Meslekten iktisatçı değilim. Bir yöneticinin ve bir siyasetçinin bilmesi gerektiği kadar bu bilimi incelemeye çalıştım. İktisadi doktrinlerle ilgili kitaplar okudum. Gördüm ki iktisat bilimi bir bilgi dalı olduğu kadar bir ideolojik araçtır da… Ülkeler veya şimdilerde global şirketler, işlerine gelen doktrini benimsemekte ve yaygınlaştırmakta hiç geri kalmazlar.
Sözgelimi Liberal ekonominin bilgini Adam Smith’in, görüşleri İngiltere’nin işine geldiği için yaygınlaştırılmıştır. Çünkü “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ki” İngiliz malları serbestçe ülkelere girsin, satın alınsın ve İngiliz sanayisi üretimi sürdürsün ve bundan da önce şirketler, sonra da İngiliz toplumu ve devleti yararlansın.
Ama o dönemde Almanya’da ve ABD’de, İngiltere ile yarışabilecek sanayi yoktur. Almanya’nın ve ABD’nin sanayisinin gelişmesi için korunması gerekir. Öyleyse yaşasın F.List için ve yaşasın .… ABD için… Ne zamana kadar yaşasınlar? İşlerini bitirinceye kadar. Yani Almanya ve ABD de İngiltere kadar sanayileşinceye kadar. Sonra onlara da A. Smith lazım. Ya da liberalizm… Şimdi hep birlikte dünyanın geri kalanını liberal kapitalist sisteme sokmak için ‘liberal kapitalist’ esaslı doktrinlerin biri gelir, biri gider…
İnsanlığın Bilgi Çağı’nı globalizm ideolojisi, neo-liberal, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Evangelizm Misyonerliği çemberine alarak işlerine gelen zihni muhtevayı ve uygulamaları dayatanın da ‘Global Şirketler’ olduğu apaçık ortada değil mi?
‘Değil’ der misiniz?
O zaman Joseph E. Stiglitz’in kitaplarını okumanız gerekecek… Kendileri Nobel Ekonomi Ödülü Sahibi (2001) Dünya Baş Ekonomisti (1996 – 1999) ABD Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı (1995 – 1997) olurlar…
- ‘Yetmez’ mi?
Peki o zaman John Perkins’in itiraflarını da okumalı… ‘Şirketler arası ve Ondan Kurtulmanın Yollarını’ da…
Jerry Kloby’nin “Küreselleşmenin Sefaleti”ne ne dersiniz?
Ya Antonia Juhasz’ın “Dünyanın Ekonomik İstilası”na? Öteki adı Bush’un Ajandası.
İsmail Vural’ın “Evangelizm”i de okunmalı…
Richard Falk’ın “Yırtıcı Küreselleşmesi” de…
Yetmedi mi?
Texe Marrs’ın kitaplarını deneyelim.
Olmadıysa, Jean Luc Greau’nun “Kapitalizm’in Geleceğini” de ekleyebiliriz.
Dahası da var ama yeter sanırım.
Artık çıkış yolunu da aramalıyız.
O zaman Bartu Soral’ın
“Türk Ekonomisinde Değişim” adlı kitabını başucu kitabı yapabiliriz. Tünelin ucundaki ışık bu kitapta var.
Bartu Soral’ın eserinde benim tümden gelimle ulaştığım sonuçlara tümevarımla ulaşılmış. Bugünün Türkiye’sinde ‘ekonomik görüş isteyenlere rahatlıkla sunabileceğimiz çözümler bu kitapta var…
Önce benim vazgeçilmez önceliğimden başlayalım. Türkiye biran önce işi gücü bırakıp BİLGİ ÇAĞI ÜRETİCİSİ BİR TOPLUM HALİNE GELMELİDİR.
Geçmişte tarımı, sanayiyi, destekleyerek çok olumlu sonuçlar almış DEMOKRAT HAREKETİN bugünkü Başkanı olarak aynı uygulamayla çok kısa zamanda BİLGİ ÇAĞI ÜRETİCİLERİ arasına girebileceğimize inanıyorum.
Bilimlik bilgi üretimi ve bilgi teknolojileri öncelikli hedefimiz olmalıdır. İçerdeki ihtiyaçlarımız ve dünyaya pazarlamamız için… Elbette tarımı ve sanayiyi desteklemekten de vazgeçmeden…
Global Şirketlerin dayattığı bugünkü uygulamalardan hızla çıkmak ve Türkiye'nin çıkarlarını öne alan bir uygulamalar bütünlüğüne ulaşmak için Bartu Soral’ın ‘Yeni Ekonomik Düzen’ adını verdiği çözümleri ilginize açıyorum.
Düşük kur ve yüksek faiz esasıyla cari açığın gittikçe büyüten, üretimi gerileten, işsizliği ve yoksulluğu çoğaltan bu uygulamaların sebep olacağı felaketten kurtulmanın yolu yeri de “akıl ve bilim” yoluna dönmekle olacaktır.
İşte YENİ EKONOMİK DÜZEN ÇÖZÜMLERİ :
Yeni Ekonomik Düzen
Temel İlkeler
- İthalat yerine, yapılabilecek her alanda yerli üretimi teşvik eden makro ekonomik politikalar devletin değişmez ekonomi politikası haline getirilmelidir. Ülke ekonomisi için en önemli sorun, üretimsizlik ve bunun yarattığı işsizliktir. Türkiye hızla yatırım yapan, üreten, yenilikçi, buluşçu, beşeri sermayesi güçlü, dış dünya ile her alanda rekabet edebilecek yapıya kavuşacağı ekonomik modele geçmelidir. Ülkemiz mevcut model ile kalkınamaz, “bitmeyen krizler ülkesi” olmaktan kurtulamaz.
- Ülke ekonomisinin ve sektörlerin, piyasa ekonomisi ilkeleri içinde kamunun kısa, orta, uzun vadeli stratejileri ile yön bularak geleceğini planlayabileceği stratejik planlama devreye sokulmalıdır. Stratejik planlar tüm ekonomiyi kapsamalıdır.
- Stratejik planlar tüm ekonomik aktörlerin katılımıyla hazırlanmalıdır. Öncelik ithal etmek zorunda kalınan hammadde ve ara malı üretimine verilmelidir. Bölge ve sektörlere ilişkin çok özel ve öncelikli teşvikler bu plan doğrultusunda hazırlanmalıdır.
- Ülke kaynaklarının kullanımı açısından kamu ve özel sektör birbirleriyle rakip değil, ortak olmalıdırlar. Kamu-özel sektör işbirliği, küresel rekabete girebilecek dev ölçekli, yüksek teknolojiye dayalı üretim yapabilen yerel firmaların yaratılması açısından önemlidir. Çokuluslu şirketlerle rekabet edebilecek büyüklükte firmalar yaratılabilmesi için gereken sermaye birikimi açısından kamu-özel sektör ortaklığı şarttır.
- Öncelikli sorunu işsizlik olan Türkiye’de özel girişimlerin veya yabancı sermayenin yatırım performansı işsiz nüfusa iş sağlayabilecek düzeyde değildir. Kamu, stratejik planlar doğrultusunda, öncelik geri kalmış bölgelere verilmek üzere, yatırımlar yaparak hem üretim ve istihdam olanaklarını arttırmalı hem de özel sektörün aşırı riskli görerek giremediği alanlarda öncü olmalıdır. Kamu bu noktada önceliği “sosyal fayda”ya vererek, “ekonomik fayda”yı ikinci planda görebilir.
- Gerek para politikası, gerekse mali politikalar bu yatırım ortamını teşvik edici yönde yapılandırılmalıdır. Merkez Bankası ve Hazine Müsteşarlığı gibi uygulayıcıların hedefleri bu doğrultuda belirlenmelidir.
- Ülkemizin “yenilikçilik” ve “ileri teknoloji geliştirme” konusunda ciddi bir gerilik yaşadığı net ihracatçı sektörler analizinde görülmektedir. Gelişmiş ülkeler sınıfına girmenin ulusal teknolojik gelişimi sağlayarak mümkün olduğu ekonomi tarihinde açıkça yazılıdır. Ar-Ge faaliyetlerine büyük yatırım yapılmasını sağlayacak her türlü düzenleme kamu öncülüğünde ve özel sektörle işbirliği yapılarak hayata geçirilmelidir. Kamu başta savunma sanayi olmak üzere büyük Ar-Ge yatırımlarına girişmelidir. Bu alanda üniversiteler ve ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla tam bir işbirliği sağlanmalıdır. Stratejik planlar doğrultusunda özel sektörün Ar-Ge yatırımlarına ve Ar-Ge istihdamına teşvik getirilmelidir.
- Küresel rekabet ve kalkınmada insan sermayesinin en az fiziki sermaye kadar önemli olduğu bütün ekonomi yazınında belirtilmektedir. Türkiye, avantaj olarak kabul edilen ve sıkça öne çıkarılan genç nüfusuna gelişmiş batı ülkeleri düzeyinde eğitim vermekten uzaktır. Üniversite mezunu olan gençlerine iş imkânı yaratma konusunda yetersizdir. Stratejik planlamalarda belirtilen gelişme yönü ve öncelikli sektörler göz önüne alınarak, meslek liseleri, meslek yüksek okulları ve yüksek öğretimin reformdan geçirilmesi zorunludur. Ezberci, tekdüze ve kalite sorunu yaşayan öğretim sistemi, sektör ihtiyaçları göz önüne alınarak, meslek liselerinde pratik ve faydalı, yüksek öğretimde ise araştırmacı ve sorgulamacı bir temele oturtulmalıdır. Gelişmiş bir beşeri sermayeye sahip olmak toplumsal yaşamı ve ülke içinde hayat kalitesini yükseltecek, toplumsal olarak yaşamımızı yönlendiren değerleri gelişmiş toplumlar seviyesine çıkaracaktır. Beşeri sermayesi güçlü olan ülkelerde, geri kalmış ülkelerde görülen yolsuzluk, vergi kaçakçılığı, çalışmadan, üretmeden köşe dönmek gibi ahlaki erozyonlar toplum tarafından “başarı, meziyet” olarak görülmez.
- Ekonomik sistemimizde gelirler ve kaynakların en verimli yatırımlarla buluşması konusunda eksiklikler vardır. Ekonomi yazınında “crony capitalizm” olarak tanımlanan “eş dost kapitalizmi” uygulamaları ülkemizde yaygın olarak göze çarpmaktadır.
- Kaynakların verimlilik esasına göre dağılabilmesi için gereken düzenleme / denetlemeye ilişkin kural ve kanunlarının eksiksiz tamamlanması zorunludur. Bunun için yasama çok hızlı hareket etmelidir. Mevcut ve yeni eklenen düzenleme / denetleme kural ve kanunlarının etkin biçimde işlerlik kazanması gerekir. Hukukun üstünlüğü ve hesap verilebilirlik ilkeleri bütün ekonomik aktörler için geçerli olmalıdır. Yürütme ve yargı gerek yerli, gerekse yabancı yatırımcı için kural ve denetlemeleri eşit olarak uygulamalıdır. Siyaset, ekonomik alanda imtiyaz dağıtmaya aracılık etmemelidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi güçlendirilmelidir. Yargı ekonomik alanda imtiyaz dağıtmaya heveslenen siyaseti, bağımsız olarak ve hiçbir baskı altında kalmadan cezalandırmalıdır.
- Bugün ülkemizde eşit ve rekabetçi bir piyasa sistemi oluşturmanın önündeki en önemli engellerden birisi kayıt dışı ekonomik faaliyetlerdir. Ekonominin kayıt içinde faaliyet göstermesi için gerekli düzenlemeler hızla hayata geçirilmelidir.
- Kamu bütçesi giderler kaleminde yer alan sosyal güvenlik harcamaları kayıt içi ekonomi ile denetim altına alınmalı, bu amaçla istihdam üzerindeki vergiler büyük oranlarda düşürülmelidir.
- Giderler kaleminde önemli yer tutan iç borç faiz ödemeleri yükünü hafifletebilmek amacıyla, iç borcun vade / faiz kompozisyonu, uluslararası likidite bolluğu da göz önüne alınarak, düşük faiz / uzun vade ile değiştirilmelidir.
- Ekonominin yeniden yapılandırılmasının bir sonucu olarak yurt dışı kaynak kullanımında temel hedef “ithalatı finanse etmekten, yatırımları finanse etmeye” dönüşecektir. Yeni yatırımlar için uzun vadeli düşük faizli dış kaynak kullanımı desteklenmelidir.
- Doğrudan yatırım için gelmeyen, süratle yer değiştiren sıcak paranın çeşitli denetleme ve düzenlemelerle yıkıcı etkilerini azaltacak önlemler alınmalıdır. Kurların ithalatı destekleyen, ihracatta rekabet sorunu yaratan suni seviyelere inmesine engel olunmalıdır. Kurların gerçek değerinde seyretmesi sağlanmalıdır.
- Kapsamlı bir vergi reformu yapılarak, yerli yabancı bütün finansal kazançlar vergilendirilmelidir. Bugün ekonomimizde önemli yer tutan bu faaliyetin vergilendirilmemesi, gelirler kaleminde ciddi bir bozulma yaratmaktadır. Ekonomide sıcak para olarak tanımlanan ve süratle yer değiştiren uluslararası finansal akımların yıkıcı etkilerini denetlemek için her işlemlerinde uygulanacak, ekonomi yazınında “Tobin Vergisi” olarak adlandırılan vergilendirme hayata geçirilmelidir. Gerek vergide, gerekse gelir dağılımında adaleti sağlayabilmek amacıyla toplam vergi gelirleri içinde aşırı yükselen dolaylı vergilerin payı azaltılmalıdır. Dengeli gelir dağlımı, iç talebin canlı tutulması sonucunu doğuracak, üretim sadece dış piyasaların talebine bağlı kalmayacaktır.
- Gümrük Birliği Anlaşması (GBA) ile Türkiye Avrupa Birliği üyesi ülkelerle rahat ticaret yapma imkânına sahip olurken, birlik üyesi olmayan ülkelerle ticaretini GBA şartlarına göre yürütmek zorunda kalmıştır. Bu durum Türkiye’nin çıkarına uygun şartlarla ikili veya çoklu ticaret anlaşmaları imzalamasında zorluklar yaratmaktadır. AB ile süren ve diğer üye ülkelerin üyelik süreci göze alındığında tahammül sınırlarını çoktan aşan AB üyelik süreci de göz önüne alınarak, Gümrük Birliği Anlaşması gözden geçirilmelidir. Türkiye lehine iyileştirmeler yapılmazsa bu anlaşmadan çekilmek ve AB üyesi ülkelerle ikili veya çoklu dış ticaret anlaşmaları imzalamak gerekir.
- Kısa-orta vadede yapısal tedbirlerle dengesi yerine oturtulan ekonomide uzun vadede tasarruf oranlarını arttırıcı önlemler devreye sokulmalıdır. Tasarruf-yatırım, tüketim dengesini sağlayarak elde edilecek büyüme oranları mutlaka daha sürdürülebilir olacaklardır.
a) Stratejik Planlar
Raporun ilk bölümünde ayrıntılı olarak değinildiği üzere, Türkiye’de planlı ekonominin egemen olduğu dönemlerde dahi hazırlanan planlar uygulama alanı bulamamıştır. Gerek kamu gerekse özel sektör tarafından planların önemsenmediği dönemler yaşanmıştır. Bunun sebepleri arasında; yöneticilerin plana olan inançsızlığı, planların kabul ve uygulama şekillerindeki eksiklikler, dış tavsiyeler, plan hazırlıklarında ekonominin bütün aktörlerinin katılımındaki sınırlamalardan dolayı yeterince benimsenmemeleri gösterilebilir. Bugün de mevcut iktidar tarafından kamu kuruluşlarına hazırlatılmış ve bir plan içeriğine yakın olan değerli çalışmalar vardır. Ancak bunların uygulamada ne kadar yer bulacağı, geçmiş dönemlerdeki performanslara bakıldığında, oldukça karamsar bir görüntü vermektedir.
Türkiye özellikle 1980 sonrası dünyanın gittiği yöne doğru hareket ederek küresel ekonomiye uyum sağlamıştır. Küresel ekonomiye uyum ise Türkiye’yi ekonomik krizlerle karşı karşıya bırakmış, kronik yüksek dış ticaret açığına yöneltmiş, işsizlik ve gelir dağılımında yaşanan sorunları bırakın çözmeyi daha da derinleştirmiştir. Küresel ekonominin, dünyanın yaşadığı bir olgu olduğu kabul edilmeli, bu durumu avantaja çevirebilecek politikalar geliştirilmelidir. Türkiye kendi ekonomik gelişmişliklerini, avantajlarını, coğrafi konumunu, nüfusunu ve ekonomisine etki edecek diğer bütün değişkenleri bir araya getirerek, dengeli bir stratejik plan oluşturmalıdır.
Bu stratejik plan hangi sektörlerde küresel rekabete girileceğini, hangi sektörlerde bölgesel ticarette öne çıkılacağını, hangi sektörlerin iç pazara yönelik olacağını belirlemelidir. Doğrudan kamu yatırımları, kamu-özel sektör ortaklığıyla gerçekleştirilecek yatırımlar ve özel sektöre yönelik teşvikler bu plana göre hazırlanmalıdır. Söz konusu stratejik plan bölgesel kalkınmayı da göz önüne almalıdır. Bölge kaynakları, sınır komşularının ihtiyaçları gibi değişkenleri de hesaba katmalıdır. İş gücü yetiştirme ve eğitim kuruluşlarının bölgelere göre dağlımı da bu plana göre belirlenmelidir.
Böylece ekonominin hangi sektörlerde, hangi yöne doğru yol alacağı, gerek kamu, gerek özel sektör ve gerekse ülkemize gelip yatırım yapmak isteyen doğrudan yabancı yatırımcılar tarafından bilinebilir. Temeli atılmış, masraf edilmiş ama tamamlanmamış, tamamlanmış olsa bile ekonomik ya da sosyal getirisi olmayan gereksiz yatırım harcamalarıyla kaynaklarımız heba edilmez. Stratejik plan sayesinde yerli yatırımcılar gelecek planlamalarını rahat yapabilirler ve önlerini görebilmenin sonucu olarak azalan riskler, yatırım yapma ve girişimcilik isteklerini güçlendirir.
Temel İlkeler
Bu stratejilerin hazırlanmasında özel sektör temsilcileri, odalar, sendikalar, kamu kurum ve kuruluşları ve akademisyenler yer alacaktır. Stratejik planlar ilgili tarafların katılımıyla tam bir eşgüdüm içinde oluşturulacak, toplumsal öncelikleri ve ortak zenginleşme hedefini tanımlayacaktır.
Stratejik planlar kamu için emredici, özel sektör için yol gösterici olacaktır.
Teşvik programları, sektörel ve bölgesel olmak üzere mikro uygulamalar biçiminde hazırlanacak, stratejik planlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulacaktır.
Ar-Ge ve teknoloji yatırımları ile yatırım teşvikleri de stratejik programların çizdiği yön ve ihtiyaçlar doğrultusunda belirlenecektir.
İnsan sermayesinin gelişimi ve bilgi toplumuna dönüşümde gereken öncelikler, stratejik planlarda yer alacaktır.
Bölgesel eşitsizliklerin giderilmesinde kısa vadede kamu yatırımları devreye girecek, söz konusu yatırımlar için öncelik toplumsal fayda olacak ve özel sektör yatırımlarını teşvik edici bir bütünsellik içinde belirlenecektir. Geri kalmış bölgelerdeki kamu yatırımlarının bölgede iyileşme sağlamasıyla birlikte kâr amaçlı özel sektör yatırımlarının devreye girmesi stratejik planlar doğrultusunda ve teşvik yöntemiyle sağlanacaktır.
b) Maliye Politikaları ve Vergi Reformu
Maliye politikalarının belirlenmesinde temel hedef; tam istihdam düzeyine ulaşmak ve bunu sürdürebilmektir. Üreten, genç nüfusun istihdam talebine yanıt verebilecek ölçüde iş sağlayabilen bir ekonomi temel amaç olmalıdır. Maliye politikalarının genişlemeci mi yoksa daraltıcı mı etki yapacağı bu temel hedefe göre belirlenmelidir.
Vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı normalin dışında artmıştır. Dolaylı vergiler hem adaletsiz vergilendirmedir, hem de gelir dağılımını bozucu niteliktedir. Vergilendirilmeyen bütün kazançlar, yerli-yabancı ayrımı gözetmeksizin vergilendirilmelidir. Kayıt dışı ekonomi kayıt içine alınarak doğrudan vergi gelirleri arttırılmalıdır.
Temel İlkeler
1.Türkiye’de uzun yıllardır maliye politikalarında öncelik iç borç faiz ödemelerine ve sosyal güvenlik harcamalarına verilmektedir. Yeni bir maliye politikası ile bu alanda büyük bir reform yapılmalıdır. Devletin gelirleri arttırılırken, harcama tercihleri de değiştirilmelidir.
Bütçenin giderler kısmında önemli yük tutan iç borç faiz ödemeleri harcaması, özellikle kısa vadede girişilecek yatırımlara kaynak yaratılabilmesi amacıyla uzun vadelere yayılabilir. Bu bir borç vade takası olarak planlanabilir. Uluslararası konjonktürden ötürü doğan yoğun emisyon hacmi, yani para bolluğu, bu değişikliğin yapılabilmesi için avantaj yaratmaktadır. İç borç faiz ödemelerinin bankalar üzerinden yapıldığı bilinmektedir. Bankaların nakit akışını zora sokmayacak, iç borç faiz ödemelerinin bir bölümü için yapılacak vade değişikliği, ekonomide herhangi bir sarsıntıya yol açmazken, bütçe için de önemli kaynak sağlayacaktır.
2.Gelirler kısmında yapılacak reformlardan birisi; kayıt dışı ekonominin azaltılmasıdır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre gelişmiş ülkelerde ekonomik büyüklüğün tek haneli oranlarında seyreden kayıt dışı ekonomi, Türkiye’nin de yer aldığı orta-üst gelir düzeyine sahip ülkelerde ekonomik büyüklüğün % 15-20’si oranındadır. Ülkemizde ise kayıt dışı ekonomi, ekonomik büyüklüğün yaklaşık %50’si oranında tahmin edilmektedir. Kayıt içine faaliyeti zorlayan yasalar ve bunların uygulamalarında görülen eksiklikler kadar, yüksek vergi oranları ve istihdam üzerindeki vergi ve diğer prim yüklerinin ağırlığı da, kayıt dışılığı destekleyen unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Kayıt dışı faaliyet göstererek her türlü vergi ve prim borcundan kaçan işletmelere karşılık, kayıt içi faaliyet gösteren işletmeler, hatta vergisini ödeyen bütün kişiler haksız uygulamayla karşı karşıya kalmaktadır. Kamu hizmetleri için harcanan vergi gelirlerinin tamamı kayıt içi davranan işletme ve kişiler tarafından finanse edildiği gibi, işletmeler arası büyük bir haksız rekabet ortamı yaratılmaktadır. Sistem bu haliyle vergi vereni değil, vermeyeni ödüllendirir biçimde çalışmaktadır. Ayrıca yeni yatırım yaparak piyasaya girmek isteyen girişimciler için bu ortam büyük olumsuzluk içermektedir. Yeni yatırım yapıp rekabete katılmak isteyen ve istihdam sağlayacak girişimcilere bu sistem; “Piyasaya girme, büyük bir haksız rekabet var, bir kısım yüksek oranlı vergi ve prim yükünü üstlenirken, bir kısım bu yüklerin tamamından kaçınarak maliyetlerini haksız biçimde düşürmektedir. Gireceksen sen de kaçak olarak gir” demektedir. Bu durum mevcut kayıt içi çalışan girişimcileri yıprattığı gibi, yeni yatırımların önünde de engel oluşturmaktadır.
Kayıt dışı ekonominin engellenebilmesi için vergi oranlarının ve istihdam üzerindeki prim yüklerinin düşürülmesi gerekir. Bununla birlikte kamu düzenleyici ve denetleyici rolünü öne çıkarmalıdır. Gerekirse bu alanda çalışan kamu kuruluşlarının kapasitelerinin arttırılmalıdır. Bunun için yeni personel alınmalı, bu personelin eğitim ve gelir düzeyleri yükseltilmelidir. Mevcutta kayıt dışı işleyen ekonomik çarkların yarısının kayıt altına alınmasıyla birlikte, kayıt dışı kazançlar vergilendirilecek, bu kaynak sayesinde kamu bütçesinin vergi gelirleri yükselecektir.
Kayıt dışı faaliyetlerin kayıt içine alınmasıyla birlikte bütçeye yaratılacak bir diğer önemli kaynak da, bütçede önemli yer tutan sosyal güvenlik harcamalarındaki iyileşmedir. Gerek kayıt dışılık, gerekse kayıt içi olduğu halde prim borçlarının işletmeler tarafından ödenmiyor olması, sosyal güvenlik harcamaları kaleminin bütçeye önemli bir yük getirmesi sonucunu doğurmaktadır. Denetimler ve vergi reformları ile kayıt içi çalışmanın özendirilmesi, sosyal güvenlik harcamalarının bütçeye yükünü çok düşük oranlara geriletebilir. Kayıt dışılığın azaltılmasıyla birlikte yukarıda söz edilen “haksız rekabet” ve “girişimciliğin önündeki engeller” önemli ölçüde ortadan kalkar. Toplumun büyük bölümünün uğradığı haksızlık sonucu bozulan “toplumsal barışın ve ortak değerlerde aşınmanın” önüne geçilir.
Vergi gelirleri içinde doğrudan vergilendirme payının artması, adaletsiz vergi olarak tanımlanan ve ülkemizde yaygın olarak kullanılan dolaylı vergi payının düşürülebilmesi imkânını yaratacaktır. Akaryakıt ve iletişim gibi dünya standartlarının çok üstünde vergilendirilen ürünlerin üzerindeki vergi yükü bu sayede makul düzeylere çekilebilecektir. Verginin vergisinin alınması gibi garip örneklere gerek kalmayacaktır.
Ülkemizde önemli bir sorun olan gelir dağılımı eşitsizliğine olumlu etki yapacak bu uygulama sayesinde, hem sosyal bir iyileşme hem de iç talepte canlanma görülecektir. Bugünlerde görülen iç talep canlanması borçlanmaya dayalı bir canlanmadır, para genişlemesi sonucu kredilerdeki artış ile pompalanmaktadır. Bu borçlanma da ekonomide kırılganlık unsuru olmaktadır.
İstihdam üzerindeki vergi yükü, hem işverene hem de çalışana önemli bir yük getirmektedir. İşletmeler ve ekonomik faaliyetler kayıt içine alınırken, istihdam üzerindeki vergiler önemli ölçüde düşürülerek işletmeler üzerindeki vergi yükü hafifletilecek ve istihdam teşvik edilmiş olacaktır.
Vergide esas; gelir ve kazançtır. Vergi sistemi gelir dağılımını düzeltici biçimde yapılandırılmalıdır. Özellikle finansal işlemlerden ve kazançlardan alınacak vergiler, adil ve eşit şekilde, yerli-yabancı ayrımı gözetmeksizin bütün ekonomik oyunculara yayılmalıdır. Üretim dışı faaliyetlerden, yani kısaca finansal oyunlardan elde edilen gelirler ülke ekonomisinde önemli bir pay tutmaktadır. Bu kazanç diğer vergi türleriyle paralel oranlarda, adil bir biçimde süratle vergilendirilmelidir.
3.Bütçenin giderler kısmında yer alan yatırımlar başta olmak üzere, eğitim ve sağlık harcamaları da bütçe içinde daha yüksek pay almalıdır. Gerek üretim ve istihdam artışı, gerek sosyal barış, gerekse genç nüfusun eğitiminde kalitenin yakalanması açısından bu dönüşüm, kalkınan Türkiye için zorunludur. Bilgi toplumuna dönüşmek ve küresel rekabete girebilecek insan kalitesine sahip olabilmek amacıyla, eğitim, bilim ve teknoloji yatırımları için yapılan harcamalar arttırılmalıdır.
4.Vergi mevzuatı sadeleştirilmeli, istisnalar kaldırılmalıdır.
5.Vergi teşkilatı güçlendirilmeli, vergi denetleme elemanlarının yetiştirilmesi için özel eğitim programları hazırlanmalı, vergi denetim elemanlarının sosyal hakları ve gelirlerinde iyileştirmeler yapılmalıdır.
6.Vergi Usul Kanunu’nda cezalar ağırlaştırılmalı, hapis cezası uygulanması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Gelişmiş batı ülkelerinin ahlak normlarında vergiden kaçınma ve vergi kaçırma, kamu vicdanında en önemli ahlak suçlarından birisidir. Ülkemizde de bu inancın yerleşmesi için gerekli eğitim ve halkla ilişkiler faaliyetleri düzenlenmelidir.
c) Para PolitikalarıTemel İlkeler- Para politikası kararları alınırken ekonomi yönetiminin ve onun bir parçası olarak Merkez Bankası’nın temel hedefi tam istihdam düzeyine ulaşmak ve bunu sürdürmek olmalıdır. Türkiye’nin şu anda çözmesi gereken temel ve öncelikli sorunu işsizlik ve üretimsizliktir. Bu sorunu çözebilmek, yeni yatırımların teşvik edildiği, girişimciliğin desteklendiği bir makro ekonomik iklime girmekle mümkündür. Para politikalarının genişlemeci veya daraltıcı niteliği, bu makro iklimin yaratılması temel alınarak belirlenmelidir. Hazine Müsteşarlığı da buna uygun politikalar geliştirmeli ve uygulamaya sokmalıdır.
- Küresel ekonominin bir gerçeği olan kısa vadeli dış sermaye hareketleri, denetlenmediği takdirde TL üzerinde olumsuz etki yaratmaktadır. İhracat performansı ve cari işlemler dengesini olumsuz etkilemektedir. Ekonomi yönetimi, ithalatı körükleyen ve işsizliği arttıran bu durum karşısında kurun gerçek seviyelerinde kalması için aktif bir döviz ve para politikası izlemelidir. Bu alanda eksiklik olarak görülen, hem kısa vadeli para akışının düzenlenmesine ve denetlenmesine yardımcı olabilecek hem de ek gelir kaynağı olarak düşünülecek yeni vergilendirmeler yapılabilir.
- Dış kaynağa dayalı büyümenin, küresel ekonomideki çalkantılar sebebiyle kesintiye uğrayabileceğinin bilincinde olmak gerekir. Bu nedenle uzun vadeli stratejiler arasında ülke ekonomisindeki tasarruf oranının yükseltilmesini sağlayacak önlemler, temel hedef olan istihdam sorununun çözüm yoluna girmesiyle birlikte tartışılmaya başlanmalıdır.
d) Sanayi Sektörü
Sanayi sektörünün hemen bütün ürünlerde belli bir ihracat kapasitesi bulunmaktadır. Ancak orta ve yüksek teknolojiye dayalı bütün ürünlerde dış ticaret açığı verdiği, yani net ithalatçı olduğu da açıktır. Orta ve yüksek teknolojiye dayalı ürünler içinde; makine teçhizat, metal sanayi, kimyasal madde ve ürünler sayılabilir.
Buna karşılık net ihracatçı olduğumuz iki sektör, emek yoğun üretime dayalı olan tekstil ve gıdadır. Dış ticaret açığı ve buna bağlı cari açık sorununu körükleyen bu durum yapısal bir sorundur, uzun zamandır sürmektedir. Bu durum, sanayimizin düşük teknolojiyle üretim yaptığını, teknoloji üretimi için Ar-Ge harcamalarına yeterince pay ayırmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim çeşitli uluslararası örgütlerin raporları, Türkiye’nin çalışılan saat ve işçi başına üretim verimliliğinde oldukça düşük seviyelerde olduğunu göstermektedir.
Dış ticaret kompozisyonunda öne çıkan bir diğer konu ise ara malı ve sermaye mallarında ithalata olan bağımlılıktır. Türkiye elinizdeki çalışmada da belirtildiği üzere, hızla emek yoğun sektörlerden teknoloji yoğun sektörlere geçiş yapmalı ve bu sektörlerde net ihracatçı konumuna yükselmelidir.
Temel İlkeler
1.Ülke sanayisinin teknoloji yoksunu olduğu, yenilikçilik alanında dünyaya pazarlanabilecek, üretim gücümüzü arttırabilecek yeni buluşlara imza atamadığı ortadadır. Bu sebeple üretim yaptığımız sektörlerde kullanılan teknoloji yurt dışından ithal edilen, eski teknolojidir. Üretim bantlarımız ise üretilen mamullerin montajını sağlamaktadır. Basit parçalar ülkemizde üretilirken, ileri teknoloji gerektiren parçalar yurt dışından gelmektedir. Türkiye Ar-Ge harcamalarına OECD ülkelerinin çok altında, GSMH’nın % 0,6’sı oranında bir harcama yapmaktadır. OECD ortalaması % 3 iken yüksek teknolojiye dayalı üretimin sahibi ve yenilikçilik alanında güçlü ülkelerde bu oran % 6’lar seviyesine çıkmaktadır.
Teknoloji geliştirmenin temeli olan Ar-Ge yatırımları hem pahalı, hem de geri dönüşü belirsiz veya uzun olabilen yatırımlardır. Bu sebeple özel sektör, geri dönüş süresi belirsiz, ne kazandıracağı şüpheli yüksek tutarlarda yatırım isteyen Ar-Ge harcamalarından çekinmektedir. Bu alanda ileri teknoloji geliştirebilmiş ülkelerin izlediği model bellidir. Bu; kamunun öncü rolü üstlendiği, büyük buluşların kamu veya kamu desteğiyle yapıldığı ve kamu-özel sektör işbirliğinin sağlandığı bir modeldir.
Bu modelde kamu tek başına belirli kurumlarında buluşçuluğu ve ileri teknoloji için yatırım ve Ar-Ge harcamalarını destekler. Bir yandan da üniversitelerde Ar-Ge harcamalarını, buluşçuluğu ve yenilikçiliği teşvik eder. Üniversiteler eliyle destekleme modelinde bütün projeler kamu-özel sektör ortaklığıyla yapılacak, özel sektörün ihtiyaç ve taleplerini karşılamaya yönelik olacaktır. Bu model üniversiteleri araştırmaya ve yenilikçiliğe özendireceği gibi, özel sektör-üniversite işbirliğini de arttıracaktır. Ayrıca özel sektörün, belli bir disiplin içinde ve üniversiteler eliyle Ar-Ge’ye yatırım yapmasını sağlayacaktır. Özel sektör kamu tarafından sağlanan bütün bu işgücü, finansman, mekân, teçhizat gibi imkânlardan faydalanabilmek için kendi katılım payını koyarken, hem Ar-Ge harcamaları artacak, hem projeler üniversitelerin bilim ciddiyeti içinde yürütülecek, hem de üniversiteler Ar-Ge, buluşçuluk gibi çağdaş üniversitelerde olması gereken işlevlere kavuşacaktır.
2.Dış ticaret açığı verdiğimiz yüksek ve orta teknolojiye dayalı sanayi kollarında yeni bir sanayi yapılanması geliştirilmelidir. Stratejik planlar doğrultusunda başlayacak bu yapılanma, kalkınmanın motoru sayılan ağır sanayi yani demir-çelik sektöründen başlamalıdır. Diğer orta ve yüksek teknolojiye dayalı üretim dallarının da mevcut kapasite ve teknolojik düzeyi saptanmalıdır. Sanayimizin mevcut durumu ortaya çıktıktan sonra, stratejik planlar doğrultusunda gerek bölgesel, gerek küresel rekabete gireceğimiz, gerekse de iç pazar için üretim yapmayı planlayan sektörlerin, saptanan stratejiler doğrultusunda yeniden yapılanması amacıyla hazırlanan projeler hayata geçirilmelidir.
3.Küresel ve bölgesel rekabete girecek sektörler bu rekabette çokuluslu şirketlerle karşı karşıya olacaktır. Bu rekabete cevap verebilecek, ölçek ekonomisine dayalı büyük şirketler yaratılması amacıyla küçük birçok işletme yerine, kamu-özel sektör ortaklıkları ve/veya birleşme teşvikleriyle bir ya da birkaç dev şirket ortaya çıkarılması hedefi, orta vadede gerçekleştirilmelidir.
4.İç pazara yönelik üretim yapacak sektörler belirlenirken özelikle ithal ara malı ve sermaye malları içinde yurt içinde üretilebilecekler belirlenmeli ve o sektörlerin gelişebilmesi için özel önlemler alınmalıdır. Elbette her malın yurt içinde üretilebilmesi hem mümkün değildir, hem de ekonomik olamayabilir. Bu tip mallar ithal edilebilir.
5.Seçilen birkaç stratejik sektörde küresel ve bölgesel rekabete girebilmek için, ölçek ekonomisine dayalı, ileri teknolojiyle üretim yapılması kadar, girdi maliyetleri de önemlidir. Ülkemizdeki üretimde girdi maliyetleri içinde en önemlisi enerji maliyetleridir. Petrol ve petrol ürünleri ile elektrik üretiminin dayandığı doğalgaz açısından dışa bağımlı olmak, gerek dış ticaret açığı, gerekse maliyetler açısından Türkiye’yi zorlamaktadır. Enerji üretiminde ülkemizin dışa bağımlılığının azaltılması, önümüzdeki en önemli konulardan biridir. Bu bağlamda Türkiye çeşitlilik açısından başta nükleer enerji santralleri olmak üzere, rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve hidroelektrik santrallerini hızla devreye sokmak zorundadır. Ancak çevreye ve doğaya verilebilecek zararların asgari düzeyde tutulması amacıyla, seçilecek yerler konusunda çok ciddi araştırmalar yapılmalıdır. Her ekonomik faaliyetin nihai sonuçta toplumun refah düzeyini arttırarak, yaşam kalitesini yükseltmeyi hedeflediği gözden hiçbir zaman kaçırılmamalıdır. Doğaya ve dolayısıyla topluma zarar verebileceği konusunda oluşabilecek en küçük şüphe, gerek ilgili meslek kuruluşları ve odalar, gerekse geniş anlamıyla kamuoyunda uzun uzun tartışılmalı, genel bir uzlaşma sağlanmalıdır.
e) KOBİ Stratejileri
Ülkemizde yapılan araştırmalar AB tanımlarına göre işletmelerin % 98’inin KOBİ tanımına girdiğini, KOBİ’lerin de istihdamın % 55’ini sağladığını göstermektedir. Ancak KOBİ’ler, bu büyüklüğe karşılık, toplam üretim miktarının sadece % 30’a yakınını sağlamaktadırlar. Bu durum KOBİ’lerin verimsiz, düşük teknolojiyle üretim yaptıklarının kanıtıdır. KOBİ ölçeğindeki işletmelerin diğer belli başlıca sorunları şunlardır:
- Aile şirketi olarak faaliyetleri sürdürme eğilimi ve kurumsal yönetim ilkelerinde gösterilen zaaflar,
- Modern işletme ve pazarlama bilgisindeki eksiklikler,
- Uluslararası muhasebe standartlarına uygun finansal tablo ve kayıtlardaki eksiklikler,
- Uzun vadeli iş planları hazırlamada gösterilen bilgi zaafları,
- Yetişmiş ara eleman bulma konusunda yaşanan sıkıntılar.
KOBİ’lerin gerek yeni projeleri, gerekse kapasite arttırıcı yatırımları yapabilmeleri için ihtiyaç duydukları finansmana erişimlerinde büyük zorluklar vardır. Bunun altında yatan temel sebepler, KOBİ tarafında; kayıt dışı faaliyet, iş planı hazırlama (yatırım maliyetleri, kârlılıklar, nakit akışı, pazarlama faaliyetlerini içeren planlar), uluslararası standartlarda muhasebe ve finansal tablolara sahip olmakta gösterilen eksiklerdir. Finans sektörü yani ağırlıklı olarak bankalar tarafında ise; yeni projelerin kredilendirilmesinde uzmanlaşma eksikliği ve yeni projeye sağlanacak kredi riskini düşürmeyi hedefleyen analizlerin uygulanması yerine her kredilendirmeye % 100 oranında teminat istenmesidir. KOBİ’lerin muhasebe kayıtlarında görülen eksiklikler yabancı pazarlara açılmakta ve uluslararası sermayeyle iş birliklerini geliştirmede önemli bir engeldir.
Özellikle Anadolu’da, KOBİ özelliği taşıyan ve gelişme dinamiği gösteren yerel ekonomilerin güçlenmesi bölgesel eşitsizliklerin azaltılmasında kilit rol oynamaktadır.
Temel İlkeler
- KOBİ’lerin gelişeceği sektörler ve bunların bölgesel dağılımları stratejik planlar içinde yer almalıdır. Teşvik ve diğer kolaylaştırıcı destekler buna göre şekillenmelidir.
- KOBİ’lerin eksikleri arasında yer alan işletme sorunları ve yenilikçilik / ileri teknoloji kullanımındaki zayıflığın giderilebilmesi için kamu KOSGEB’in yeniden yapılandırılmasında aktif rol almalıdır. Genel işletme, finansal raporlamalar, kurumsal yönetim ilkeleri vb. konularda bütün KOBİ’lere ücretsiz ve yoğun eğitimler verilmelidir. Bu konuda KOSGEB, üniversiteler ve diğer profesyonel eğitim kuruluşlarıyla ortak projeler geliştirmelidir. Teknoloji ve yenileştirme için, önceki bölümlerde bahsedilen kamu-üniversite işbirliğine KOBİ’ler küçük katılım paylarıyla dâhil edilmeli ve yenileştirme çalışmalarına destek olunmalıdır.
- KOBİ’lerin en önemli sorunlarından biri olan finansmana erişim için yeni uygulamalar devreye sokulmalıdır. KOBİ’lerin finansman ihtiyacına cevap vermesi amacıyla kurulan Halk Bankası’nın geçmişte, ekonomimizde örneklerine sık rastlanan “crony capitalizm” nedeniyle işlevini kaybettiği ve siyaseti finanse eder hale geldiği gözlenmiştir. 2001 krizi sonrasında yeniden yapılandırılan Halk Bankası, sadece finansal anlamda yeniden yapılandırılmamış, hedefler açısından da yeniden yapılandırılarak KOBİ’lere destek amacından uzaklaşmıştır. Oluşan boşluğu, proje bankacılığını riskli bulan ve yüzde yüz teminat ilkesiyle hareket eden özel bankalar dolduramamıştır. Halk Bankası yeniden yapılandırılmalı, eski amaçları doğrultusunda KOBİ’leri desteklemeye ve finansal imkânlara erişimlerine yardımcı olmaya devam etmelidir. Ekonominin Yeniden Yapılanması – Temel İlkeler bölümünde belirtildiği gibi, hukukun üstünlüğü ve hesap verilebilirlik ilkesinin hayata tam olarak geçirilmesiyle, geçmişte yaşanan olumsuzluklar yaşanmayacaktır.
- Pratik tecrübeye de sahip iyi yetişmiş ara eleman açığı için yeniden yapılandırılan meslek liseleri KOBİ’lere de önemli destek sağlayacak, bu alanda var olduğu dile getirilen ihtiyacı karşılayacaktır.
f) Bankacılık Sektörü
Türkiye’de bankacılık sektörü önemli çalkantılar geçirmiş, 2001 krizi sonrasında görece daha sağlıklı bir yapıya oturmuştur. Teknoloji ve ürün çeşitliliğini arttıran sektör, aktif büyüklükler açısından gelişmiş Batı ülkelerinin gerisindedir. Türk ekonomisinde oluşturulamayan güven, mevduat vadelerinin kısa olması sonucunu doğurmaktadır. Bu durum bankaların uzun vadeli kredi vermekte alacağı risk primlerini arttırmaktadır. Portföy dağılımlarında, devlet kâğıtları, bireysel krediler (tüketici, tut-sat vb.), kredi kartları ağırlığını korurken; finans kesiminin ana görevi olan reel sektörün kredilendirilmesi henüz istenen düzeyde değildir. Makro ekonomik dengelerin sağlandığı, iç borç yükünün düşürüldüğü, maliye ve para politikalarının kalkınma hedefli çalıştığı bir ortamda bankacılık sektörü de ana işlevi olan üretim sektörünü destekleyecek, kaynakların en verimli yatırımlara gitmesini sağlayacaktır.
Temel İlkeler- Gelişen güven ortamı ve piyasa koşulları sayesinde, Türk bankacılığı, eksik olduğu girişimcilik ve yeni projeleri destekleme faaliyetini geliştirecektir. Gerek başvuran yeni yatırımcıların kapsamlı iş planı hazırlayabilme yetilerine sahip olması, gerek güven ortamının artması, gerekse kamunun kamu bankaları aracılığıyla yeni proje destekleme konusundaki öncülüğü, özel bankacılığı da yeni projeleri düşük teminatla destekleme konusunda cesaretlendirecektir. Girişimciliğin desteklenebilmesi için, dünyada başarılı örnekleri olan mikro krediler, bankacılık sektörünün ilgi gösterdiği alanlardan birisi haline gelmek durumundadır.
- Türkiye’de halen gelişmiş batı ülkelerine göre oldukça ağırlıklı bir yere sahip olan tarım kesimi, ihtiyaç duyduğu kredilere erişimde büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri tarım kesiminin finansal ihtiyaçlarına cevap veren, ihtiyaç duyulduğunda sübvansiyonlu kredilerle küçük-büyük bütün çiftçileri destekleyen Ziraat Bankası, siyasetin ekonomiye müdahalesi sonucu zor duruma düşmüş, finansal olarak yeniden yapılandırılmıştır. Ancak bu haklı gerekçeyle finansal olarak yeniden yapılandırılan banka, bu arada kuruluş hedeflerinden uzaklaşmış, tarım kesimini destekleyen banka olmaktan çıkarılmıştır. Doğan boşluk özel bankalar tarafından doldurulmak istense de, gerek tarım kesiminde artan girdi fiyatları, gerek yetersiz destekleme, gerekse piyasa oluşturan kamu kuruluşlarının piyasadan çekilmesi sonucu düşen kârlılık, kredi kullanan birçok tarım üreticisini hacizli duruma düşürmüştür. Bu durumda çiftçi üretimden çekilmiş, ithalat artmıştır. Ziraat Bankası, çiftçiye tarımsal kredi sağlamak, tarımı ve tarıma dayalı sanayiyi geliştirmek görevini tekrar öncelik olarak alacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.
- Halk Bankası KOBİ’lerin teknoloji geliştirme, kapasite artırım, yeni yatırım ve girişimcilerin yeni projeleri için kredi başvurularını karşılama görevini üstlenecek; bu alanda iyileştirme çalışmalarına katılmış, uluslararası standartlarda finansal raporlamaya sahip işletmelere öncelik tanıyacaktır. Uygulama düşük teminat ilkesiyle olacak; özel bankalar da bu tip kredilendirme uygulamalarını teşvik edecektir.
g) Tarımsal Üretim, Kırsal Kalkınma ve Bölgesel Eşitsizlikler
Tarımsal üretimi yukarıda değinilen diğer konulardan ayıran çok önemli bir özellik vardır. Diğer alanlarda yapısal sorunlar oldukça eskiye dayanırken tarım sektörü konusunda Türkiye ne yazık ki başarı öyküsünden başarısızlık öyküsüne geçiş yapmıştır. Tarıma uygun arazi koşulları ve tarım nüfusunun fazlalığı sayesinde geçtiğimiz 10 yıla kadar kendi nüfusunu besleyebilen Türkiye, özellikle 2000’lerin başından itibaren gerileyerek tarım ürünlerini ithal eder duruma gelmiştir. Bunun sebepleri arasında; teknolojiyi kullanmada yetersiz kalmamız, tarım nüfusunun eğitim düzeyinin düşüklüğü, yeni tarım teknikleri ve pazarlama faaliyetlerine yabancılığı, tarım ve hayvancılıkta üretimin doğru politikalarla planlanmayışı ve teşvik edilmeyişi sıralanabilir. Daha ucuza ve daha verimli üretimin formüllerinin tartışılması ve uygulamaları bir yana bırakılmış, bunun yerine tarım ürünlerinin ithalatı hükümetler tarafından teşvik edilmiştir.
Tarım ürünleri ithalatı özellikle son yedi yıl içinde artarak yükselmiştir. 2003-2010 dönemi için toplam 54 milyar dolar olan tarım ve gıda ithalatının, özellikle 2007 yılında tarımda yaşanan % 7 oranındaki küçülmenin ardından yükselerek arttığı, son yıllarda senelik 10 milyar dolara ulaştığı görülmektedir. Hayvancılıkta yaşanan sıkıntılar da son yıllarda kamuoyunun dikkatini çekmeye başlamış, nitekim önlem olarak et ithal edilmiştir. 2010 yılında tarımda beklenen % 0,5 büyüme hızı hesaba katılırsa, 2006-2010 yılları arasında tarımdaki büyüme hızı yaklaşık % 0,6 oranında kalmış olacaktır. Buna rağmen TÜİK tarafından açıklanan işgücü istatistiklerinde, istihdam artışlarının yaklaşık % 60’ının tarım sektörü tarafından sağlandığının belirtilmesi, şaşırtıcı olmakla birlikte, tarım sektörünün önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Türkiye’nin bölgesel gelir tablosuna bakıldığında karşımıza çıkan bir diğer unsur da, geri kalmış bölgelerimizde üretime katılımın ağırlıklı olarak tarım sektörü üzerinden gerçekleştiğidir. Bu sebeple tarımsal üretim ve daha geniş ekonomik faaliyetleri tanımlayan kırsal kalkınma, bölgesel eşitsizliğin giderilmesinde ekonomi politikalarının asli unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temel İlkeler- Tarımda derhal kapsamlı bir planlama yapılmalıdır. Söz konusu plan Türkiye’de halen mevcut olmayan kapsamlı ürün deseni çıkarılmasını, hangi bölgede hangi ürünün daha verimli üretildiğinin saptanmasını ve bu yönde yeni bir bölgesel / yöresel üretim planını ortaya koymalıdır. Bu kapsamlı plan dâhilinde ülke ihtiyacı ve ihracat talebi / hedefleri doğrultusunda yeni bir teşvik ve destekleme planı hazırlanmalıdır.
- Tarım sektöründe karşı karşıya bulunduğumuz düşük verimliliğin arttırılması amacıyla gerek eğitim çalışmaları, gerekse teknoloji kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Daha önce ülkemizde uygulanan ve başarısı sınanmış “Köy Enstitüleri” modeline benzer, kendi kendine yetebilen, öncelikli olarak tarım işçisinin, genelde de kırsal alanda yerleşik nüfusun genel eğitim seviyesini yükseltecek yeni bir eğitim ve örgütlenme modeli geliştirilmelidir.
- Türkiye, ekilmeyen verimli ve yarı verimli toprak açısından zengindir. Bu topraklarda öncelikli ihracat pazarı olarak görülen AB standartlarında organik tarım üretimi ve ihracatını teşvik edecek politikalar ve projeler hazırlanmalıdır.
- Tarımsal sanayi, tarım açısından zengin bölgelerimizde geliştirilmeli ve desteklenmelidir. Yatay olarak düşünülecek bu tarım sanayi stratejisi doğrultusunda, tarımsal hammaddelerin AB standartlarında işlenmesi ve pazarlanması sağlanacaktır. Aynı temel mantıkla tarımsal üretim için kümeleme çalışmaları yapılmalıdır.
- Türk tarımının en önemli sorunu olan kaliteli üretim ve dış pazarlama alanlarında ürün tabanlı stratejiler geliştirilmelidir. Üretim standartlarının geliştirilmesi ve AB ürün sertifikasyonu için eğitim çalışmaları yapılmalı, teşvik düzenlemeleri içinde bu standartlar mecburi tutulmalıdır.
- Üretim açısından zengin ancak hammaddeyi işleme ve işlenen ürünü pazarlama açısından zayıf olduğumuz, zeytin, zeytinyağı ve fındık gibi bütün ürünlerimiz için özel projeler hazırlanmalı, bu ürünlerde işlenmiş ürün pazarında dünya liderliği hedeflenmelidir.
- Tarım Satış Kooperatifleri yeniden düzenlenmeli, ürün tabanlı, uzmanlık alanları belirlenmiş kuruluşlar haline getirilmelidir. Tarım Satış Kooperatifleri küresel pazarlara ürün ihraç edebilecek yetiye sahip olabilmeleri için gerekli işletme ve pazarlama yöntemleri hakkında yoğun eğitimlerden geçirilerek, tarımsal ürünlerin pazarlanmasında etkin rol alır duruma getirilmelidir.
- Tarımsal Teknokent’ler kurularak, tarıma bilimi, teknolojiyi, araştırmayı, alternatif ürün ve yöntemler geliştirmeyi yerleştirecek adımlar atılmalıdır. Yapılan teknik çalışmaları çiftçiye aktarıp, uygulaması için Tarım İl Müdürlükleri yeniden yapılandırılmalıdır.
- Ülkemizde arazilerin bölünmüşlüğü ölçek ekonomisi mantığı doğrultusunda üretim yapılabilmesinin önünde engeldir. Arazilerin birleştirilmesi için özel teşvik politikaları uygulanmalı, bu hedef doğrultusunda Medeni Kanun’da ve Miras Hukuku’nda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
- Çiftçiyi ekim yapmaya teşvik etmeyen doğrudan gelir desteği gibi tarlaya verilen destekler kaldırılarak, yerine kapsamlı planlama doğrultusunda girdi teşviki uygulaması yapılmalıdır. Desteklemelerde AB ülkeleri örnek alınarak, ürün maliyet yüzdesine göre girdi desteği sağlanmalı, çiftçinin dış dünyayla rekabette eşit koşullara ulaşması hedeflenmelidir.
- Üretici birliklerinin yetki ve sorumlulukları arttırılarak, tarımsal destekleme ve tarım politikalarının hayata geçirilmesi anlamında işlevsel kılınmalıdır.
- Tarım piyasasının düzenlenmesi konusunda etkin faaliyet gösteren Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Toprak Mahsulleri Ofisi, Yem Sanayi, Zirai Mücadele, Gıda İşleri, Veteriner İşleri gibi kapatılan veya özelleştirilen kurumlar yeniden örgütlenerek eski işlevlerini günümüz koşullarına uygun biçimde tekrar yerine getirmelidir.
- Geri kalmış bölgelerimiz artan tarımsal üretim ve tarım sanayi ile gelişirken, gelir çeşitlendirmesi kapsamında doğa turizmine, tarihi ve kültürel yapıların pazarlanmasına önem verilmeli, bu sayede yeni iş alanları yaratılmalıdır. Gelişmiş batı ülkelerindeki örneklerine bakıldığında, tarım üretiminin yapıldığı birçok alanın, turizm kapsamında da değerlendirildiği görülür. Batıda tarımsal üretim yapılan yerler, gerek yerli, gerek yabancı turistlere avlanma imkânı sunabilen, taze, doğal ve yöresel ürünlerin tadılabildiği, özgün kıyafetlerin satıldığı birer büyük turizm tesislerine dönüştürülmüştür. “Doğal yaşamla iç içe” anlayışıyla pazarlanan bu üretim alanları (ki konaklama için yenilenen köy evleri kullanılmaktadır) dört mevsimin yaşanabildiği ülkemizde önemli bir gelir çeşitliliği yaratabilir.