Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Kanaltürk Televizyonu’nda yayınlanan “Pazar Politika” programında Sami Dadağlıoğlu’nun sorularını cevaplandırdı: ( 13.02.2011 )

“Başbakan, Türkiye için tehdit haline geldi”

“Ben, herkesin bildiği gibi bugünkü iktidar partisine karşıyım. Bugünkü iktidar partisinin Türkiye’ye zarar verdiğine o tehlikeli yollara gittiğine inanıyorum. AKP’nin ve Başbakan’ın Türkiye için bir tehdit haline geldiğini düşünüyorum.”

(DP Basın Merkezi – 13 Şubat 2011)- Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Kanaltürk Televizyonu’nda yayınlanan “Pazar Politika” programında Sami Dadağlıoplu’nun sorularını şöyle cevaplandırdı:

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Bugün stüdyomuzdaki konuk sayısını az tuttuk. Bir isimle kifayet ettik ama tabiri caizse bir isim bir çok konuğa da bedel oldu diyebiliriz. Sayın Namık Kemal Zeybek Demokrat Parti Genel Başkanı stüdyo konuğumuz. Efendim hoş geldiniz, şeref verdiniz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hoşgördük, şeref duyduk.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Zaman ayırdınız bizi kırmadınız teşekkür ediyoruz. Hayırlı olsun dileklerimizi de hemen iletelim hayırlı olsun, Allah utandırmasın. Millet için umarım hayırlı hizmetlere vesile olursunuz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: İnşallah.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Sayın Zeybek sizi uzun uzun anlatmaya gerek yok, Türkiye kamuoyu sizi çok iyi tanıyor. Siz hem siyasette hem de basın dünyasında yazdığınız köşelerle marka olmuş bir isimsiniz. Ben biraz gazetecilik hayatında, işin hakkını veriyorum. Yani onun için bunu lütfen izleyenlerimiz yanlış algılamasınlar. Bir kişinin bir takım özellikleri varsa bunun bir kez daha burada üzerinden geçmek herhalde uygun olur diye düşünüyorum. Çok fazla lafı uzatmadan Demokrat Parti olayına gelelim.

Demokrat Parti denilince Türkiye’de siyasi hayatta akan sular duruyor. Demokrat Parti Türkiye’de gerçek siyasi bir hareket olarak nitelendiriliyor. Sevgili CHP’liler kusura bakmasınlar ama tek parti döneminden sonra Türkiye’nin önemli mihenk taşlarından harekete geçiren, önemli devinim sağlayan hareketlerinden birisi. Siz de şu anda bu hareketin genel başkanı konumundasınız. Öncesinde siz seçilmeden bir çok görüşmeler yapıldı, Sayın Hüsamettin Cindoruk’un, Sayın Demirel ile Mesut Yılmaz ile görüşmeleri oldu. Fakat siz genel başkanlığa adaylığınızı koydunuz bu adayların yanında seçilerek geldiniz.

Demokrat Parti’nin önümüzdeki dönemlerde sizin genel başkanlığınızda hedefi ne olacaktır.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz yeniden Demokrat Parti diyoruz. Yeni Demokrat Parti demiyoruz. Bu çok farklı. Biz yeniden Demokrat Parti derken, Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’da kuruluşundan, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelişine, kapatılan Adalet Partisi.. Bakın kapatılırsa kapatılsın, yeniden doğan bir Demokrat Parti’den söz ediyoruz. Sonra kapatılmadan sonra Anavatan Partisi, yine bir doğuş. O da yine bir Demokrat Parti. Neden? Çünkü Anavatan Partisi’nin kurucusu, ruhu, sürükleyicisi Turgut Özal, Başbakan Demirel’in son döneminde, yani 1980’den sonra 24 Ocak kararlarını alıp ilan ettiği dönemde, hem başbakanlık müsteşarı- DPT müsteşarıydı. Dolayısıyla yine aynı çizgi. Kadro, aynı kadro, hava aynı hava, ideoloji aynı ideoloji, çizgi aynı çizgi. Anavatan Partisi şeklinde tezahür etti, Demokrat Parti tekrar dirildi. Sonra gün geldi hizmetler ayrı ayrı yapıldı. Son dönemde bu iki damar birleşti birlikte atmaya başladı, adı Demokrat Parti oldu. Dolayısıyla biz ‘adımız Demokrat Parti ve biz o milletimizin bildiği Demokrat Partiyiz’ diyoruz. Milletimizin bildiği yani üçüncü yaş grubunun hani yaşı belli bir yere gelmiş, üçüncü gençliğini yaşayan insanların birebir bildiği. Sonra ikinci yaş grubunun babalarından öğrendiği, gençlerin dedelerinden öğrendiği ve mesela şu anda bizim içimizde Genel Başkan Yardımcısı bir Galip Çetin var 22 yaşında. Üniversite son sınıf öğrencisi, dedesi Adalet Parti milletvekili, kendisi de şu anda bizim genel başkan yardımcımız. Gençlik işlerinden sorumlu Genel Başkan yardımcımız. Biz o milletimizin bildiği, milletimizin ana omurgası olan Demokrat Partiyiz.

Demokrat Parti Türkiye cumhuriyet tarihinde gerçek anlamıyla, demokratik hayata adım attıktan sonra kurulan ilk demokratik Demokrat Parti’dir. Ondan önce varolan CHP, tek parti döneminin partisidir, 38’den sonrayı kastediyorum. Bizim izin verdiğimiz kadar demokratlık olabilir anlayışından hiç vazgeçmeyen, insanların hala şu çağda nasıl giyineceklerine biz karar veririz, bizim istemediğimiz gibi giyemezsiniz, yani hatta başınızı bağlayacaksanız bile onun tanımını biz yaparız. Kendi kendinize baş bağlama, baş örtme biçimleri icat edemezsiniz. Onu da biz söyleriz zihniyetinden vazgeçmeyen ve işte son olarak da bu zihniyetin çok belirgin bir tezahürü, açığa çıkmasını gördüğümüz değerli anayasa profesörünün kamuoyuna yayılan ifadelerinde görülen yani şerefli, değerli ordumuzu suçlayan kağıttan kaplan olarak ifade eden anlayış.

Neden kağıttan kaplan, yani ordumuz bir savaşa girmiş de, görevini başaramamış mı? Türkiye saldırıya uğramış da savunma görevini yapamamış mı? Evet yapamasaydı bu sözü konuşmak mümkündü. Neden ordumuz müdahale etmiyor. Neden siyaseti tanzim etmiyor, biz bekledik etsinler ama onlar da kağıttan kaplanmış diyen, ben o kişiyi suçlamıyorum, o kişi hatta bunu söylemek suretiyle bir hizmet yapmıştır. Ne hizmeti, içinde bulunduğu siyasi hareketin zihniyet dünyasını ifşa etmiştir.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Dönemin Ankara Valisi CHP’ye iyi bir örnektir. “Bir komünist parti kurulacaksa onu da biz kurarız” şeklinde bir açıklaması var. CHP üzerinden devam etmek istiyorum. CHP’de Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa seçiminden sonra politikalarda bir değişiklik gayreti görüyoruz. Siz şu anki hali ile CHP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: 1938’den önce başlamıştır, tarihi anlamadan geleceği anlamak mümkün değildir ve günü değerlendirmek mümkün değildir. Geçmişe baktığımız zaman çok ilginç bir şey var bizim siyasi hayatımızda. Mustafa Kemal Atatürk’e bir gün proje getirildi. Kimdir bunu anlatan Hasan Rıza Soyak. Atatürk’ün en yakınında bulunan kişi, özel kalem, genel sekreteri. Onun hatıraları çıktı iki cilt halinde. Recep Peker dönemin çok geçerli ideolojilerini uygulayan iki ülkesi var, yükselen değer gibi görülüyor o zamanlar. Bizim aydınlarımız da hep böyle Batı’da ortaya çıkan ideolojilere kapılmak temayülü olmuştur. O da kapılmış gitmiş, faşizmi ve Nazizmi incelemiş yani Hitler’in rasyonel sosyolizmini ve Mussolini’nin Faşizmini incelemiş. Dönem o dönem, çok beğenmiş, bir proje haline getirmiş, Türkiye’ye uyarlayalım diye. Türkiye’de milli şeflik sistemi kuralım ve Türkiye böyle yönetilsin diye bir proje hazırlamış, bir dosya. Dosyayı İsmet İnönü olumlu görüşle cumhurbaşkanlığına sunmuş. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk . Atatürk çok okurdu bildiğiniz gibi onu da sabaha kadar okumuş. Sabah ilk işi genel sekreteri çağırmış ve “Kim bu zorbalar. Bunu İsmet Paşa okumadan göndermiştir ama görüyorum ki, en yakın arkadaşlarımız bile bizi anlayamamışlar. Biz Türkiye’de öyle bir sistem istiyoruz ki, öyle bir rejim istiyoruz ki, dünyadaki gelişmeler karşısında artık taraftarı kalmayacağını bildiğimiz, hanedanlığı isteyenler bile siyasi parti kurabilmelidirler. Biz böyle bir demokrasiyi hedefliyoruz” diyor. Atatürk’ün hedeflediği demokrasi buydu. Çünkü, Atatürk’ün karakter yapısı buydu.

Karakter yapısı ile de ilgili ilginç bir anlatım vardır yine o kitapta; Bir gün bir köy kahvesinde bir yurttaş, tabakasından tütünü çıkarmış, bir gazete parçasına sarmış, içmeye çalışırken çok rahatsız olmuş ve Cumhurbaşkanından başlayarak, bütün yöneticilere sövmüş, saymış. Tabii konu cumhurbaşkanlığına gelmiş. İzin istiyorlar ki, mahkemeye versinler. Sayın Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu izni almak için gelene sormuş, demiş ki, “Sen hiç gazete kağıdına sararak tütün çektin mi?” “Hayır efendim”, “Ben içtim, pek berbat bir şeydir, adamcağız az bile söylemiş. Bırakın yakasını” demiş. Demokratik zihniyet bu, Atatürk’te demokratik zihniyet vardı. Çok örnek verebilirim ama sanırım yeter.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Biraz önce çok kısa geçtik ama örneklerle o dönemi çok güzel anlattınız. Milli şeflik.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: İşte milli şeflik geldi, o proje uygulandı. O proje Türkiye’de gerçekten bir karanlık dönem başlattı. Faşizmin taklidi bir dönemdir. Özgün değildir çünkü taklittir. 1946’ya geldiğimiz zaman faşizm yenildi, Nazizm yenildi ve son totoliter diktatorya komünizm de Türkiye’ye tehdit etti. Stalin 25 yıllık saldırmazlık anlaşmasını imzalamadı. Atatürk döneminde imzalanmıştı, süresi bitmişti. Şükrü Saraçoğlu gitti Moskova’ya onu imzalatmak için Stalin reddetti. Boğazlarda üs istedi, Kars’ı ve Ardahan’ı Sovyetler Birliği’ne geri istedi, Ermenistan’a bağlamak üzere. O dönemde tabii bir şekilde de Türkiye kendisine bir sığınak aradı ve Batıya sığında Batı’da demokrasi ve piyasa ekonomisi istedi. Neticede bir demokrasiye geçiş başladı ama nasıl bir demokrasiye geçiş. Mesela, muhalif partinin tüzüğünün onaylanması cumhurbaşkanlığına bağlı. Yani Celal Bayar tüzüğü getiriyor, ilk soru, “Sizin bu programınızda Terakki Perver Fırka’da olduğu gibi, ‘biz din ve vicdan özgürlüğünü tanıyoruz’ ifadesi var mı?” Celal Bayar diyor ki, “Biz laikliğin vicdan özgürlüğünün teminatı olduğunu yazdık. “O zaman tamam” diyor. Yani Majestelerinin muhalefeti, yani milli şefin muhalefeti.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Daha net bir ifade ile yani kontrol altında muhalefet.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ama sonra kontrolden çıktı. Çünkü bir müddet sonra hiç beklenmedik bir şey oldu, 1946’da bildiğiniz gibi açık oy gizli tasnif. Yani vatandaş jandarmadan dayak yemeyi göze alacak, oyunu öyle verecek. Sonra o tasnifi gizli yapacaklar. 1950’ye gelindiği zaman artık gerçek bir seçim oldu ve Demokrat Parti geldi. Ancak, bu vesayetten Türkiye hiç kurtulamadı. Biz ne kadar istiyorsak o kadar demokrasi, biz ne kadar verirsek o kadar özgürlük. Biz kim? Biz dedikleri CHP ve CHP’nin bürokratik uzantısı.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Efendim bu vesayetten Türkiye kurtulamaz dediniz. Bugün de halen devam ediyor bu vesayet bütün gücüyle.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben, herkesin bildiği gibi bugünkü iktidar partisine karşıyım. Bugünkü iktidar partisinin Türkiye’ye zarar verdiğine o tehlikeli yollara gittiğine inanıyorum her anlamda onu ayrıca konuşabiliriz. AKP’nin ve Başbakan’ın Türkiye için bir tehdit haline geldiğini düşünüyorum. Başka sebeplerden siyasi değerlendirmelerle bunu söylüyorum bu ayrı ama mesela AKP’nin kapatılma davasında, ben AKP’nin kapatılma iddianamesine karşı yazı yazdım. Kapatılma kararı verilmedi ama Anayasa Mahkemesi AKP’yi laikliğe karşı faaliyetlerin odağı olarak mahkum etti. Ben bu kararı da eleştirdim. Sen karşı olduğun bir partinin kapatılmasına neden karşı çıkıyorsun. Niye onun hakkında verilen mahkumiyet kararını eleştiriyorsun. Ben ülke adamıyım ve demokratım ben. Ne diyor o kararda? Laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı oldu. Niye? Başörtü yasağını kaldırmak için yasa çıkarmak istemişler, gerekçeye bakınız. Ben de diyorum ki, başörtü yasağı laikliğe aykırıdır. Laiklik vicdan özgürlüğüdür, bir bakıma bir tanımla eğer siz vicdan inanç ve inancını istediği gibi ama örter, açar. Ben ne başörtüsünü kutsallaştırıyorum, ne başaçıklığını kutsallaştırıyorum. Benim kutsal bildiğim değer insandır ve insan özgürlüğüdür. Ben bunu savunuyorum, herkes bunu dikkatli anlamalı, iyi anlamalı. Orada dedim ki, bu karar yanlıştır ve ben üzüldüm bu karara dedim. Peki ama o kararı veren neydi. O kararı veren biz ne kadar özgürlük verirsek o kadar özgür olabilirsiniz. Yani soruyorum ben hanımefendilerin nasıl giyineceklerine, beyefendilerin karar verme hakkı nereden geliyor. Bu otokratik totoliter zihniyetin, CHP zihniyetinin ne yazık ki, bürokratik kadrolarda hala bir direniş içinde olmasından geliyor. Türkiye bu totoliter zihniyetten kurtulmadığı sürece bunun karşılığında bununla mücadele ederek başka bir totoliterizm geliyor ki, işte bugünkü AKP bunun ürünü.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Gerçek bir demokrasi diyorsunuz siz Demokrat Parti adına. Tam demokrasi Kemal Bey’in durumuna gelelim.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Kemal bey şahsen sevdiğim bir insan ve Kemal Bey fırsat doğdu, partisi için de bir fırsat haline geldi. Partisi onu değerlendirmek için öne çıkardı ama partisinde hala o zihniyet devam ediyor. O kadrolar, o partide Genel Sekreterin bir yakınına hacca gidecek diye partilisine söylediği sözleri bu toplum dehşet içinde öğrenmedi mi? O zihniyet devam ediyor. O zihniyet Kemal Bey’i orada ne kadar tutar? Kemal Bey eğer bunların istediği gibi bir netice alınmasını sağlarsa onu bir müddet daha kontrol içinde tutarlar. Ama o öyle bir kontrol içinde ki, zaman zaman kendi dünyasından gelen sözler söylüyor, hemen sağdan soldan kontrol altına alınıyor, o sözlerden geri dönmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla ne yazık ki, bizim eski partimizi Kemal Bey’in de demokratikleştireceği ile ilgili umudum yok benim.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Si Demokrat Parti Genel Başkanımsınız, önümüzdeki dönemde seçimler yaklaştı. Haziran ayının 12’si olarak telaffuz ediliyor. Bu seçimler Demokrat Parti açısından nasıl geçecek, sizin temaslarınız olduğunu biliyoruz. Parti kurullarını topluyorsunuz, seçimlere hazırlık aşamasındasınız. Sizin genel başkanlığınızdan sonra bildiğim kadarıyla bir takım il başkanlıklarında istifalar oldu. Parti içerisinde size karşı mevcut yapıda bir aykırı yapılaşma hissediyor musunuz? Sizi kabullenememe gibi bir durum söz konusu mu Sayın Zeybek?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Birkaç il başkanımız zaten benden önceki genel başkan döneminde istifa etmeye karar vermiştir. Sayın Cindoruk kongre geçsin ondan sonra istifa edersiniz demiş. Yani sağlık sebepleriyle, bıkkınlıkla istifa etmeyi düşünenler olmuş ama yine söylenen eğer olduğu gibi sürseydi Namık Kemal Zeybek bu partinin başına gelerek Demokrat Parti’yi kökleri üzerinde yeniden iktidara doğru yürüyüş haline getirmeseydi bir çok insanın ayrılacağını da biliyordu. Şu anda partimizde ve teşkilatımızda ciddi anlamda bir ayrılma söz konusu değildir tam tersine teşkilatımız ayağa kalkmıştır. Bir şeyi unutmayalım üç gün içinde birden bire teşkilat Namık Kemal Zeybek’e yönelmiş ve onun etrafında kilitlenmiş ve çok büyük çoğunlukla genel başkan seçmiştir. Benden sonra ikinci oyu alan arkadaşımız Salih Uzun da hemen bizimle birlikte olmuştur ve şu anda da benim siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcımdır. O anlamda hiçbir problem yoktur ve partimizin teşkilatı çok güçlüdür.

Partimizin teşkilatı çok güçlü. Yani tanıdıkça iftihar ediyorum. Teşkilat derken şu anda il başkanı, il idare kurulu, ilçe yönetimlerinde bulunan arkadaşları kastetmiyorum sadece. Parti etrafında kümeleşen ve toparlaşan insanları, partinin geçmişinde Doğru Yol Partisi’nde, Anavatan Partisi’nde hatta Adalet Partisi’nde şimdi o ilk Demokrat Parti’den artık bize verilen bir şey yok. Yani kişi yok o manada.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Galip Çetin var.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Evet torun Galip Çetin var. çok zaman geçti. Çok kadrolar bakanlık yapmış, milletvekilliği yapmış yapmaya müsait, yetişmiş yani her anlamda çağdaş gelişmeyi yakalamış kadrolar var. Fikriyatımız en doğru fikriyat. Türkiye toplumu sağcı bir toplumdur. Biz Merkez sağız yani tam ortasıyız. Biz orta filan değiliz. Biz, sağız elhamdulillah inşallah. Bu anlamda da merkeziz. Toplum sağ olunca merkez sağ da toplumun tam ortası demek. Ne demek? Biz demokratik değerlere olabildiğince açığız ve demokrasinin durağan bir kavram olmadığına, hayat geliştikçe, toplum geliştikçe yeni çözümler ve yeni teklifler getiren bir kavram olduğuna inanıyoruz. Yani söz gelimi ben bugün Türkiye’nin artık mesela Diyanet İşleri Başkanı’nın da Müftüler ve ilahiyatçı profesörlerden meydana gelen bir seçici kuruldan seçilmesi gerektiğine ve Diyanetin özerkleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Devlete bağlı din kavramı Laiklik dediğimiz ve Batı toplumlarından aldığımız ve doğru bir kavram olan o kavrama aykırıdır, gerçeği konuşalım.

Üniversitelerde seçim yapıyorsunuz, sonra diyorsunuz ki, seçim yapan insanlara seçimi yapın. Sonra YÖK’e gidiyor, YÖK üç tane seçiyor onların içinden bazen de en az alanı en üste çıkarıyor. Sonra o Cumhurbaşkanı’na gidiyor cumhurbaşkanı birisini seçiyor. Bu komediye ne lüzum var.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Sayın Cumhurbaşkanı da bundan rahatsız olduğunu söyledi. “Bundan ben de rahatsızım, bir düzenleme yapmamız gerekiyor” dedi.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Seçim yaparsın kim kazanmışsa O’dur. Bu YÖK nedir artık? YÖK’ü kuran İhsan Doğramacı, ben rahmetli Doğramacı’ya sordum, hocam en çok övündüğünüz üç eserinizi sayar mısınız? Dedi ki, “YÖK, Bilkent ve Hacettepe” En önemlisi hangisidir dedim, “YÖK’tür” dedi. Peki şimdi YÖK’e ihtiyaç var mı, “Yoktur. Üniversiteler arası kurul yeter” dedi. O dönemde anlamı vardı yani bir tepki uygulamasıydı bugün artık Türkiye’nin geldiği bu demokratik zihniyet dünyasında gerçek demokrasinin gerekleri yapılmalıdır. Biz şunu söylüyoruz, cumhuriyet değerlerine bağlıyız. Cumhuriyet değerlerinden sapmamak şartıyla alabildiğine demokrasi diyoruz. Cumhuriyet değerlerine bağlıyız derken, kastettiğimi söyleyeyim; bizim Türkiye halkımız mübarek bir halktır ve muazzam bir zenginliğimiz vardır. Büyük Osmanlı coğrafyası, insanlık tarihinin en büyük bahsidir Osmanlı Devleti 3 kıta üzerinde hüküm sürmüş büyük bir uygarlık ve sonra bu uygarlığın oluşturduğu, bu coğrafyadaki zenginliklerimiz, insan unsurumuz toparlanmış, Türkiye Cumhuriyetine gelmiş, ne olursa olsun Balkanlar’dan gelen, Kafkaslar’dan gelenler, Asya’dan gelenler, bu coğrafyada binlerce yıldan beri bulunanlar İstanbul Türkçesinde biz birleşmişiz. Ve adımıza Türk demişiz ve bunu halletmişiz. Ama sayın Başbakan çıkıyor, bundan inşallah vazgeçer benim şu konuşmamı dinler de çünkü benim amacım biraz da sayın Başbakan dahil, muhalefet liderleri, bakanlar dahil herkese bir şeyler öğretebilmek. Benim bir öğretmenlik yanım da vardır, buna da ihtiyaçları vardır.

Sayın Başbakan mesela en son Mehmet Akif’i anma gününde bir konuşma yaptı, dedi ki, “İstiklal Marşımızı kim yaptı, bir Kürt mü yaptı, bir Türk mü yaptı bir Arnavut yaptı. Akif ırkçılığı reddetmiştir” Bu olmadı o zaman çünkü Akif ırkçılığı reddederken ve bu söylediği tarzda ırkçılıktır reddettiği. Akif’e döneminde de Arnavuttur bizden değildir diyen ırkçılar olmuştur. Çok üzülmüştür Akif. Akif’in bir şiiri var “Ben ki, evet Arnavut’um başka bir şey diyemem işte perişan yurdum” bunu söylerken Müslüman unsurların kavmiyetçilik asabiye ile Osmanlı’dan ayrılmalarına karşı mücadele ediyordu ama Akif şunu da biliyordu, ordunun duasını yazdı ve orada dedi ki, “Türk nesliyiz silsilemiz kahraman. Müslümanız hakka tapan Müslüman” Akif bunu derken kastettiği kökeni, kökü ne olursa olsun, nereden gelirse gelsin bu ortak kültür işinde yoğrulmuş, bu ortak kültürü de zenginleştirmiş ve ortaya Allah’ın takdiri ile tarihin göstermiş olduğu doğrultuda çıkmış olan bir Türk milleti var. Biz bu millet içindeki insanları yeniden dönüp, onların kökenini hatırlatarak Akif Arnavut’tur şu şudur dersek, bu cumhuriyetimizin en önemli manevi kazanımını ortadan kaldırmak olur, bundan vazgeçmek lazımdır. Dünyada bütün toplumlar böyledir.

Ben Yunanistan’daki bir arkadaşıma sordum dedim ki, bir Yunan Başbakanı dese ki, “Yunanistan’da Aranavut’lar var, Makedon’lar var, Ulah’lar var, Müslüman’lar var dese” “Diyemez, dese orada oturamaz” dedi.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Aslında sizin söylediklerinizle sayın Başbakan’ın söyledikleri arasında ben pek bir fark göremedim. Sayın Başbakan da bu sizin söylediklerinize farklı bir yoldan vurgu yaptı.

Efendim il başkanları istifaları konusunda tamamen kongre öncesinde kaynaklanan sebeplerden ötürü olduğunu söylediniz. Bu seçime gidiş noktasında ben ittifaklarla devam etmek istiyorum, Demokrat Parti tek başına mı girecek seçime yoksa yapmış olduğunuz temaslar sizi bir ittifaka zorlayacak mı?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi şöyle ifade edeyim, ben Namık Kemal Zeybek olarak mütevazi olmakla yükümlüyüm. Ucub büyük bir manevi hastalıktır, Allah beni ucuba katılmaktan korusun. Ucub kendini beğenmişlik, böbürlenmek filandır. Kendi iç dünyasından. Bir kubbe altı sözlüğü ya da Osmanlıca sözlüğünü açan herkes ucubun ne demek olduğunu görür. Şahsi olarak insanlar alçak gönüllü olmalıdırlar. İkincisi 25 Ocak’ta ben Mevlana Kültür ve Sanat Vakfı’nda bir konuşma yaptım, konuşmanın konusu Hoca Ahmet Yesevi’de ve Mevlana’da Allah ve aşk idi. Manevi meseleleri konuştuk. Ayrılırken bana bir Mevlevi sikkesi verdiler, üzerinde şöyle yazıyordu, “hiç” dedim tam zamanında verdiniz ben bunu partideki odama koyacağım hem her gün ona bakacağım hem de herkesin ona bakmasına salık vereceğim. Sonunda neyiz nereden geldik nereye gidiyoruz. Cumhurbaşkanı olsan sonra ne olacaksın, “hiç” demiş. Ben şimdiden hiçim demiş. Dolayısıyla alçak gönüllü olacağız.

Ben, Demokrat Parti’nin Genel Başkanıyım Bayar’ın, Menderes’in Demirel’in Özal’ın tahtında oturuyorum. Ben alçak gönüllü olamam ve ben tek başına iktidara gelecek şekilde çalışıyorum. Partimiz tek başına iktidara gelecek şekilde çalışıyor. Hedefimiz tek başına iktidara gelmek. Neden? Çünkü Türkiye’yi liderler içerisinde en iyi ben yönetirim. Benden daha iyi yönetebilecek geçmişinde aldığı her işinden başarıyla, alnının akı ile çıkmış ve geçmişinde benim gibi deneyimler kazanmış kim var. Bu soruyu soruyorum, burada tevazu bitiyor, ne başlıyor? 10 yıl kaymakamlık, 33 yaşında müsteşar olmuşum. O dönemi hatırlasın insanlar. Kültür Bakanıydım nasıl bir bakanlık yaptım insanlar biliyor. Bir üniversite kurdum 14 yıl yönettim. Büyükelçilik yaptım, başdanışmanlıklar yaptım. Sayın Demirel’in yanında 4 yıl bir doktora düzeyinde ihtisas yaptım. Yani siyaseti 4 yıl onun rahleyi tedrisatından geçirerek yeniden öğrendim. Hayat çizgimde benim başarılar var. Dolayısıyla ben Başbakanlığı hepsinden iyi yaparım. Hem kök değerleri dünyaya anlatmak bakımından, bakınız Yunus Emre sevgi yılı olarak 1991 yılında Unesco’ya ilan ettirdim ve Yunus Emre’yi bütün dünyaya doğru planlamalarla anlattım. Yunus Emre yolu ile milli kültürümüzü insani özümüzü, milli kültürümüzün insani değerlerini ve Türkiye’yi tanıttım. Bu örneklerle şunu söylüyorum. Ben hem kök değerlerimizi dünyaya tanıtma bakımından herkesten daha başarılı olurum hem de çağdaşlığın uç değerleri vardır mesela modern yönetim teknikleri. Bu konuların uzmanıyım ben, Özal döneminde bu projeyi başlattık. Bu konuları anlattığım zaman bana Sayın Genel Başkan sen biraz günlük siyasetin reel politik dışında konuşuyorsun. Evet dışındayım çünkü önündeyim. Bu topluma bilgi çağı kavramını benim getirdiğimi siz hatırlıyor musunuz? Yoktu bu kavram.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Bunlar sizin gerçekleriniz, biz sizi tanıyoruz. Benim gazetecilik hayatımda siz her zaman önemli bir yer tuttunuz. Sayın Namık Kemal Zeybek birikimi itibarıyla Türkiye’de başbakanlık yapmayı hak eden bir kişidir. Bir de Türkiye’nin siyasi gerçekleri var. ŞU anda yapılan anketlerde şu ortaya çıkıyor, AKP’nin yüzde 50’ye yakın oyu var, bu şartlar dikkate alındığında ortada bir gerçek var, bunu aşabilmek için ne yapacaksınız?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bir, bu yüzden zaten DP teşkilatı, delege dokusu, ortak ruhu doğru bir tercih yaptı. 50 yıllık geçmişin üzerine eklenen üç günlük bir mücadele ile, 50 yıl artı üç günlü Namık Kemal Zeybek’i getirdi Genel Başkan yaptı. Şimdi kendisini iktidara götürmesini bekliyor. Benim teşkilatım aza razı olamaz, benim teşkilatım alışageldiği şekilde Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın başarılarını bekliyor.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: O zaman kısa mesafe 100 metre değil, maraton koşmayı hedefliyorsunuz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biliyorsunuz maraton koşularında önce yavaş yavaş gidilir sonra 100 metre kala hızlanılır. Biz önce 100 metre koşusu yapacağız sonra 100 metreler halinde maraton koşusu yapacağız.

İkincisi, bizim fikriyatımız en doğru fikriyat. Niye? Cumhuriyet ve demokrasi arasında bağdaşma dengelerini yerli yerine oturtma, kalkınmayı yeniden tabandan başlatma. Ben işçiye, memura ve emekliye yüzde 100 zam yapacağım diye ilan ettim, kaynağı da var. Kimse kaynak yok demesin. Biz zaten 54. Hükmet döneminde yüzde 120 zam yapmıştık. Ben, o kaynakların nasıl bulunacağını ve nerelerde olduğunu biliyorum. Biz esnafa destek vereceğiz, yeniden tarımı dirilteceğiz. Türkiye’yi açlık tehlikesinden kurtaracağız. Uzaklardan öküz getirerek kurban kesen bir toplum olmaktan kurtaracağız, tarımı dirilteceğiz diyorum. Bu bizim yapageldiğimiz şeylerdir yani Demokrat Parti geleneğinin. Tabandan kalkınma ve üreterek dışa açılma. Üreterek dışa açılmayı gerçekleştireceğiz. Biz, milli bağımsızlığımızdan vazgeçmeden dünya ile bütünleşeceğiz. Bütün bunlar doğru fikriyattır. Bu seçimde tek başımıza iktidara gelmeyi hedefliyoruz.

Bu seçimde, bu seçim olmazsa bir dahaki seçimde mutlaka. Buna inanılsın, bunlar oldu. Halk kaliteyi görüyor, görecek ama sayenizde, sizin desteklerinizle halk bizi görüp, benim Demokrat Parti genel başkanı olduğumu, Demokrat Parti’yi nasıl tanımladığımı, neler yapacağımı anladığı zaman bu gerçekleşecek. Ama siyaset dediğimiz uğraşı alanının, bir tanımı da hedeflerle gerçekler arasındaki akılcı çizgiyi bulma meselesidir. Hedefi büyük koyacağız. Ben halkımdan bu seçimde beni, bizi, Demokrat Parti’yi tek başına iktidara getirecek oy istiyorum. Menderes’e verdikleri desteği istiyorum, Menderes’in ruhu bizde dirildi diyorum. Bunu istiyorum, bu desteği istiyorum. Bu sözümü kaç kişi duyacak. Kaç kişi bana inanacak ve istediğimi yerine getirecek. Biz bunu göreceğiz. Dolayısıyla seçimler yaklaştıkça, şu anda değil, hiçbir siyasi parti ile herhangi bir temasımız yani oturup masada gelin ittifak yapalım diye bir görüşmemiz yok. eğer biz 12 Haziran’da yapılacağı varsayılan, kesinleşmeyen seçimlerde tek başımıza iktidara gelecek kadar oy alamayacağımızı görürsek onu sağlamak üzere yanımıza bir takım bize yakın siyasi partileri alabiliriz, onlarla birlikte seçime gidebiliriz bu kararın ön temasları bize yapılan teklifleri değerlendirmek sureti ile öyle ön temaslar halinde de yapılıyor.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: O yapılan ön temasları biraz açıklar mısınız?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Saadet Partisi’nin talebi var ama daha oturup görüşemedik. Benim görüşmem için zaman lazım. Yine çok değerli dostum, birlikte hükümette bulunduğumuz Abdüllatif Şener Bey’in siyasi hareketi ve kendisi ile ilgili bir takım temaslar var onunla bile oturup karşılıklı konuşamadık. Biz onunla 54. Hükümette birlikte görev yaptık. Yüzde 120 zam yaptık dedim Maliye Bakanı oydu. Başka da olacaktır ve bütün bunlar sonucunda inşallah bu seçimde iktidarı devralacağız.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Sayın Çiller ile görüşüyor musunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sayın Çiller’e telefonla görüştük ama görüşeceğiz. Sayın Demirel’le hep görüşüyoruz.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Sayın Çliler’in sizden önce teşkilatlardan kendisine yönelik bir isteği olmuştu. Fakat sonrasında genel başkanlık size nasip oldu. Sayın Çiller’in bu yönde size herhangi bir telkini sizin onunla bir fikir alışverişiniz oldu mu?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sayın Çiller ben kurultayı, genel başkanlığı kazandıktan sonra aradı çok güzel sözler söyledi, “Hak yerini buldu emanet ehline verildi, bu işi başaracağınızdan eminim” dedi. Ben Sayın Demirel’in başdanışmanı iken Türk Dünyası ile Avrasya ile Türkiye’nin ilişkilerinin uyumlaştırılmasını gerçekleştiren bir görevliyken Sayın Çiller’in daveti ile yeniden siyasete döndüm, milletvekili ve bakan oldum. Benim Genel Başkanımdı elbette ki kendisine saygı duyuyorum. İnsanlar geçmişlerinde yaşadıklarını silip atmamalılar. Geçmişte saygı duyduğumuza da bugün saygı duymalıyız. Sayın Çiller’e saygı duyuyorum ama, birileri bu bilgi alanında, gazete köşelerinde, dedikodu merkezlerinde, dedikodular üretiyorlar, kimisi diyor ki, Namık Kemal Zeybek MHP’yi barajın üzerine çıkarmak için geldi, kimi diyor ki, hayır altına düşürmek için geldi. Kimisi diyor ki, Namık Kemal Zeybek’i Fethullah Gülen Amerika’dan gönderdi. Kimisi diyor ki, hangi gezegenden geldi, kimi diyor ki, ufoyla mı geldi? Kimi diyor ki, AKP’yi zayıflatmak için Aydın Doğan getirdi. Böyle her şey söyleniyor, söylensin. Demokrasi ne sakıncası var, zaten onlar birbirini ortadan kaldırıyorlar. Ne demişti Atatürk basın özgürlüğünden, diyelim ki, söz özgürlüğünden doğan sakıncaların telafisi yine söz özgürlüğü ile gerçekleşir. Dolayısıyla biri onu söylüyor, biri onu söylüyor. Allah’ın huzurunda söylüyorum ki, hiç kimse getirmedi beni. Ne Sayın Demirel’den, ne Sayın Çiller’den ne de herhangi bir başka sayından ya da muhteremden herhangi bir şekilde genel başkan olmak konusunda ne izin aldım, ne icazet aldım ne de dışarıdan destek aldım. Nasıl oldu peki? Beni getiren il başkanlarıdır, ilçe başkanlarıdır, delegelerdir. Tabii bir şekilde ortaya çıktım ve beni teşkilatım getirdi oraya. Sorumluluğum teşkilatıma karşı , il başkanlarıma karşı, delegelere karşı. Başka kimseye karşı bu anlamda bir sorumluluğum yok ama bu büyüklerime olan saygım yok anlamına gelmez. Demirel’in engin deneyiminden yararlanmayacağım anlamına gelmez. Sayın Çiller’in desteğini istemiyorum anlamına gelmez, herkesin desteğini istiyorum. Biraz önce adını söylediğim herkesin kimisinin duasını, kimisinin desteğini istiyorum. Peki nasıl oldu? Bahttan geldim. Dahasını söyleyeyim Levhi Mahfuzdan geldim ben. Çok daha yakarılardan geldim, şimdi bunu da böbürlenmek zannedenler olabilir, herkes levhi mahfuzdan geldi.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: ittifaklar noktasında Türkiye’de şöyle bir algı da var ne yazık ki, özellikle mevcut AK Parti Hükümetini devirmek adına yani her ne pahasına olursa olsun AK Parti’yi iktidardan uzaklaştırma pahasına bunu bir takım köşe yazarları köşelerinde formüle de ediyorlar. İsimleri tek tek sayıyorlar A’dan Z’ye bu anlamda dışarıda kalmış ne kadar isim varsa haydi göreve mantığı adı altında. Siz yapacağınız ittifakı nasıl görüyorsunuz, her ne pahasına olursa olsun sizin yapacağınız ittifak AK Parti Hükümetini devirmek mi? Yoksa barajı aşıp bir şekilde Meclis’e girip kendinizi orada temsil ve sözlerinizi, fikirlerinizi ifade edebilmek midir?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Siyasi hayatımızın düşmanlıklar üzerine oturtulmasına ben karşıyım. Yani siyasi partilerin hainlikle suçlanmasına karşıyım, insanların ihanetle suçlanmasına karşıyım. Bu tabirlerin uluorta kullanılmasına karşıyım. Yani siyasi hayatta herkes kendi bildiği doğrultuda bir şeyler yapıyor. Husumet değil, rekabettir doğrusu. Ben, bugünkü mevcut iktidar partisini de, onun genel başkanının da, bugünkü mevcut muhalefet partilerini de topunu birden rakibim olarak görüyorum. Onlar bizim rakiplerimiz. Yani düşmanlarımız değil, onlar bizim yurttaşlarımız. Siyasi görüşlerimiz farklı, programlarımız farklı, hayata bakışlarımız, ülkeye hizmet kanallarımız ve yollarımız farklı. Ama onlar bizim düşmanlarımız değil. Düşmanca yaklaşmayı doğru bulmuyorum ya da sağlıklı bulmuyorum. Bunu söylediğim için yine yanlış anlayanlar oluyor. Diyorum ki, biz iktidara geleceğiz, yani bu seçimden sonra biz iktidarı kuracağız. Yani hükümeti biz kuracağız.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Siz iktidar olacağız derken, kendi kişisel menfaatleriniz için nefsiniz için iktidar olacağız iddiasını ortaya koymuyorsunuz, millete hizmet, bu ülkeye hizmet için iktidar olma isteğinizi ortaya koyuyorsunuz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz iktidar olacağız. Bu seçimden sonra iktidarı biz kuracağız. Biz oluşturacağız. Ne demek? Şu demek, eğer tek başımıza iktidara gelemezsek mutlaka yanımıza birisini alarak iktidar olacağız, bu AKP de olabilir, muhalefet de olabilir. Ben AKP de olabilir dedim diye AKP ile seçim ittifakı yapacaklarmış diye yorumlayanlar da oldu. Demek ki, açık açık anlatmak lazım. Biz AKP’yi de muhalefeti de düşman görmüyoruz. Biz öyle güçlü bir fikriyatı temsil ediyoruz ki, kişiliğimizin gücüne de öyle inanıyoruz ki, biz AKP’yi alırsak onda gördüğümüz yanlışları ondan eleriz onları da kurtarırız. Yanlışlarından kurtarırız, CHP’yi alırsak muhalefetteki yanlışlardan muhalefeti de kurtarırız, ıslah ederiz yani. Yanımıza çekeriz onunla da yaparız, onunla da yaparız. Elbette ki böyle bir şey olmaz ki, düşmanlıklar üzerine dayalı siyaset çok yanlıştır. Dünya siyasetinde bile düşmanlar, her tarafımız düşman Türkün Türk’ten başka dostu yoktur gibi lafları ben hayatım boyunca kullanmadım. Türkün Türk’le düşmanlığı da oldu maalesef tarihte, dostları da oldu. Bu tür lafları ne sevdim, ne kullandım. Bunlar hep böyle insanların kolayca sarfettiği sözlerdir. Ya da işte dünya milletler mücadelesi tarihinden ibarettir. Pakistan halkı bizim kardeşimizdir, Suriye niye bizim düşmanımız olsun tarihte Selim’le İsmail gibi iki Türk de savaşmıştır. Onu bırakalım, Yıldırımın oğulları da savaşmışlardır. Tarih karmaşıktır.

Ben, Arif Nihat Asya’nın şu şiirini çok severim, “Hain demedim kimseye zalim demedim. Vurdun bana ey el ne bu halin demedim. İnsanlık için dua dua yalvardım. Tel'ine ve bedduaya ‘amin’ demedim” Biz bu anlayışta insanlarız. Bir taraftan Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Abdal Musa, Pir Sultan Abdal derken bir taraftan da düşmanlıklara dayalı bir siyasi anlayışa sahip olmamız bizden beklenmez. Biz gelmedik kavga için, bizim işimiz sevgi için. Diyoruz ki doğrusu biziz. Biz halk kitlelerinin sıkıntılarını ortadan kaldırırız, biz yukarılarda dolar milyarderleri oluşturmaya dayalı değil, halkın mutluluk içinde yaşamasını sağlayacak ekonomik siyaset uygularız, doğrusu biziz diyoruz ama bizim dışımızdakilerin topu haindir falan gibi şeyleri söylemeyiz. Özal bir ara yanındakilere şunu söylemiş, “Çok korktum, bütün milletvekillerini biz alacağız” dedi demiş. Ben mesela 5 arkadaş karşıma çıktı aday oldu, hepsine sevgiyle baktım, onların benimle ilgili söylediklerini duymadım. Salih Bey bir şey söylemedi tabii çok yetişmiş çok iyi bir insan. Ben insanları övmeyi seviyorum. Bektaşiler öyle dermiş gidin birbirinizi övün davayı öyle anlatın diye. İnsanlar birinde iyi bir hal gördükleri zaman övmelidirler. Ben de Salih dostumu diğer arkadaşlarımı överim.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Özellikle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde PKK terör örgütü ile ilgili önemli bir sorunu var. Yıllardan beri yaşanan, adeta kangren olmuş bir yaramız var. Şu anda atılmış olan çeşitli adımlar var bunu açılım olarak da yorumluyorlar. Hükümet kanadı buna milli birlik projesi olarak son ismini koydu. Doğu ve Güneydoğu problemi ile ilgili Demokrat Parti Genel Başkanı olarak sizin bakış açınız nedir? Türkiye bu problemini halledemezse önümüzdeki dönemde bu coğrafyada bir çok stratejik analist çok zorlanacağını, hatta ve hatta çok daha abartılı yorumların yapıldığını görüyoruz. Bu problemi halledemezse Türkiye’nin önü açılmaz diyorlar, siz neler düşünüyorsunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Size birkaç örnek vereyim bir, Demokrat Parti’nin 1950 ve 1960 döneminde böyle bir mesele var mıydı? Hayır yoktu, belirtisi bile yoktu. Hiçbirşey yoktu. Anavatan Partisi’nin güçlü dönemlerinde böyle bir şey var mıydı? Yoktu. Adalet Partisi’nin güçlü dönemlerinde var mıydı? Yoktu. 54. Hükümetten biz ayrıldığımız zaman var mıydı? Yoktu. Peki bütün bunlar ne? Bütün bunların dışarıdan tahrik, terör örgütünün artık profesyonel bir örgüt haline gelmesi, bölücülük amacı dışında gayrimeşru ticari bir kuruluş haline gelmesi. Başkalarının kırbacı, taşeronu haline gelmesi, Türkiye Hükümetleri üzerinde bir terbiye gücü gibi kullanılma gücü filan ayrı. Hepsinin ayrı ayrı alınıp çözülecek yanladı vardır.

Temel yaklaşım şu, Güneydoğu’da ve Doğu’da işsizlik, geometrik artışlarla artıyor, aritmetik çoğalmalarla değil. Türkiye’de son yıllarda yani sadece bu hükümet döneminde demiyorum ama son yıllarda ve bu hükümet döneminde de gittikçe şiddetlenen bir şekilde, dünyadaki global kapitalizmin dayatması olan yeni liberalizm uygulanıyor. Bu yeni liberalizm dünyada bize ulaşıyor ve sanki tartışılmaz gerçekmiş gibi ve sanki Allah’ın emriymiş gibi uygulanıyor. Nedir onlardan bir tanesi? Devlet yatırım yapmaz, devletin sahip olduğu her şey özelleştirilir. Peki neden bu doğru? Geçmişte niye bunu sorgulamıyor. Geçmişte de tam tersiydi. O da yanlıştı bu da yanlış.

Demokrat Parti iktidarında biz geçmişte yaptığımız gibi yeniden Güneydoğu’da ve Doğu’da ve Anadolu’nun her yerinde ama bilhassa Güneydoğu’da ve Doğu’da. Özel sektörün yatırım yapmadığı yerlerde mutlaka yeniden fabrikalar yapacağız. Tekel Fabrikaları özelleştirildi, insanlar işsiz kaldı, esnaf sokağa düştü, esnaf kepenk kapattı ve büyük bir işsizlik meydana geldi. Güneydoğu’daki işsizliği ve sefaleti önlediğiniz zaman neyi sömürecek oradaki terör örgütü, siz oradaki sefaleti ve işsizliği önleyemezseniz bilhassa işsizliğin önüne geçemezseniz evet herkesi, bu terör örgütünü yok edersiniz ama başkaları yine girer. Dolayısıyla asıl ve birinci çözüm, açılım, saçılım ne derseniz diyin birincisi devletin yeniden fabrika yapmaya karar vermesi ve yapması gerekir.

Dolayısıyla biz Güneydoğu’da, Güneydoğu’yu ve Doğu’yu geçmişte yaptığımız gibi, fabrikalarla donatacağız. Bu fabrikalar mali yönden doğru olmuyor, çok işçi alıyorlar, zarar ediyorlar, etsinler. Zarar ediyorlarsa bile o sonunda kar olarak hem ekonomiye gelir, hem de doğru hesap yaparsan orada harcadığın milyonlarca dolar tutarındaki o terörle mücadele için harcadığın paraların zararına bir bak, bir de bu fabrikaların zararına bir bak.

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Yani özel sektörün o bölgede yatırım yapma konusunda bir takım çekinceleri var ve çok cesaretli grubunuz var her şeyi göze alarak yatırım yapıyorlar. Bir çok sektör. Ne yazık ki, bunu suistimal eden, durumlar, orada o parayı alıp gelip batıda harcayan insanlar oldu. Bu noktadan hareketle mi devlet eliyle bunun yapılması gerektiğini söylüyorsunuz?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tabii ki, o bölgede yatırım yapmak tamamen işletmecilik anlayışına göre düşünürseniz karlı olmayabilir. Özel sektör kara bakar özel sektörün sosyal amacı olmaz. Yani bir insan bir yerde fabrika kuruyorsa, o fabrikadan kar elde etmek ister, bu tabii bir şey. Özel sektör böyle yapar ama devletin mutlaka kar amacı olmaz. Devlet sosyal amacı vardır. Devlet sadece mali açıdan ve işletmecilik açısından düşünmez. Kamu ekonomisi bakımından düşünür, kamu yararı bakımından düşünür ve kamunun dirlik ve düzenliği bakımından düşünür. Onlar doğru işlerdi, onların özelleştirilmesi yanlış olmuştur. Bilhassa o coğrafyadaki dolayısıyla Güneydoğu’da devlet fabrikalarla donattığı zaman o fabrikaların da başına bazı siyasi partilerin il binalarını bekleyen çevik kuvvetler var ya o çevik kuvvetleri fabrikaların başına koyacaksınız, fabrikaları bekleyeceksiniz, ordunuz o fabrikaları bekleyecek, insanlar o fabrikalarda çalışıp, günlük hayatlarını orada geçirip yaşayabilecekleri bir hayat biçimi elde ettikleri zaman, bir çoğunu siz dağa çıkmaktan caydırırsınız niye çıksınlar dağa? Birinci mesele ekonomiktir, mutlaka o bölgeyi fabrikalarla donatmak gerekir. Ayrıca bundan bir ekonomik çözüm çıkararak diyebiliriz ki, ülkenin başka yerlerinde de özel sektörün gitmediği yerlere devleti götürmek lazım.

Türkiye boşalıyor İstanbul’a toplanıyor, büyük şehirlere toplanıyor, çift bozan yaşıyoruz. Tarım yok oluyor, hayvancılık yok oluyor. Siz teşviklerle yeniden yönelirseniz Güneydoğu’da ve Doğu’da belki biraz daha fazla teşvikler vererek, insanların hayatlarını refah içinde geçirmelerini sağlayabilecek şeyler yaparsanız büyük ölçüde çözümdür. Başka bir çözüm maneviyattır. Yani maneviyatın gücünden vazgeçmemek lazım. Güneydoğu ve Doğu’yu bizim yanımızda tutan uzun zaman manevi güçtü.

Sözgelimi Said-i Nursi’nin eserlerinin o bölgede meydana getirdiği olumlu katkıyı ve etkiyi bir çok insan göremedi ve ne yazık ki, ona bile Said-i Nursi diyerek onu dahi bölücüler safına atmaya çalışanlar oldu. Bölücüler de bu fırsatı değerlendirip onun adından bile son zamanlarda yararlanmaya çalışıyorlar. Yani doğru yaklaşımlarla, milli kültürümüzü yaklaştırarak, insanları tahkir etmekten vazgeçerek, bu da çok önemli. Ben şunda ısrarlıyım ve asla bundan vazgeçmem söz konusu olamaz, bizim ortak resmi dilimiz ve eğitim dilimiz İstanbul Türkçesidir. Ben de İstanbul Türkçesini okulda öğrendim. Hala da annem ve babam kendi aralarında Bayburtça konuşurlar ben öyle konuşurum onlarla. Gelirem, giderem, bilirem, bilmirem diye konuşurum.ama İstanbul Türkçesi bizim ortak dilimizdir. Bütün ülkelerde bu böyledir. Bir ortak edebi dil oluşur, o edebi dil içinde bir bilinç oluşur. Bundan asla vazgeçemeyiz, bundan taviz vermek işte o zaman bölünmek demektir.

“Hepimiz Türk’üz”

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Ekonomik politikaların, sosyal politikalara hizmet etmesi gerektiğini söylüyorsunuz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ancak, kimsenin de ana dilini tahkir etmemeliyiz. Bir takım insanların televizyonlara çıkıp, ya da bir takım insanların yıllardan beri yaptıkları, Kürtçe diye bir dil yoktur, uydurma bir şeydir, beş bin kelimedir, şöyledir, böyledir gibi tahkir edici tavırları da doğru bulmuyorum.

Türkiye’de Kürt yoktur herkes Türktür lafı yanlıştır. Türkiye’de Kürt de vardır, o da vardır ama hepimiz Türk’üz. Türklük bütün bunların toplamının adıdır. Bunu ben koymuyorum, bunu Allah koydu ve tarih koydu. Bakınız üstat Necip Fazıl’ın mürşidi Abdülhakim Arvasi Hazretleri var. Abdülhakim Arvasi Hazretleri diyor ki, “Ben seyidim teknik olarak da Arap kökenliyim ama dünyada üç Türk varsa birisi benim. İki Türk varsa birisi benim. Bir tek Türk kalmışsa dünyada o da benim” diyor. Bu sözü iyi anlamak lazım. Bu sözün anlattığı Türk, bir soy, bir ırk meselesi değildir, bir kültür meselesidir. O kültür içine giren insan Türk olur. Nazım Hikmet’in dedesi Polonyalıdır ama kendisi Türk’tür. Mehmet Akif’in dedesi Arnavut’tur ama kendisi Türk’tür. Asla kimseyi tahkir etmemeliyiz. İnsanların evlerinde konuştukları o dilleri de sevmeliyiz. Benim söylediğim bu. Bunu da yanlış anlayanlar oluyor.

“Hukuk devletini savunuyoruz.”

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Balyoz darbe planı iddiaları ile ilgili görülen davada 163 kişi hakkında içinde eski kuvvet komutanlarının da bulunduğu isimler hakkında yeniden tutuklama kararı çıktı. Bununla ilgili görüşlerinizi de alalım.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben size ve herkese Demokrat Parti Genel Başkanı olarak ve geleceğin başbakanı olarak şunu tebliğ ediyorum. İnsanlar hangi makamda olursa olsunlar yasalara uymak durumundadırlar. Hukuk devleti denilen bir kavram vardır ve çok önemlidir. Bu kavram hepimize lazımdır. Demokraside insan hak ve özgürlükleri vardır, sonuna kadar savunuyoruz onu. Kimsenin hayalinde olmayan özgürlükleri de savunuyoruz. Gerçek anlamıyla özgürlükleri savunuyoruz. Gerçekten halkın temsilcilerinin seçtiği insanların ülkeyi yönetmelerini istiyoruz. Katılımcı demokrasiyi savunuyoruz ve biz hukuk devletini savunuyoruz.

Hukuk devleti denilince; bir anayasamız vardır bir de yasalarımız vardır. Anayasamzın 138. maddesi var. Burada görülmekte olan davalarla ilgili olarak mahkemeleri etkileyecek şekilde sözlü ve yazılı beyanatta bulunmak suçtur. Yine bakınız Türk Ceza Kanunu 289. bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim mahkeme bilir kişi ya da tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü ve yazılı beyanda bulunan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Ben hapishaneye girmek istemiyorum ama kimsenin de dikkat ettiği yok. Dikkat edilsin diyorum ceza kanunumuza bu madde boşuna konulmamıştır. Yargıçları ve savcıları yani hüküm vermek yükümlülüğünde olan insanları kendi hallerine bırakmak lazım.

Bir siyasetçinin, bu isterse başbakan olsun, isterse ana muhalefet lideri, görülmekte olan dava ile ilgili olarak ‘ben savcıyım’ demesi suçtur ve günahtır. ‘Ben avukatım’ demesi de suçtur ve yasaktır. Bunlar yapılmamalıdır. İkincisi, bir dava görülüyor, bu davalarla ilgili bir takım insanlar savcılığa ve avukatlığa bürünüyor. Bu zavallı insanlar başlarına bir hal gelmiş, itham edildikleri suçu işlemişler mi işlememişler mi ben bilmiyorum. Bunu yargıçlar bilecek. Ama siz siyasetçiler onları siyasette malzeme haline getirdikleri zaman nasıl bir vicdani yaklaşımdır ki, muhtemelen o adamcağızların biran önce evlerine, özgürlüklerine, işlerinin başlarına gitmelerine de engel oluyorlar.

Şimdi balyoz davasının baş sanığı olan zat ile benim aramda şahsi meseleler var. Benim kurduğum Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi, 30 bin öğrenci yetiştirdim, Türkiye Türkçesi öğrettim, İslam Dini dersi verdim, onlar Türk dünyasına dağıldı. 60 lise açtım ben. Bu liselerde Türkiye Türkçesi öğretiliyordu. Fakülte açtım bunların dışında Dağıstan’da iki fakülte böyle bir hizmet veriyordu. Bizim eski Cumhurbaşkanımız Sezer bu kişiyi getirdi benim yerime koydu ve benim üniversitemin üzerine balyoz indirdi. Ben o yüzden onu suçluyorum. Neyse şimdi iyi arkadaşlar geldi de yeniden toparladılar işi. O yüzden husumetimiz var. O da beni ayeti kürsiyi bilmeyenleri üniversiteye almıyordu diye suçluyor, başörtü serbestliği getirdi diye suçluyor. Ben de diyorum ki, bir orgeneral Ayetel Kürsi’ye ayeti kürsi diyorsa ben bir lise mezununa bunu nasıl soracaktım diyorum, bütün bunları söylüyorum. Onun dahi yargılandığı dava ile ilgili hiçbirşey söylemiyorum. Ben bilmem hesabı ona verecek.

Başka bir şeyi biliyorum da söylüyorum. Başbakan olduğum zaman benim savcılardan bir isteğim olacak, diyeceğim ki, şu 28 Şubat’ı yapanlar cumhuriyet tarihimizin en karanlık sayfasını açanlar, Kuran-ı Kerim’i sanık sandalyesine oturtan o dönemin sorumluları. Refah Partisi’nin kapatılma davasında sanık sandalyesine Refah Partisi değil Kuran-ı Kerim oturtulmuştur. Neyi kastediyorum, esas hakkındaki mütealayı açıp okusunlar onu kastediyorum. Onlardan ben hesap soracağım. Yani 28 Şubat sürecini gerçekleştirenlerden, halkın seçtiği insanlardan meydana gelen hükümeti zorla yıkanlardan ve asıl tabii onların da arkasında kanlı bir devrim gerçekleştirip Türkiye’de Suriye benzeri bir rejim, bir diktatorya kurmak isteyenlerden bugüne kadar hesap sorulmadı. Ben onların hesabını soracağım. Nasıl soracaksın, hakim mi olacaksın? Hayır sadece savcılara şu dosyayı bir açın diye talimat vereceğim. Ben bu hükümete diyorum ki, ben bunu yapacağım ama gelin siz benden önce bu işi başlatın da hayırlı bir hizmet yapın. O sayfa açıldıktan sonra işi savcılara bırakacağım, savcılığı ve hakimliği yapmayacağım gibi avukatlığa karışanlara da savcılara diyeceğim ki 289. madde yürürlükte değil mi niye gereğini yapmıyorsunuz?

SAMİ DADAĞLIOĞLU: Efendim çok teşekkür ediyorum. Size önünüzdeki süreçte başarılar diliyorum, hayırlı hizmetler vermenizi Cenab-ı Allah’tan temenni ediyorum, Allah utandırmasın.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sağolun.
Sayfayı Paylaş: