Genel Başkan Namık Kemal Zeybek’in Adalet Partisi’nin kuruluşun 50. münasebetiyle düzenlenen törende konuştu ( 11.02.2011 )

“Başbakan, kendisini halife gibi görmeye başladı.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı değil de bütün İslam ülkelerini tanzim edecek, buyruklar verecek, halife gibi görmeye başladı. Bu, demokratik zihniyetten uzaklaşmanın en tehlikeli belirtisidir.”

(DP Basın Merkezi – 11 Şubat 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Adalet Partisi’nin kuruluşun 50. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini, ‘Halife’ gibi görmeye başladığını söyledi. Zeybek, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı değil de bütün İslam ülkelerini tanzim edecek, buyruklar verecek, halife gibi görmeye başladı. Bu, demokratik zihniyetten uzaklaşmanın en tehlikeli belirtisidir” diye konuştu..

Namık Kemal Zeybek, konuşmasında şunları söyledi:

“Bu güzel Adalet Partisi’nin doğum gününün, Demokrat Parti’nin yeniden doğduğu günün, kutlular getirmesini diliyorum. Değerli büyüğüm, efsanevi bakanımız Ali Naili Erdem Bey’in bu şahane konuşmasından ötürü kendisini kutluyorum ve kendisine uzun ömürler ve can sağlığı ve millet yolunda büyük hizmetler diliyorum.

Değerli Dostlar,

Biz 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’den başlayarak, sonra Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi ve yeniden Demokrat Parti tanımlaması ile siyasi tarihimizin, parti tarihimizin tamamına baktığımız zaman tespit ettiğimiz temel değerleri şöyle ifade ediyoruz; Biz, milli, manevi ve insani değerlere bağlı Demokrat Parti’yiz.

Değerli büyüğüm o güzel üslubuyla, coşkulu ifadesi ile bu değerleri bir bir anlattı. İnsani değerlerin en yücelerinden birisi demokrasidir. İnsanların kendi kendilerini yönetmesi, toplumda insan hak ve özgürlüklerinin hakim olduğu, yönetimin halkla birlikte gerçekleştirildiği bir gerçek demokrasinin kurulması, insani değerlerin birincisidir. Biz insanı, milli kültürümüzün temellerinden alarak, yaratılmışların en kutsalı, eşref-i mahlukat, çünkü varlığın özeti, zübde-i kainat olarak biliyoruz, böyle tanımlıyoruz. İnsandan daha kutsal hiçbir varlık, hiçbir yaratılmış yoktur diyoruz. Demokrat olmak, insana böyle bakmayı gerektirir.

İnsani değerlerin en yücelerinden birisi de Adalet kavramıdır. Bizim ruh kökümüzde, “Adalet mülkün temelidir” diyen Mustafa Kemal Atatürk, bu sözü milli kültürümüzden alarak tekrarlamıştır ve bugün de bizim bayrağımızdır. Adaletin olmadığı bir toplumda mutluluk olmaz, insanlar mutlu olamazlar, dirlik düzenlik olmaz. Mülk, memleket, yani devlet, sağlam temeller üzerine oturamaz. O yüzden, Demokrat Parti yeniden kurulduğu zaman çok isabetli bir şekilde Adalet Partisi denilmiştir. Bu ismi kuran büyüklerimizi de kutluyoruz Rahmet-i Rahman’a kavuşanlara Allah’ın rahmetinin ve cennetinin tecelli etmesini diliyoruz. Sağ kalanlara da sağlıklı ve uzun ömürler diliyoruz.

“Menderes, halkın sevgilisiydi”

Ben, çok genç yaşta, hatta çocuk denilecek bir yaşta, 13 yaşında Yıldırım Beyazıt Okulu’nun son sınıfında okurken, Atıf Bey Mahallesinde büyümekte iken Demokrat Parti taraftarı oldum. Çünkü, babam Demokrat Partiliydi. O’nun telkini, onun verdiği dergiler, onun anlatımı bizi Demokrat Partili yaptı. Bu, bilgiyle Demokrat Partili oluştu. Sonra görerek bir birliktelik oldu. Kimi gördüm? Menderes’i gördüm ve bizim evin önünde gördüm. Allah Rahmet eylesin, nur içinde yatsın, Atıf Bey Mahallesinde bir gecekonduda kirada otururken, yolda set olarak inşa edilmiş bir duvar vardı. Bir gün Ankara’da şiddetli bir yağmur yağdı. Bent Deresi denilen derenin, Menderes’in sayesinde şimdi sadece adı kaldı, o artık toprağın altından akıyor, Bent Deresi taştı ve biz evlerin nasıl su tarafından devrildiğini, insanların çırpındığını görmek acısını yaşadık.

Sular biraz sakinleşince, rahmetli Menderes, yanında bakanları ile Gazi Çiftliği’nden kayık alarak, o kayıkla karşıya geçti ve bizim evin önüne kadar çıktı. Evimizin önünde yanındakilere buyruklar veriyordu. Şunu şöyle yapacaksın, bunu böyle yapacaksın derken gözlerinden sicim gibi yaş akıyordu, ağlıyordu Menderes. Biz, Menderes’in çok ve sık ağladığını, onu yakından tanıyanların hatıralarından da biliyoruz. Menderes, kuraklık olduğu zaman da ağlardı. Çiftçi şimdi neler çekiyor, diyerek de ağlardı. Yani halkının ızdıraplarıyla muzdarip olan bir Başbakan. Halkın sevgilisiydi o.

Gazi Lisesi’ne sabahın erken saatlerinde yürüyerek gittiğimde. Niye yürüyerek gidiyordum? Babam paso almak için para veriyordu, ben o paso parasıyla kitap alıyordum ve yürüyerek gidiyordum. Sonunda olan tabii babama oluyordu. Ayakkabılar eskidiği için pençe yaptırmak, yama yaptırmak zorunda kalıyordu, ya da yenisini alıyordu. O günlerde bir kaç defa Menderes’i Bentderesi’nin inşaatını denetlerken gördüm. Böylece görerek yakınlaşma ve Menderes sevgisi ile buluşma içimizde hasıl oldu.

Değerli dostlar, o günleri yaşayanlar bilirler. Londra’da uçak kazasından mucizevi bir şekilde sağ kurtulup geldiği zaman, Ankara’da yer yerinden oynadı ve bütün halk sokaklara döküldü. Benim yanımdaki insanların o kalabalıktaki konuşmalarından, aslında CHP’li olduklarını ama Menderes’i çok sevdiklerini öğrendim. Biz, CHP’liyiz ama bu Menderes’e kıydılar, zalimler kıydı. Bunu unutmamalıyız. Niye geçmişi konuşuyoruz? Çünkü Akif’in dediği söz çok önemli, “Tarihi, tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi” İbret alınmalıdır ki tekerrür etmesin, yani tekrarlanmasın. Tekrarlanan neydi? Tekrarlanan şuydu, halkın sevgilisi ve haklın oylarıyla seçilmiş olan Demokrat Parti yönetimi, halkın verdiği silahları ve halkın verdiği çocuklarını, halka karşı kullanarak darbe yapan zalimler tarafından, uyduruk mahkemelerde Türkiye’yi dünyaya rezil edecek şekilde, bebek davası, köpek davası gibi saçma sapan davalarla yargılanır gibi yapıldı ve cinayet işlendi. 3 şehit verdi demokrasi tarihimiz.

Menderes son sözlerinde peki ne dedi? Bunu Galip Çetin söylesin, “Milletime ebedi saadetler dilerim” dedi. Zalimler tarafından asılan bir insana, ‘son sözün nedir?’ diye sorulunca “Milletime ebedi saadetler dilerim” dedi. Bu hareket, şehitleri olan bir harekettir. Sadece Menderes değil, Hasan Polatkan son derece başarılı bir Maliye Bakanıdır. Fatin Rüştü Zorlu büyüğümüzün söylediği gibi, ‘gündem dışına itilen Kıbrıs’ı’, onurlu bir dış politikanın yürütücüsü olarak, Menderes’in ve Bayar’ın himayesinde Türkiye’ye kazandıran insandır. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir devletimiz varsa bunu biz Fatin Rüştü Zorlu’ya, Menderes’e ve Bayar’a borçluyuz. Bu unutulmamalıdır.

Galip Çetin kimdir? Galip Çetin 22 yaşında benim yardımcım, Dedesi Galip Çetin adalet Partisi Milletvekili, torunu Galip Çetin de şu anda bizim Başkanlık Divanı üyemiz. Yani hem en eski, en köklü, hem de en yeni partiyiz biz. Yani köklerimiz siyasi tarihimizin, milli tarihimizin derinliklerinde ama aynı zamanda da geleceğimiz milletimizin geleceğinde. İşte hangi parti de var? 22 yaşında bir genel başkan yardımcısı. Ama buna layık olduğu için geldi. Açık söyleyeyim, bir genci genel başkan yardımcısı yapalım diyerek, karar verip yapmak öyle çok mümkün ve kolay değildir. Eğer içinizde, kadrolarınız içerisinde bir Galip Çetin varsa ancak bunu yapabilirsiniz. Geleceğin Başbakan adayı olarak ilan ediyorum.

“Demirel benim siyasette öğretmenimdir”

Değerli Dostlar,

İhtilal sabahı, babamın radyo başında nasıl hüngür hüngür ağladığının ben şahidiyim. Sonra Adalet Partisi kuruldu. Bizim yaşımız belli bir noktaya gelmişti, Adalet Partisi Gençlik Kolları’nda Barlas Küntay, Cemil Ünal, Cenk Koray, o dönem arkadaşlarımız. Başkanımız Barlas Küntay’dı, sonra Cemil Ünal oldu. Onların gölgeleri altında biz de siyasete başladık. Demek ki, bizim siyasi hayatımız da 50 yılını doldurmuş. Demek ki, bu hani üç günde oldu filan diyenler var, doğrudur. Ama 50 artı üç gün. Bunu da ifade etmiş olalım. O 50 yıl olmasaydı üç gün ne yapardı ki. Siyasi hayatımız Allah’a şükürler olsun geniş alanda Demokrat Parti içinde geçmiştir. Türk siyasi hayatı ve Türk toplumu bizi Anavatan Partisi’nde, o Demokrat Parti’nin bir başka tezahürüdür, bir başka reenkarnasyonudur. Yani ruhun yeniden bedenleşmesidir. Anavatan Partisi’nde Kültür Bakanı ve milletvekili olarak tanıdı. Sonra Doğru Yol Partisi’nde milletvekili ve bakan olarak tanıdı. Sonunda da böyle bir hayat getirdi bize Allah’ın takdiri, Allah’ın hazırladığı bir hazırlık dönemi ve bunun sonucunda da fırsatların verdiği bir imkan ve netice itibarı ile ben şimdi şerefle büyüklerimizin, büyük devlet adamı Demirel’in o benim siyasette öğretmenimdir. 4 yıl onun rahle-i tedrisinde bulunmaktan, dizinin dibinde hem çalışıp hem öğrenmekten kıvanç ve iftihar duyuyorum. Aynı zamanda Özal’ın en yakınlarından biri olduğumu, onun genel başkan adayı olduğumu da o dönemi yaşayanlar bilirler. Kader bugüneymiş. Özal’ın da oturduğu yere oturmak kaderi bugündeymiş.

Biz tarihimizi Atatürk’le başlatıyoruz. Biz onlardan ilham alıyoruz. Yani biz onların konuşma tarzını taklit ederek hitabı öğrendik ve geliştirmeye çalışıyoruz. Fethi Tevetoğlu’na baktık, Samsun Senatörümüz. Menderes’in konuşmalarını radyoda dinledik, O nasıl konuşuyor ona dikkat ettik. Sonra büyüklerimizin konuşmaları, Büyük hatibimiz Ali Naili Erdem ne kadar coşkulu, ne kadar vurgulu, ne kadar edebi konuşmalar yapıyor. Tabii ki, biz onların düzeyine gelemeyiz ama biz o yolda kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz, daha genciz Allah’a şükürler olsun, öğreneceğimiz çok şeyler var. Atatürk, Bayar, Demirel, Özal ve bu çizginin cumhuriyet değerlerine olan bağlılığının en somut ifadesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa bir hanımefendi Genel Başkanı çıkarmış olan bir hareketiz, bununla da iftihar ediyoruz.

“Biz Levh-Mahfuz’dan geldik..”

Biz, Demokrat Parti şemsiyesi altında bulunan o ruhun tezahürleri olan, partilerimizin başında bulunan bütün genel başkanlara, bütün hizmet edenlere, bütün kadrolara şükranlarımızı sunuyoruz. Bizim için ne derlerse desinler, biz yolumuza devam edip gideriz. Bazen soruyorlar? ‘Hangi gezegenden geldiniz’ diye. Ben de diyorum ki, ben gezegenlerden de öte geldim, Levh-i Mahfuz’dur benim geldiğim yer. Esasında tabii ki hepimiz oradan geldik ama merak edenler için söylemiş oluyoruz. Levh-i Mahfuz’dan geldik, Allah’ın yazdığı kader ne ise o kader üzerinde yürürüz.

Bu hareket, Menderes’in çizdiği o hayat çizgisinde Eyüp Sultan ile Mevlana Celalettin Rumi arasındaki o ışıklı yolla aydınlananların hareketidir. Eyüp Sultan’a niye gidiyordu Menderes ve neden Mevlana’ya o boyutlarda hayrandı, bunu iyi anlamak lazım.

Hareketimizin temelinde Mustafa Kemal Atatürk vardır ve Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi Bayar’ın önderliğinde kurulmuş olan ve yoluna devam eden Demokrat Parti’dir. Bu sözün mücerref ve muallak, yani havada bir söz olarak kalmaması için, ben tarihten delillerle bunu televizyonlarda anlattım, salonlarda anlattım, anlatmaya devam edeceğim. Gerçekler yerli yerine oturacak ve oturmalıdır. Bakınız, Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurdu, milli mücadeleyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dayanarak yaptı. Önce orduyu kurmadı, önce TBMM’yi topladı, ondan önce halk kongreleri topladı. Bu demokrasidir ve eğer demokrasi ile taçlanmamışsa, demokrasi ile derinliğini kazanmamışsa cumhuriyetin çok da bir anlamı olmaz. Cumhuriyetin gerçek anlamı ile kendisini bulması için mutlaka en ileri demokrasi ile derinlik kazanmış olması gerekir.

“Atatürk, Kuran-ı Kerim okutur, dinler ve ağlardı..”

Atatürk’ün en yakın çalışanı, başından sonuna kadar onun hem özel kalemi, hem genel sekreteri olan Hasan Rıza Soyak’ın yayınlanmış olan hatıralarının herkes tarafından okunmasını salık veriyorum. Atatürk’ü gerçek anlamıyla tanımak için en yakınındaki insanların yazdıkları okunmalıdır. Hasan Rıza Soyak’ın hatıraları ve hafız Yaşar Okur’un hatıraları, Yurdakul’un yani kütüphanecisinin hatıraları yani onunla yaşayanların hatıraları okunmalıdır. Hatta belki şaşırtıcı gelecektir ama Safiye Ayla’nın hatıraları okunmalıdır. Elbette onun da hatıraları var, O hatıralarında diyor ki, Atatürk Hafız Yaşar Okur’u çağırır ve gözyaşları içerisinde Kuran-ı Kerim okutur ve dinlerdi. Evet bunu bilmeliyiz. Hafız Yaşar da yazdı bunları.

İşin bir yanı bu, öte yanı şu. Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında şöyle bir anlatım var, kimse alınmasın tarihi gerçektir bu. Bir gün CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya’da faşizmi, Almanya’da Nazizmi inceleyerek, Türkiye’de de böyle bir rejim olsun diyerek bir proje hazırlıyor ve bu proje o dönemin başbakanı rahmetli muhterem İsmet Paşa’nın imzasıyla Atatürk’e takdim ediliyor. Atatürk sabaha kadar bu projeyi okuyor ve Hasan Rıza Soyak’ı çağırıyor. Diyor ki; “Kim bu zorbalar. Görüyorum ki, en yakın arkadaşlarımız bile bizi anlayamamışlar. Eminim ki, bu kağıtları İsmet Paşa okumadan göndermiştir.” Yani onu korumak istiyor tabii. Türkiye’de milli şeflik rejimi kurulmasıyla ilgili, tek parti iktidarı ile ilgili bir projedir o. Demokrasinin D’si yoktur, zerresi yoktur, o kağıtları hazırlayan damarda. Niye o damardan bahsediyorsun? O damar bugün de devam ediyor da onun için bahsediyorum. Türkiye o damardan kurtulmuş değildir. O damardır milletin insanlarını, gençlerini kışkırtarak darbeler, müdahaleler yaptıran. Türkiye bu habis ruhtan kurtulmalıdır.

Atatürk şunu söylüyor, “Görüyorum ki, en yakın arkadaşlarımız bile beni anlayamamışlar.” Biz Türkiye’de öyle bir demokrasi istiyoruz ki, dünyadaki gelişmeler karşısında taraftarının kalmayacağını bildiğimiz hanedanlığı isteyenler bile siyasi parti kurabilmelidirler. Bizim istediğimiz rejim budur. Atatürk demokrattı, bakınız döneminde bir vatandaş, cumhuriyetin ilk yılları sıkıntılar var, sigara kağıdı yok. Bir kahvede tütünü gazete kağıdına sararak içmeye çalışıyor, içemeyince de cumhurbaşkanından başlayarak ağır bir küfür söylüyor.

Orada bulunanlar bunu zabıt haline getiriyorlar ve Mustafa Kemal Atatürk’ten, o vatandaş hakkında tahkikat için izin istiyorlar. Atatürk, getirenlere diyor ki; ‘siz hiç gazete kağıdına sarılı tütün çektiniz mi?’. “Hayır” diyorlar. “Ben içtim, çok berbat bir şeydir. Vatandaş az bile söylemiş. Bırakın adamcağızı” diyor.

Demokratik zihniyet bu. Zihniyet ve hedef. Kendisinden sonra Hasan Rıza Soyak diyor ki; o faşizmi getirmek isteyen kağıtlardan sonra kararını verdi. İsmet Paşa’yı aldı, yerine en yakın sivil arkadaşı Celal Bayar’ı getirdi diyor. Demek ki, Atatürk’ün gerçek takipçisi Celal Bayar’dır hiç kuşkunuz olmasın. Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal çizgisi, aynı çizgi. Biz o geçmiş büyüklerimize can sağlığı, ölenlere Allah’tan rahmet ve gençlerimize saadetler, milletimize ebedi saadet diliyoruz. Çünkü her şey milletimiz içindir.

Bugün, Allah nasip etti, biz o büyük insanların oturduğu yerde oturuyoruz, Allah’ın bir takdiridir ama onlar hiç unutmadılar, biz de unutmuyoruz. 15 Ocak günü daha genel başkan adayı olmam söz konusu değilken, benden istenilen bir konferans vardı. Mevlana Kültür ve Sanat Vakfı’nın istediği bir konferanstı. Genel Başkan olunca dedim ki, “Ben şimdi genel başkan oldum, siz manevi bir merkezsiniz isterseniz gelmeyeyim” dedim. “Hayır, biz sizi Namık kemal Zeybek olarak davet ettik” dediler. Gittim, orada bir saat Hoca Ahmet Yesevi ve Mevlana Celalettin Rumi’de Allah ve aşk kavramı konusunda bir sohbet yaptım. Bakınız şimdi de yine yan yana oturuyoruz, Kanal B’de Mevlana konusunda değerli büyüklerimle birlikte bir sohbet yapmıştık, uzun zaman o sohbet konuşuldu.

“Başbakan, kendisini Halife gibi görmeye başladı”

Ayrılırken, bana bir hediye verdiler. Bir Mevlevi sikkesi. Üzerinde eski yazıyla, ‘hiç’ yazıyor. Dedim ki, “tam zamanında verdiniz. Şimdi genel başkan oldum, başbakan olacağım yol açıldı. Cumhurbaşkanı olacağım diye içime bir büyüklenme, ucub gelirse, bu çok tehlikelidir. Dolayısıyla Allah beni ucubdan ve milletimizi, halkımızı ucublaşanlardan korusun.’

Bizim meslektaşımız bir kaymakam çok böbürlenirmiş. Halk arifi, birisi demiş ki;

-Sen şimdi nesin?
Ben kaymakamım.
-Sonra?
Vali olacağım”
- Sonra?
Sonra Başbakan olurum
-Peki sonra?
Cumhurbaşkanı olurum
-Sonra?
Ne olacağım, ‘hiç’ demiş.
O halk arifi, “Ben şimdiden ‘hiç’im. Demek ki, senden daha üstteyim, hiç böbürlenme” demiş.

Şimdi Allah bizi ucubdan korusun ama şimdilerde ucub hastalığına yakalanmış bir Başbakanımız var, Allah onu da ucubdan korusun, milletimizi de ucublaşmaktan korusun.

Birkaç Pazar önce, güzel bir salonda konuşma yapıyor başbakan. Ankara konusunda şöyle söyledi: “Bu Ankara, bizden önce bir köydü. Biz şehir yaptık. Mesela Esenboğa’dan Ankara’ya gelirken, yol eskiden nasıldı, bakın şimdi nasıl? Sonra ekledi, karşıda gecekondular vardı, bakın şimdi ne oldu.”

Ben de dedim ki, muhteremin Ankara adına tanıdığı Esenboğa ile Aydınlıkevler’deki evi ve sonra başbakanlık arasındaki yol. Sanki, Atatürk hiçbirşey yapmamış Ankara’ya, hatta belki Başkent yapan da O’dur. Biraz daha onun nefsini şişirseler onu da söyleyecek. Sonrakiler hiçbirşey yapmamış, Menderes yapmamış. O’nun yaptıklarını döneminde kimse anlamıyordu, o büyük caddeleri böyle eliyle işaret ediyordu, yıkılıyordu caddeler açılıyordu. O zaman CHP eleştiriyordu, ne olacak buralar böyle, bu kadar caddeye ne lüzum var, onlar yetmez oldu sonra. Sonra Demirel yapmamış, Özal yapmamış, sonrakiler yapmamış. Sadece Beyefendi yapmış gibi konuşuyor. Ucub budur işte. Ucub bir manevi hastalıktır ki, irfani kitapları açanlar onu görürler. Yapmadığı işleri yapıyorum zannetmek ve böbürlenmek. İşte bu hastalığa yakalanan insanlar, artık dillerine hakim olamazlar. Mısır’da bir hadise olur hemen oraya talimat vermeye kalkarlar. Sen bir kendi hükümetini yönetmeye çalış. Kendisini galiba halife gibi görmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını değil de bütün İslam Ülkelerini tanzim edecek, buyruklar verecek. Halife gibi görmeye başladı. Bu, demokratik zihniyetten uzaklaşmanın en tehlikeli belirtisidir.

Yahut ta, Kıbrıs’ta bir hadise oluyor, insanlar gösteri yapıyorlar. Haklı bir gösteri içerisinde 5 – 10 satılmış çıkıyor. Onları asla onaylamak mümkün değil, çünkü maalesef her yerde olduğu gibi bizim muhterem değerli Kıbrıs Türkleri arasında da 5-10 tane kendi menfaatini, yabancıların çıkarları ile birleştirmiş olanlar vardır. Ama onları bahane ederek, orada yaşayan insanların tümüne hakaret eden ve yanlış bilgiye dayanan o ifadeler nedir? İşte o da ucublaşmanın bir gereğidir. Sayın Başbakanın ucub hastalığına yakalanma ile ilgili belirtileri çok fazladır. Onun büyükleri vardır, karşılarına alıp, ’dur bakalım sonunda senin de olacağın şey hiçtir’ demelidirler. Yoksa ne olur? Bakınız cumhurbaşkanlığı artık yetmiyor, Başkan olacağım diyor ve ekliyor. Valileri de halk seçecek, Amerikan sistemini getireceğiz. Hangi ülke Amerikan sistemi olsun diye sistemini değiştirmiştir. Amerika’nın kurucu babaları acaba imkan olsaydı Amerika’yı nasıl oluştururlardı. Amerika’da federal devletler kuruldu sonra o devletler birleşti, Federasyon oldu. Hiçbir ülke durup dururken kendisini federasyon yapmaz, böyle bir şey olur mu? Niye federasyondan bahsediyorum, biraz hukuk okuyanlar, siyaset bilenler, bu işleri bilenler bilirler ki, başkanlık sistemi ile birlikte valilerin halk tarafından seçilmesi demek, federasyondur.

“AKP, köksüz dam otu bir partidir”

Şimdi nasıl olacak? Bazı Güneydoğu illerimizde, AKP’nin, yani başkan olmak isteyen zatın binalarına terör örgütü tehdidi yüzünden hiçbir vatandaş ev veremezken, devletin mülkiyetindeki bir takım binalarda kendilerine il merkezleri verilmişken, o il merkezlerinin etrafında da çevik kuvvetlerin beklemesi sayesinde siyaset yapılagelirken, bu gerçekler ortadayken, oradaki valiyi de sen PKK’nın tehdidi altında seçtirirsen o zaman senin parti binanı muhafaza edecek olan çevik kuvvet kime bağlı olacak?

Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir bilgi düzeyi? Memleketin meselelerinden hiç mi haberi yok? Benim söylediğim gerçeği acaba bilmiyor mu? Bunları söylüyor, sonra diyor ki, “Ben tartışılsın diye söyledim.” O kadar ileri gitti ki, sonunda kendi partisi bile bu kadarına dayanamadı, sonunda çatladı. Cumhurbaşkanı başka şey söylüyor, bakanlar başka şey söylüyor. Onun da yandaşları var, bu çatlak hayırlı bir çatlaktır, bir müddet sonra aralık haline gelir, olanlar olur.

“AKP’nin ömrü tamamlanmıştır.

Bu köksüz dam otu bir partidir. Eskiden evlerin üzerinde çatı olmaz, düz toprak olurdu. O toprakların üzerinden taşlarla geçilirdi ki, su sızmasın bazen su oradan buradan tohumlar gelir orada yeşerirdi, bir mevsimliktir onların ömrü. AKP’nin ömrü de tamamlanmıştır, verilen görevi yapmıştır. Daha fazla Türk siyasi hayatında kalmasına ne gerek vardır, ne kalması mümkündür. Bu son gürlüğüdür. Son gürlüğün ne olduğunu bilmeyenler için söyleyeyim, nekahat halindeki hastalar, ölmeden önce şöyle bir dirilirler, ayağa kalkarlar sonra da Hak’kın rahmetine kavuşurlar. Bu son gürlüğüdür, gidecek inşallah. Gitmesi hayırlıdır çünkü antidemokratik bir zihniyetin adına demokrasi denilirse bu en tehlikelisidir.

Süheyl Batum’un söylediği sözler ne kadar antidemokratikse, Sayın Başbakanın ortaya koyduğu tavırlar da ondan hiç eksik kalmayacak şekilde antidemokratiktir. Öyleyse bize gerekli olan demokrasidir. Bize demokrasi gerekir, hepimize demokrasi gerekir. Bütün insanların mutluluğu demokrasidedir. İnkişaf, gelişme, zihni muhtevaların çağı yakalamasının yolu demokrasidir. O zaman diyelim ki, yaşasın demokrasi, yaşasın Demokrat Parti, yaşasın yeniden Demokrat Parti.

Adı bir dönem Adalet Partisi olan, Demokrat Parti’nin dirilişi olan o partimizin, yeniden doğuş gününün kutlu olmasını diliyorum ve hepinize can sağlığı, uzun ömür, baht açıklığı ve demokrat bir Türkiye’de, gerçek demokrasinin hakim olduğu, mesut ve refah içinde yaşayan insanların hakim olduğu, yaşadığı bir Türkiye diliyorum. Sağolun, varolun.
Sayfayı Paylaş: