkanı Esad açıkladı. Esad’ın konuşmalarından ortaya çıkan şu; bizim sevimli Dışişleri Bakanımız heyecanla kendisine verilen görevi yaparken asıl görevinin de Obama’nın taleplerini Esad’a iletmek olduğunu zannetmiş olacak ki ısrarla mesele bu noktaya geldi ve ip koptu.
Esad diyor ki; “Türkiye olarak bize tavsiyede bulunabilirsiniz. Tavsiye kim kime bulunur; eşitler arasında tavsiyede bululur. Hatta bize öğüt, nasihat dahi verebilirsiniz. Biz onu da kabule edebiliriz. Türkiye’nin bize vereceği öğütleri, nasihatleri kabul ederiz. Ama Türkiye bize başkalarının buyruklarını dayatmaya kalkmamalıdır. Bunu kabul etmeyiz.” İp burada koptu. Böylece yumuşak yöntemlerle Suriye’nin İran’dan koparılması ve global kapitalizme, Amerika’ya teslim olacak hale getirilmesinin mümkün olmadığı görülünce sert yöntemler başladı. Görev sert yöntemlerdi.
Bu arada Suriye’de bazı gerçekten halkın talepleri oldu. Yani halk bunları ortaya getirdi. Bu halkın kışkırtıcıları vardı-yoktu, o önemli değildi. Neticede kışkırtıcı da olsa bir ortam yoksa halk kışkırmaz. Bir şeyler vardı yani, belli. Halk sokaklara döküldü, gösteri yaptı, taleplerde bulundu ve talepler kabul edildi. Nasıl kabul edildi? Hükümet değişti, Esad hükümeti değiştirdi. Çok partili hayata geçiş için düzenlemeler başladı. Düşünce özgürlüğü konusunda düzenlemeler başladı. Yani reformlar başladı ama amaç reformlar değildi ki.
Dolayısıyla devreye asıl kışkırtıcılar girdi ve camilerden çıkan cemaatin içine karışmış olan teröristler, dışarıdan gönderilmiş ya da dışarıdan güdülen teröristler cami cemaatinin Cuma günü kalabalığın içinden karşıda bekleyen polise ve askere ateş ettiler. Polis de onlara ateş ederken, bu arada gerçekten masum halk da öldü ve olaylar tırmandı. Sonunda silahlı isyancılara karşı devlet güçleri bastırma faaliyetine girdi ama bütün bunlar global kapitalizmin buyruğundaki global kapitalizmin, o büyük ahtapotun kollarından birisi olan dünya basın yayını ve Türkiye uzantıları tarafından iktidarımız da bunları destekleyerek Esad bir vahşi, bir cani, durup dururken kendi halkını öldüren, masumane gösteri yapanlara ateş eden, ettiren bir insan gibi takdim edildi. Bu takdim devam ediyor.
Son zamanlarda netice almakta gecikince, şu son on beş yirmi gün içinde doğrudan El Kaide devreye sokuldu artık. Şu anda El Kaide de alanda. Unutmayalım ki El Kaide ve benzeri İslam terörü diye bir sözün ortaya çıkmasına sebep olan bu örgütler de aslında son tahlilde bakıldığı zaman global kapitalin oyuncaklarıdır. Bunu da iyi tespit etmek lazım. Şu anda durum bu. Ne olur? Eğer Türkiye bir yanlış yaparsa yani bir bahane bulup, bir bahane icat ettirilip Türkiye’nin Suriye’ye girmesi sağlanırsa başımız belada demektir. Durup dururken ne işimiz var bizim Suriye ile.
Bütün söylenenler doğru olsa bile, bütün yalanlar doğru olsa bile gerçekten de Suriye’de tam anlamıyla vahşi bir diktatör iktidarda olsa bile Suriye rejimini değiştirmek gibi bir görevi mi var Türkiye’nin? Peki o zaman Suudi Arabistan rejimini de değiştirelim. Yani bizim böyle bir işimiz mi var? Bize, iktidara böyle bir iş verildi. O yapılıyor.
Mehmet Ali Güller: Muğla Fethiye’den Adnan Akmış, “Sayın Zeybek emperyalizme karşı muhalefet eden partiler neden birleşmiyor”? demiş. İzmir’den Ahmet Türk, “Sayın Zeybek biraz da tarımdan, çiftçiden söz etsin. Hepsi bitmiş durumda” diyor. İstanbul’dan Şefik Elmalı, aynı zamanda partinizin Güngören Disiplin Kurulu Başkanı “Sayın Genel Başkana sorum; intibak yasası ile ilgili bir çalışması var mı, tüm emekliler bunu bekliyor.” Sivas Gemerek’ten Orhan Yıldırım, “Sayın başkandan benim ricam Başbakanla bir canlı yayında oturumda bu konuları konuşsun” diyor. Maraş’tan Hüseyin Taşbilek, “Türkiye Cumhuriyeti kaleleri teker teker yıkılıyor. Türkiye’nin en önemli milli bayramları, kurtuluş bayramı da geri çekiliyor acaba Türkiye yıkılıyor mu?” demiş. Denizli Acıpayam ilçe başkanınızın önerisi; “partimiz hakkında yapacakları çalışmalar ve geleceği ile ilgili de Sayın Başkanımız konuşur mu?” demiş. Konya Bozkur ilçe başkanınız Ali Köse, “Başbakan Erdoğan Türkiye’yi Esat ve Kaddafi hükümeti durumuna düşürmeyi düşünüyor. Başbakan şimdi 19 Mayıs kutlamalarını kaldırıyor, Atatürk’ün yok olması ve Türkiye Cumhuriyeti bayrağının yok olmasını mı düşünüyor, Namık Kemal Zeybek bu konuda ne düşünüyor?” demiş. Batman’dan Ahmet Güneş, “Sayın Namık Kemal Zeybek’i yürekten destekliyoruz her zaman yanındayız.” Cafer Cengiz’in sorusuyla devam edelim, “Malatya’daki radar üssünün bizimle ne alakası var?” diye sormuş.
Namık Kemal Zeybek: Bakınız bir gazete küpürü, Sayın Bakan ne söylüyor; “Lütfen kaç kere söyledik, savunma amaçlı.” Demek ki, Sayın Bakan bu sorunun sorulmasından rahatsız oluyor. Haklı, çünkü işin kendisi de rahatsız edici bir iştir. Sorunun cevabı da hiçbir şekilde gerçeği ile ortaya konulmaz, konulamaz, konulmuyor. Gerçek ne?
Gerçek şu, asla bir hükümetin kabul etmemesi gereken bir talebi, bizim iktidarımız kabul etti. Bir yönü ile İsrail’i savunma amaçlı olduğu kesin, yani bunu Amerikalılar açıklıyor, söylüyorlar ama resmi protokole yani Türkiye ile Amerika arasında yapılan protokole, bu protokolü yapan da Türkiye’nin Dışişleri Müsteşarı ile Amerika Büyükelçisi demek ki, konu Türkiye ile Amerika Birleşik Devleri arasında bir konu.
Bir şeyi unutmayalım, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkan adayları en çok konuşmalarında şu cümleyi kullanırlar; “Amerika’nın ve İsrail’in güvenliği için ben şunları yapacağım. Amerika’nın ve İsrail’in güvenliği için sen yapamazsın.” Yani Amerika’da adeta İsrail, ikinci bir Amerika gibi görülür ya da kendilerini ikinci bir İsrail olarak görürler gerçek bu. Ama bu kalkanların herhangi bir ülkeye karşı olmadığı yazılsın ya da herhangi bir ülkeye karşı yazılmasın diye bir karar alındı ve böyle yazıldı.
Gerçek şu, Malatya Kürecik’e kurulan radarlar çok büyük enerji kullanan ve dolayısıyla çevresinde hayati tehlike ortaya koyan, yani 70 metreye kadar yaklaşanı yakan güçlü bir sistem, yani yanına yaklaşmak için üzerine özel elbiseler giyilmesi gereken güçlü bir sistem. Çevreye doğru yayıldıkça bu etki azalır ama sıfıra inmez. Bundan sonra Malatya’nın kayısılarına elveda. Ben her gün kayısı yiyen bir insanım, gün kurusu kayısıyı çok severim ve her gün yerim. Ama bundan sonra ben kayısı yemem. Malatyalı dostlarım bana kırılmasınlar ama bana kayısı göndermesinler. Nasıl olur da Malatyalılar buna izin verir tam Atatürk’ün sözünün yeri; hayret-i uzma. İşin bir yanı bu savaş yok, bir şey yok, sadece o tesisler kuruluyor. O tesislerin kurulması bile çevre felaketinin başlaması demek.
Amaç ne? Bu konunun halkımız tarafından iyice anlaşılmasını istiyorum. Konu şu, hayır konu bu değil diyen olursa yanı bir savunma bakanımız, Dışişleri Bakanı, Başbakan çıkmıyor ama onlar çıksın. Ben onlardan 20 sene önce Bakandım. Küçümsemesinler bugün de Türkiye’nin en önemli partisinin, Demokrat Parti’nin Genel Başkanıyım. Çıkalım televizyona delilleri getirelim ve konuşalım, hayır senin söylediklerin doğru değil desinler. “Ama sen de partinin binasını yıktın” diye başlayan söylemler değil, konuyu konuşalım.
Niye bunu söyledim? Çünkü ben bunları anlatıyorum, benden sonra, Ben diyorum ki, Türkiye’yi yıkıyorlar. AKP’nin bir sözcüsü diyor ki, “ama sen de Anavatan Partisinin binasını yıktın” “Anavatan Partisi’nin binasını filan yıkmadım ben. Küçük bir bölümünü yıkıp daha büyük bir bina yaptırıyoruz. Tut ki, yıktım. Bir partinin binasını yıkmakla, bir ülkeyi yıkmak terazinin kefesine konulabilir mi?”
Benim sözlerime söyleyecek hiçbir mantıklı ilmi ve gerçek sözleri yok. Hangi sözlerim? Bir, radarların vazifesi öncelikle İran’dan kalkan füzeleri anında Romanya’daki füze rampalarının bulunduğu merkeze haber vermek. Yani İran’dan füzeler kalkarsa Malatya’daki radarlar Romanya’ya haber verecek, Romanya’dan anında füzeler kalkacak ve İran’dan kalkan füzeleri anında yok edecek, plan bu. “Lütfen yani kaç kere söyledik, savunma amaçlı” yani Sayın Bakan Türkiye’yi savunmak amaçlı mı? Türkiye’yi savunmak amaçlıysa İran yetkilileri diyorlar ki, biz bir saldırı anında zorunlu olarak öncelikle Kürecik’i vurmak durumundayız. Peki, Kürecik ile İran arasındaki mesafe diyelim ki, 700 km Romanya ile olan mesafe 1800 km bunun manası şu, yani İran’dan kalkıp Malatya’yı vuracak füzeler vurduktan sonra ancak Romanya’daki füzeler çok sonra gelip vuracak desek vuracağı bir füze kalmayacak çünkü füze görevini yapacak.
Bu radarlar Türkiye’yi savunmak amacıyla kuruldu diyenler yalancıdır, yalan söylüyorlar, böyle bir şey yok. Şu söylenebilir; İran da kimseye füze atmasın, İran niye füze atıyor ki, o da kimseye füze atmasın, doğru.
İran İslam devriminden sonra hiç kimseyle savaşmadı, ondan önce de savaşmadı. İran’ın Irak’la savaşı, Irak, “Saddam global kapitalizmin adamı, Amerika’nın yakın adamı” diye yıllarını geçirdi, onlar tarafından beslendi, büyütüldü, silahlandırıldı ve İran’a karşı saldırtıldı.
İslam devriminden sonra Irak güçleri daha İran’da ordu filan kurulmamış dolayısıyla İran’ın üçte birini işgal ettiler, girdiler yani sonra İran kendisini toparladı ve Saddam’ı defetti.
Şimdi İran’ın kimseye saldırdığı filan yok. İran kendi sınırları içinde kendisini korumak, ülkesini geliştirmek ve teslim olmamak ilkesinde olan bir ülkeydi ama İran’a karşı saldırı amaçlı çalışmalar var bunun için İsrail çok hevesli. İran da kendisini savunmak için bir sanayi sistemi ve savunma sanayi geliştirmiş durumda, kendisine bir saldırı olduğu zaman o da ister istemez saldırı olduğu anda İran da kendisine saldırana karşı füzelerini harekete geçirecek ama Malatya’daki radarlar yüzünden İran’ın füze sistemi tamamen yok hale gelecek.
Böyle bir durumda ben soruyorum; “Siz İran olsanız ne yaparsınız?” Bunun amacının İsrail’i korumaktan çok Türkiye ile İran’ı savaştırmak amacına yönelik olduğunu düşünüyorum. Daha çok amaç, bu Türkiye ile İran’ı savaştırmak.
Türkiye ile İran arasında hiçbir problem yok, mesele yok bu savaş bizim savaşımız değil. Bu kirli savaş başkalarının savaşı, o başkaları halkları savaştırmayı çok severler, halklar savaşınca halklara silahlar satarlar sonra ülkeler dağılır yeni ülkeler kurulur ve o yeni küçük ülkeleri kolayca sömürürler.
Dolayısıyla asla Türkiye bu tuzağa düşmemeli. Ben biliyorum ki, bizi dinleyen değerli dinleyicilerimiz içinde hükümete yakınlık duyan, bu iktidara oy veren, sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu seven insanlar vardır olması da tabiidir, olmasına hiçbir şey söylemem ama şunu söylerim; ‘Ey Recep Tayyip Erdoğan’ı seven, Davutoğlu’nu seven değerli vatandaşlarım. Eğer bunları seviyorsanız bunların bu radar sistemini kurmalarını engelleyin. Çünkü, bunun sonucunda doğacak savaştan sonra bu savaşa sebep olanların nasıl ve nerelerde olacağını, başlarına nelerin geleceğin görür gibiyim”
Nereden biliyorum? Tarihten biliyorum. Gittikleri yerde de başları beladan kurtulmaz. Durup dururken, hiçbir anlamı yokken Türkiye’yi savaşa sokup yüz binlerce insanımızın, yüz binlerce insanoğlunun ölümüne sebep olmak çok ağır bir iştir. Bunun hem bu dünyada büyük sorumluluğu vardır hem de ahirette bunun hesabı verilmez. Bu çok ağır bir hesaptır. Ben Sayın Başbakan’a da Davutoğlu’na da onunla birlikte AKP’lilere de seslenmek istiyorum;
“Sakın ha bunu yapmayın. Bundan vazgeçin, bu beladır. Ne için bunu yaptığınızı bilmiyorum, sizi nasıl zorladılar, nasıl ikna ettiler, ne vaat ettiler bilmiyorum ama bilin ki, size bu vaatte bulunanlar yalancıdır. Vaatte bulunurlar ama o vaatlerini yerine getirmezler. Bunlar Saddam’ı da kullandılar, sonra başına neler getirdiklerini gördünüz. Bunlar Kaddafi’yle de arayı düzeltmişti ama bunlar tam teslimiyet isterler. Sizler onurlu insanlarsınız ey Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı. Teslimiyetin bir sınırına gelirsiniz hayır dediğiniz zaman, işte o zaman biz de sizi kurtarmak isteriz ama bugünden gelin bundan vazgeçin. AKP’ye oy veren değerli vatandaşlarım, AKP’yi seviyorsanız, ülkemizi seviyorsanız, kendinizi, çoluğunuzu, çocuğunuzu, şu güzel ülkeyi ve insanlığı seviyorsanız savaşa sebep olan şeylerden bu iktidarın vazgeçmesi için demokratik direniş hakkınızı ve görevinizi kullanın.”
Mehmet Ali Güller:Sayın seyirciler üzücü bir haber veriyoruz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurucu Cumhurbaşkanını kaybettik, milletimizin başı sağolsun diyoruz.
Namık Kemal Zeybek: Rahmetli büyüğümüzün mekanı cennet olsun, milletimizin başı sağ olsun. Ben KKTC bağımsızlık gününde oradaydım. Sayın Denktaş ile görüştüm, sadece oğlu vardı yanımda da benim bir arkadaşım vardı. fFazla kişi giremez dediler, felçliydi başını çeviremiyordu. Namık Kemal Zeybek geldi deyince ilgi gösterdi. Bizim eskiye dayanan dostluğumuz var ve şunları söyledi, “Bizim Türkiye’den başka kimimiz var. Bizi birbirimizden ayırmak istiyorlar bu oyuna gelmemeliyiz. Aramızdaki sıra dağlar bizi ayıran değil, birleştiren dağlar.” Ve bir türkü mırıldanmaya başladı “aramızda sıra dağlar, dağlar mı olacaktı diye”, güldü. Nüktesinden hiçbir şey kaybetmemiş, gerçekten büyük bir insandı. Yüzyılımızın en büyük Türklerinden birisiydi bunu sağlığında da söyledim yine söylüyorum, Kıbrıs’la ilgili Annan Planı’na karşı mücadele verdiğim yıllarda bu iktidara mensup olan arkadaşlardan birisi beni aradı ve dedi ki, “Sayın Zeybek siz herhalde Sayın Denktaş’a duyduğunuz vefa hissinden dolayı Kıbrıs’a bu kadar önem veriyorsunuz” dedim ki, “Hayır Ben Kıbrıs’a bu kadar önem verdiğim için Denktaş’a karşı vefa duyuyorum” ne diyeyim davası yaşasın, Türklük yaşasın, dostluk yaşasın, insanlık yaşasın mekanı cennet olsun.
“Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir insanın
terör örgütü kurmakla suçlanması çok ayıptır.”
Mehmet Ali Güller: Almanya’dan Cafer Usta, ikinci Türk adasının Yunanlılar tarafında işgal edilmişti bu adalar hala işgal altında mı?
Eski Genelkurmay Başkanı emekli orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Namık Kemal Zeybek: Olacak bir şey değil. Ben bu konuda hem bir açıklama yaptım hem de başkanlık divanından sonra bir bildiri yayınladık. Ben hukukçuyum aynı zamanda, hukuk tahsili gördüm ve ceza hukuku konusunda da mesleğim olan idare hukukunun yanında zorunlu olarak incelemelerde bulundum. Bir, hiçbir tartışma götürmez şekilde eski Genelkurmay Başkanı’nın yüce divan görevi yapan Anayasa Mahkemesi’nde yargılanması bir zorunluluktur aksi halde hukuk ihlal edilmiş olur. Anayasaya göre görevi ile ilgili değil, hayır görevi ile ilgili. Yani görevi ile ilgili olmayan şudur, insan bir insanı öldürür, bir insan gider hırsızlık yapar, bir insan kavga eder yani buna benzer bir suç işlerse bu görevi ile ilgili olmaz ama Genelkurmay Başkanı olarak verdiği emirler, aslarına verdiği görevler sırasında yaptığı her şey görevi ile ilgilidir. Görevi olmadığı halde yapmışsa o yüzden yargılanır zaten. Görevini yapmışsa yargılanmaz. Görevi ile ilgili yapmışsa ve suçsa yargılanır. Nerede yargılanır? Anayasa mahkemesinde.
İkincisi, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir insanın, terör örgütü kurmakla suçlanması çok ayıptır ve mantıksızdır, hukuk kavramına aykırıdır. Böyle şey olur mu? Niye yapmış, terör örgütünü niye kurmuş? Bir takım internet siteleri kurmuş bu siteler yoluyla iktidarı devirecekmiş. Ya o Genelkurmay Başkanı öyle bir niyeti olsa gözünü karartır ve asla hiçbirimizin istemeyeceği darbe yapar, Genelkurmay başkanı kendisini destekleyecek birçok subay bulur idi.
Dolayısıyla ortada bir suç varsa, kuşku varsa, karine varsa, belirti varsa bu olsa olsa Sayın Genelkurmay Başkanının görevini suistimal ettiği şeklinde bir iddia olabilir. Görevini suistimalle yüce divanda yargılanırsa kimse buna bir şey demez. Hayır kendisi yapmamış yapanları hoş görmüş ise o zaman da görevi ihmal suçu olur. Böyle bir suçtan ötürü insanlar tutuklanmaz. İnsanların tutuklanması çok ağırdır. İnsan hayatından bir bölümünü kesip almak ne demektir. Bir an önce bunun düzeltilmesi, suç vasfının iddiaya yakışır hale getirilmesi görevini suistimal olarak değiştirilmesi, mutlaka dava açılması gerekiyorsa Yüce Divan’da yargılanması gerekir.
Bir sefer ben yarı şaka şunu söyledim; bu savcıları ve hakimleri staj mahiyetinde iki ay hapishaneye koymak lazım yani verdikleri kararın ne olduğunu anlasınlar daha vicdanlı davransın diye. Dolayısıyla ben görülmekte olan davalarla ilgili konuşmamak şeklindeki dikkatimi terk ediyorum ve diyorum ki, iş yanlıştır derhal düzeltilmelidir. Aksi halde hukuka olan güven kalmaz. Adalet mülkün temelidir. Bu da bizim mahkemelerimizin yargıçların tepesinde asılıdır. Adalete güven sarsılırsa mülk tehlikeye girer.
“Türkiye Devleti temel değerlerinden uzaklaştırılıyor”
Mehmet Ali Güller: Milli Eğitim bakanlığının yeni genelgesiyle kaldırılması gündemde olan 19 Mayıs törenleri. Bunların faşist uygulamalar olduğu yönünde propaganda yapılıyordu bu konuda ne söyleyeceksiniz?
Namık Kemal Zeybek: Ben şimdi hem o soruya hem de birçok soruya tarımın yok olması, esnafın yok olması vesaire gibi bir takım acı meseleleri o baştan ortaya koyduğum bir resim vardı. Geç açanlar için yeni bir şey olacak ama Bush’un Sayın Başbakan’a vermek haddini aşan davranışı ABD’den üç mesaj. Ben zaman içerisinde bu mesajların çoğaldığını görüyorum.
Türkiye Devleti dönüştürülüyor, Türkiye Devleti temel değerlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye’nin en büyük kazanımı olan ana dili, kökeni ne olursa olsun bütün vatandaşlarımızı Türklük kavramında birleştiren o temel kavram ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Bunu başaran Atatürk silinmeye çalışılıyor. Atatürk’e karşı çok ciddi bir Haçlı seferi vardır; hem Haçlılar tarafından hem de haçlıların Türkiye’deki uzantıları tarafından. Yani Atatürk’ü tahrip etmek için ne mümkünse yapılıyor. Atatürk’ün hatırasına hakarette bulunuluyor. Atatürk’ün doğru kurduğu Türkiye Cumhuriyeti dönüştürülmek isteniliyor.
En başında da Türk kavramına yönelik bu şekilde bir eylem planı var. Bu eylem planının amacı da Türkiye’yi şu anda hala var olan birlik kavramından uzaklaştırmak ve dağıtmak.Dolayısıyla bunun iç politikadaki yansımaları arka arkaya gelecek. Şöyle ifade edeyim, ben bütüncül yaklaşmayı, tek tek dertleri söyleyip onlar üzerinde durmaktansa, ağaçlardan ormanı kaybetmektense hem insanlarımızı ormanı görmeye, resmin tamamını görmeye çağırıyorum. Resmin tamamı şudur; iç siyasette yapılan neyse, dış siyasette yapılan ve ekonomik siyasette yapılanlar aynıdır. Bütün bunları tamamlayan bir büyük projenin parçalarıdır. Ve birbirleriyle son derecede uyumludur.
Yani Türkiye Sünni İslamcı’nın temsilcisi haline dönüştürülerek Şii İslamcı’nın temsilcisi sayılan İran ile savaştırılmak suretiyle İslam alemini bir kaosa Sünni – Şii - Alevi alanındaki bir savaş alanına dönüştürülmek isteniliyor. Bunun pilot çalışmaları da Irak’ta yapıldı.
Bunun gibi global kapitalizmin çıkarları için Türkiye’de tarım ortadan kaldırılıyorsa ki, gidiş onadır. Yani Türkiye’de sığır sayısı bu iktidar döneminde yarı yarıya düşürülmüşse bunun maksadı anguslara pazar ya da limuzinlere pazar oluşturmaktır. Pancar üretimi azaltılıyorsa, tarım yok ediliyorsa, global şirketlerine Türkiye’de alan meydana getirmektir. Bu amaçla yapılıyor. Yani iktidar beceremediğinden değil, kötü niyetli olduğundan değil, kötü olduğundan değil; kötülere uyduğundan bütün bunları yapıyor. Yani bu işin bu planını görmek lazım. Bu planda görüldüğü zaman çözümde bu plandan çıkar.
Yani peki içine girdiğimiz bu kaostan kurtulmanın önce doğru tanımda bulunmalıyız. Yani bir devlet adamı, bir siyaset adamı doktor gibidir. Doğru teşhis koymazsa, doğru çözüm bulamaz. Doğru teşhis nedir? Doğru teşhis şudur: Türkiye’de tarım yok edilecektir. Global tarım şirketlerine, Bonsanto’ya, Cargill’e benzerlerine pazar açılsın.
Türkiye’de esnaf yok edilecek. Milli üretim yok edilecek ki, Türkiye’de sanayinin önü önlenecek ki, büyük şirketlere pazarlar meydana getirilebilsin. Yani ekonomik sistem ve her şey buna göre ayarlanmıştır.
Bu iktidar döneminde dolayısıyla Türkiye’nin kazanımlarının, efendim haraç mezat falan satılması bütün bunlar sistemin ve uygulanan uygulattırılan siyasetin sonucudur. Dolayısıyla bu tür olaylar çıktığı zaman hiç şaşırmamak lazım.
Ne diyordu şair:
“Gemliğe yaklaşınca denizi göreceksin. Sakın şaşırma.” Orhan Veli’nin bir sözüdür.
Hiç şaşıracak bir şey yok. Her şey apaçık ortada ve hep birbirlerini destekleyen şeylerdir.
Mehmet Ali Güller: Süremizin sonuna geliyoruz. Tabi ben soruları biraz daha hızlandırarak okumak istiyorum. Değerli izleyicilerimizden de serzenişlerde bulunanlar var. Sorularımızı okumuyorsunuz diye.
Mustafa Aksoy demiş ki, Sayın Başkanın memur, işçi, emekli yüzde 50 zam yapacağını söylemiştiniz. Milletvekilleri kendilerine yüzde 100 zam yaptılar. Bize de şu birkaç gün içinde en az yüzde 25 zam yapsalar ya. Hürmetler başarılar demiş.
Diğer partilerle birleşip karşısına yeni güçlü bir oluşum olarak çıkın, bir elin nesi var iki elin sesi var demiş bir izleyicimiz.
Nur Diken, Namık Kemal Zeybek’in söylemlerine katılıyor.Ülkelerin şirketlerin uğruna harcanıyorlar demiş.
Sayın Zeybek’e sorun demiş bir izleyicimiz. NATO’dan çıkalım mı?
Namık Kemal Zeybek: Evet.
Mehmet Ali Güller: Evet, diyorsunuz.
Namık Kemal Zeybek: Evet, bakınız; NATO’dan çıkmayalım derseniz, NATO’da kalalım derseniz, bütün bu söylediklerinizi temellendirmemiş olursunuz. Artık birisinin cesaretle NATO’dan çıkalım demesi lazım.
NATO niye lazımdı? Kime lazımdı? NATO lazımdı, dönemin mantığına göre. Niye lazımdı? Çünkü bir Sovyet tehlikesi anlayışı vardı. Sovyetler Birliği’nin bütün dünyayı istila edeceği tehdidi vardı. Şimdi gerçeği de Stalin Türkiye’den, Boğazlarda üs, Kars’ı ve Ardahan’ı istedi.
Atatürk döneminde yapılan 25 yıllık dostluk ve saldırmazlık anlaşmasını da imzalamadı. Dolayısıyla Türkiye’yi yönetenler korktu. Sığınak aradı. Batıya sığındı. Yani komünizmden korkup; kapitalizmin saffına geçtik. Adına hür dünya vesaire vesaire gibi Demir Perde gerisi filan gibi adlandırmalar konulabilir de, işin gerçeği bu. Kapitalizmin saffına geçince de onun sistemi olan NATO’ya dahil olduk. Ve Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar, Varşova Paktı dağılıncaya kadar NATO’yu savunmanın bir anlamı, bir dayanağı, bir gerekçesi vardı. Bugün NATO niye lazım?
Bir de şunu söylemeliyiz; iyice anlaşılmalı bu iş. Yani şöyle söyleniyor: “Efendim biz, yine NATO saffında olalım ki, kendimizi koruyalım.”
Hayır. NATO saffında olarak biz kendimizi koruyamayız. Tam tersine NATO’nun oyuncağı olmaya devam ederiz. Türkiye onurlu bir şekilde yani NATO’da iyi olmayan birçok ülkenin kendisini koruduğu gibi kendisini koruyabilir. NATO’dan çıktığımız zaman savunma sanayini yüzde 100 milli yapmak, yerli yapmak hedefine ulaşabiliriz. Kendi siyasetimizi kendimize göre tanzim edebiliriz. Bunun manası Avrupa’yı kendimize düşman ilan edelim, Avrupa’yı düşman ilan edelim, Dünyayı düşman ilan edelim, değildir. Ama Türkiye’nin yeri Avrasya’dır. Bu jeopolitik gerçektir.
Bakınız, Atatürk döneminde yapılan bir dış siyaset uygulaması vardı. O doğruydu. Ondan uzaklaşılmasının sebebi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğan Sovyet tehlikesidir. Açık. Dolayısıyla, Atatürk döneminde ne idi? Atatürk döneminde Sovyetler Birliği bizim dost ve müttefikimiz idi. Ve biz milli mücadeleyi yürütürken; Sovyet desteğinden de büyük ölçüde yararlandık. Bu da bir gerçek. Yani silahta aldık. Kalpaklarımız bile oradan geldi. Yani subaylarımızın başındaki kalpak bile oradan geldi.
Evet, biz silahta aldık para da aldık, yarımda aldık. Neden? Çünkü antiemperyalist Sovyetler Birliği komünist olsa da antiemperyalist Türkiye’nin mücadelesini desteklemişti. Milliyetçi bir devlet olsa dahi. Çıkarlar yakınlaşmıştı.
Bugün direniş cephesinde yer almamız gerekir. Avrupa Birliği ile ilişkileri yani şu Avrupa Birliği’ne gireceğiz, bizi alacaklar gibi safsataları bir kenara bırakıp; bu da bir yalandır. Böyle bir şey yok. Yani artık besbelliyidir, bu. Ne Avrupa Birliği’nin bizi içine alması mümkündür. Ne de bizim girmek niyetimiz var. Biz girecekmiş gibi niyet yaparken; onlar alacakmış gibi yapıyoruz. Bu arada birileri de geçiniyor bu işten. Siyaseten de geçiniyor, ticaretten de.
Hayır, biz Avrupa kurumlarında kalmalıyız, Avrupa Birliği ülkeleri ile dostluğumuzu alışverişimizi vesaire sürdürmeliyiz, Avrupa Konseyi’nde kalmalıyız. Evet, ama ne diyor Avrupalılar, “Gelin size bir imtiyazlı ortaklık verelim” diyorlar. Biz de demeliyiz ki, gelin bakalım nedir bu imtiyazlı ortamlar. Şu Gümrük Birliği anlaşmasını bir gözden geçirelim bakalım. Yani ilişkilerimiz daha sağlam olsun. Bize müdahale etmeyin. Biz de size müdahale etmeyelim. Dostane komşuluk ilişkilerini sürdürelim.
Amerika’ya denilecek şudur: “Ben senin kulun değilim, ben Allah’ın, ben Allah’ın kuluyum.” Fatiha Suresi’ni okuyup duruyoruz. Orada söylenen sözü doğru anlamalıyız. Ne diyoruz, “yalnız sana kulluk ediyoruz” deyip dururken, tutup da Amerika’ya NATO’ya kulluk etmenin ne manası var. Şimdi bir takım değerli dostlarımı, milli duygularından ve dini inançlarından kuşku duymadığım değerli dostlarımı televizyon konuşmalarında kalkan, Malatya kalkan ya da Malatya radar projesine itiraz edenlere, hemen “ama efendim bu NATO’nun projesi.” Yahu biz NATO’nun kulu muyuz? NATO nedir yani? NATO bugün ne söylüyor? NATO karşısına bir düşman koyuyor, koyduğu düşman ne? İslami terör. Ne demek İslami terör? Yani kim global kapitalin çıkarlarına direniyorsa, o İslami terördür. Direnmiyorsa, hiç. Yani İslam ülkesi de olsa o iyidir. Bunun manası da mı anlaşılmıyor?
Dolayısıyla, kesin olarak benim kanaatimi söylüyorum. Artık NATO’da durmanın bir anlamı kalmamıştır. Bizi bir faydası yoktur. Zararı vardır.
“Denktaş’ın cenazesine Başkanlık Divanı olarak gideceğiz”
Mehmet Ali Güller: Şöyle yapalım isterseniz. Soruları ben burada keseyim çünkü çok yoğun miktarda soru var ve süremizin de sonuna geliyoruz. Bu arada tabi size eleştiriler gelen sorularda var. Onları da özetleyerek söyleyeyim. İzleyicilerimiz bizim görüşlerimizi neden vermiyorsunuz diye. Bu soruları da şöyle özetleyebiliriz aslında.
Demokrat Parti’yi istenilen oranda bir yere getiremediğiniz şeklinde eleştiriler var. İsterseniz buna cevap vererek son on dakika Demokrat Parti Genel Başkanı olarak neler söylemek istersiz. Bunu dinleyim sizden. Evet buyurun.
Namık Kemal Zeybek: Efendim, benim gıyabımda toplanmış Başkanlık Divanı toplanmış; tabii ki toplanma yetkileri var. Şu anda Genel Başkan Vekilimiz Mustafa Uğur Ener, belli ki onun Başkanlığında toplanmışlar, bizim Teşkilat Başkanımız Ahmet Uyanık bey aramış, bunu bildirmemi istemiş bende bildiriyorum. Zaten benim niyetim de oydu tabii ki. Yani Denktaş’ın cenaze törenine elbette ki katılacağız. Ama bizim Başkanlık Divanımız da bu kararı almış. Ben de arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Doğru bir karar almışlar. Buradan bu karara da katılmak istediğimi ifade etmek istiyorum. Evet, o görevimizi de yapacağız. Büyüğümüzün cenaze törenine katılmamız elbette ki gerekiyor.
“DP bu ülkenin en köklü partisidir”
Efendim, şimdi şunu ifade edeyim. Demokrat Parti bu ülkenin en köklü siyasi partisidir. Ben Demokrat Parti’nin kökenini Celal Bayar yoluyla Atatürk’e bağlarım. Milli mücadele, Kuva-i Milliye’nin kahramanlarından ve Atatürk’ün İktisat Bakanı. Atatürk’ün övgüsüne mazhar olmuş ve Atatürk çizgisinden ayrılmamış Celal Bayar’a bağlarım. Celal Bayar, Merhum Şehit Başbakanımız Menderes Türkiye’ye büyük hizmetler ettiler.
Yani her anlamda maddi ve manevi alanda hizmet ettiler. Türkiye’nin daha demokrat olması için mücadele ettiler. En fazla önem verdikleri kavram, demokrasiydi o yüzden de partinin adını Demokrat Parti koydular.
Sonraki dönemlerde yani Sayın Süleyman Demirel döneminde Sayın Özal dönemindeki biz hepsini de temsil ediyoruz. Her ikisi de benim Genel Başkanım ve aynı zamanda Başbakanım, Cumhurbaşkanım. Şahsen de öyle bir durumum var biliyorsunuz siz onu. Herkes de biliyor. Bilmeyenlere de söylemiş olduk. Şimdi bizim siyasi çizgimiz, belli bir noktadan sonra bilhassa son zamanlarda birçok sebepten şimdi o ayrıntıya girmeyelim, doğru değil. Ama birçok sebepten birleşildi, birleşilemedi, o oldu bu oldu bu oldu vesaire.
Sonunda iki partinin birleşmesine rağmen, yani Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi’nin birleşip Demokrat Parti adını almasına rağmen; evet halk kitlelerinde çelik çekirdeğimiz hariç desteği yitirdik. Şu anda Demokrat Parti’de bulunanlar bizim çekirdek çeliğimizdir. Ayrıca onu da söyleyeyim ki yıllardan beri Demokrat Parti’de teşkilatlarda mücadele eden arkadaşlarım, gerçekten benim açımdan son derece şerefli, saygıya değer insanlardır. Yani onlarda bazıları gibi gidip AKP’den bir takım postlar kapabilirlerdi. İhaleler alabilirlerdi, falan. Hayır bir inanç uğruna, patilerine ve davalarına olan inanç uğruna bu işi devam ettiriyorlar. Bizim her yerde teşkilatımız var. Yani teşkilatımızın olmadığı ya da şu anda feshedilse bile kuramayacağımız hiçbir yer yok.
“Atatürk harap bir ülke aldı”
Şimdi biz geçmişte tarımı modernleştiren partiyiz. Bir şeyi unutmayalım ki, evet Atatürk harap bir ülke aldı. İhtiyarlardan ve kadınlardan meydana gelen bir nüfustu. Büyük işler yaptı. Ama o kadar zorluklar vardı ki, tarım ülkesi olmamıza rağmen mesela 10. Yıl Nutku’nun söylendiği Atatürk’ün o yüce sözlerinin söylendiği günlerde yani, ve bir yere doğru akıp giden ve 10 senede bu millet bayramını büyük şanlarla, şereflerle saadetlerle kutlarım. Ne Mutlu Türk’üm diyene. Ne Mutlu Türküm diyene, sözünün söylendiği günlerde bile şu inanca bakın yani. O inanç içinde olan Atatürk’ün Türkiye’sinde maalesef ekonomi daha o hale gelmemişti. Biz dışarıdan buğday alıyorduk. Ama demokrat iktidarlar döneminde hiç gecikmeden biz dışarıya mesela 70’li yıllarda biz dışarıya buğday satacak hale geldik. Tarımda kendi kendimize yeten birkaç ülkeden birisiydik biz. Dışarıya da satardık. Bizim hayvancılığımız öyle gelişti ki, Suriye sınırına mayın döşedik ki, bizim koyunlarımız, sığırlarımız Suriye’ye kaçırılmasın. İran’la olan problem Türkiye’den giden sığırlardı, koyunlardı. Koyun kaçakçılığıydı. Oradan çay vesaire. Yani ekonomi çok gelişmişti. Tarım ekonomisi. Sonraki dönemlerde sanayi gelişti. Sanayiye destek verildi. Çok kişi desteklendi. Bugün zengin olanlar desteklendiler sanayi de. Demokrat Parti iktidarlarının verdiği kaynak, kullanımını destekleme fonu, yüzde 20’ye kadar hibe, bağış, Demokrat Parti iktidarlarının verdiği sabit kurlu döviz, dövizi sabitliyor ki, kur arttığı zaman farkı devlet veriyor. 10 yıllık ucuz krediler, ikinci ödemesiz krediler, bütün bunlar yapılmasa idi, bugün Türkiye’de sanayi mi olurdu, bütün bunları Demokrat Parti yaptı.
24 Ocak kararları alındığı zaman başbakan Süleyman Demirel ve Sayın Özal, bununla Türkiye’nin dışarıya açılma kararı verildi. Bununla dışarıya açılmaya tahammül edebilecek hale gelinmiştir denildi. Dışa açtık. Bilgi çağına girdik. Ancak, biz şimdi bugün diyoruz ki, biz Türkiye’yi artık bilgi çağının tüketicisi olmaktan çıkaracağız. Bilgi çağının üreticisi haline dönüştüreceğiz. Bunun manası şu: Cep telefonları ve bütün bu gereçler, bilgi çağının bütün bu gereçlerinin Türkiye’de üretilmesi için kaynak aktaracağız. Kaynak artıracağız, teşvikler vereceğiz. Özendireceğiz ve gerçekleştireceğiz. Birinci hedefimiz bu. Ama bunun gelişmesi için oluşması için bir başka sebep şart. Şart şudur: Türkiye kendi kök değerleri ile tanışmalıdır. Ben Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana derken ve getirip onları Atatürk’e bağlarken; Ahmet Yesevi’den Atatürk’e kadar, milli ruh kökümüz derken bir şeyi kastediyorum. Yani evet Ahmet Yesevi, evet Atatürk. Evet yani kast ettiğim ne? Biz bu şekilde kendimizle barışık olmaya devam edersek, bilgi çağına da yakın bütün toplumlar da böyle olduğu için biz de gereken kültür zenginliğimizi oluşturmuş oluruz.
“Tam demokrasi istiyoruz”
Tam demokrasi istiyoruz biz. Tüm demokrasi. Şimdi bütün bunlar için ülkede tam demokrasinin olması lazım. Artık Türkiye’de bu gelişmiş olmalıdır. Düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, girişim özgürlüğü, tam anlamıyla gerçekleştirilmedir bu ülkede. Girişim özgürlüğü derken girişmek serbest demek değil; ya da inanmak serbest demek de olmaz. Onun şartlarını devlet hazırlamalı. Yani Türkiye’de Alevi yurttaşlarımız suni yurttaşlarımız için de değişik akımlara mensup olanlar. Ya da herhangi bir dine mensup olmayanlar, ya da ben mesela Yezidilerin haklarını da savunan yazılar yazdım. Yani bütün yurttaşlarımızın inanç özgürlüğünü eşit bir şekilde sağlayalım. Ve hoşgörü ortamında kesrette vahdette birleşmeliyiz, dedim.
Ve bütün bunlar içinde evet yine üretim Türkiye’de üretilmeli. Tarım gerçek anlamıyla desteklenmeli, kalkınma tabandan başlamalı.
Ben evet seçim sırasında söyledim. Yine söylüyorum. İşçiye ve memura yüzde 50 zam yapmak lazım derken; ben diyorum ki bu bir kalkınma modelidir. Yani bugünkü iktidarın kalkınma modeli yukarılarda dolar milyarderleri meydana getirmektir. Dört dolar milyarderi vardı bu ülkede iktidar geldiği zaman. Şimdi 38’e çıktı. Yandaşlardan meydana gelen dolar milyarderleri ve bunların çoğu da zaten dışarının acentesi durumunda. Evet, yani üretici dolar milyarderi olsa ona da razıyım. Hayır o da yok. O da yok. Acente. İthalatçı dolar milyarderleri. Dışarının, global kapitalin varlıklarını burada satarak milyarder olanlar. Halbuki biz üreterek yani tabandan başlayarak serveti yaygınlaştırarak, ancak gerçek demokrasi de sağlayabiliriz.
Elbette ki intibak yasası dediğimiz yani bir takım emeklilerimizin başka emeklilerden daha az emekli maaşı almasına sebep olan durumu düzeltecek ol yasayı elbette çıkarmalıyız. Elbette ki tarıma destek vermeliyiz. Elbette ki sanayiye destek vermeliyiz. Yani kalkınan ve üretin bir toplum haline dönüştürerek sağlamalıyız. Ancak bu takdirde Türkiye kendisinden beklenen neyse onu yapar. Şunu da ifade etmek isterim. Ben Türkiye halkına inanıyorum.
“Dış siyaset iflas etmiştir. İç siyaset iflas noktasındadır.”
Mehmet Ali Güller:Son 10 dakikaya giriyoruz.
Namık Kemal Zeybek: Saygı duyuyorum, bütün Türk alemine. İslam dünyasına bütün Türk alemine sevgi duyuyorum. Ben insani değerleri bütün değerlerden üstün görüyorum. Elbette ki insani değerlerle İslam’a ve milli değerlere bağlı kalınması gerektiğine inanıyorum. Milli değerlere, manevi değerlere bağlı bir toplum, biz böyle bir siyasi oluşumuz. Ve inşallah.
Biz direniyoruz. Direneceğiz, bu iktidarın iflas edeceği günler yakındır. Dış siyaset iflas etmiştir. İç siyaset iflas noktasındadır. Ekonomi 300 milyar dolar borç, 75 milyar dolar cari açıkla yaşayamaz. Böyle bir ekonomi yaşayamaz. Gitmeye mahkumdur. Bu iktidar gidecek ve inşallah Demokrat Parti iktidarı gelecek.
Demokrat Parti çevresinde bizim gibi düşünenlerin ve biçim gibi düşünen bazı siyasetçilerin ve bazı siyasi partilerden de talepler olduğunu bu arada ifade etmeliyim. Onları gerçekleşmeden açıklamak istemiyorum. Direneceğiz ve kazanacağız.
İzin verirseniz şunu ifade edeyim. Son olarak. Ben Vel Asr Suresi’ni çok okurum. Ben İmanlı bir Müslüman’ım. Evet Ehlibeyt çizgisinde İslamiyet’i anlayan bir insanım. Ama bütün başka anlayışlara da saygı duyarım. İnanmayanlara da saygı duyarım. Ben vahdete inan bir insanım. Dolayısıyla şunu söylüyorum. Bu da benim inancım. Bunu da inanmayanlar hoşgörüyle karşılasın. Ben Vel Asr Suresi’ni çok okurum. Okunması gerektiğine de inanırım. İnsan hüsrandadır. Yalnız iman edenler, inananlar doğru işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve hak yolunda direnmeyi yani sabr odur. Direnmeyi tavsiye ederler. Müstesna çok okuyorum ki, bütün hareketlerime yansısın. Direneceğiz. Konuşacağız. Gerçekleri anlatacağız. Bugünler geçecek. AKP’ye gitmiş oylarımız, hepsi bizim oylarımızdır onların. Milli görüşten taş çatlasa yüzde 10’dur onların oyları. Kalanlar bizim oylarımızdır. O oylarımız geri gelecek. Ve zafer yakındır inşallah.
Mehmet Ali Güller: Peki çok teşekkürler.
Namık Kemal Zeybek: Sağ olun.