Genel Başkan Zeybek, TEKSİF Sendikası’nın 18. Olağan Genel Kurulu’nda konuştu: ( 19.02.2011 )

“Sorunların tek çözüm yeri seçimdir.”

“Türkiye'yi bugün yönetenlerin ben demokrasiye inandıklarına, inanmıyorum. Böyle bir şey yok. İnanır gibi yapıyorlar. Tek adamın darbesi. O tek adam, milletvekillerini seçiyor. O tek adam, Cumhurbaşkanını seçiyor. O tek adam, her şeye hakim.”

(DP Basın Merkezi–19 Şubat 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Türkiye Tekstil, Örme ve Giyim Sanayi İşçileri Sendikası'nın (TEKSİF) 18. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, sorunların tek çözüm yerinin seçimler olduğunu söyledi. Zeybek konuşmasında, “Türkiye'yi bugün yönetenlerin ben demokrasiye inandıklarına, inanmıyorum. Böyle bir şey yok. İnanır gibi yapıyorlar. Tek adamın darbesi. O tek adam, milletvekillerini seçiyor. O tek adam, Cumhurbaşkanını seçiyor. O tek adam, her şeye hâkim” dedi.

Namık Kemal Zeybek’in TEKSİF’in olağan kongresinde şunları söyledi:

“Bismillah diyerek başlayalım ki sözümüzde bir yara olmasın ve Ucub olmasın. Ucub da nereden çıktı diyeceksiniz? Hani ucube diye bir söz var da oradan aklıma geldi. Yani bazen siyasetçiler o kadar Ucub'a kapılıyorlar ki, kendilerini yaktıkları gibi, eğer çok yüksek yerlerde oturuyor ve çok yüksek yetki sahibi oluyorlarsa, o Ucub dolayısıyla ülkeyi de yakabilecek hale gelebiliyorlar. Ucub'da ne ki diye soranlarınız olabilir. Ucub, yapmadığı işleri yapıyor sanmak. Kendisinde olmayan meziyetleri kendisinde görmek. Her şeyi, ‘ben yaptım’ demek ve böbürlenmek anlamına geliyor. Türkiye’de böyle insanlar var mı? Her halde var ki söylüyorum. Allah bizi muhafaza etsin.

Değerli divan, değerli başkan. Değerli başkanlar, burada çok başkan var. Eski başkanlar, benim genel başkanlarım var, tabii bu arada öğrencilerim var. Çünkü ben yıllarca Teksif dahil Türk-İş sendikalarında verilen görevle öğretmenlik yapmaya çalıştım. Hala benim dönemimden kalan başkanlar varsa onlar da benim her halde öğrencimdir. Ama önceki Genel Başkanın öğretmeni olmaktan da iftihar duyuyorum.

Değerli dostlar, çok güzel konuşmalar dinledim. Gerçekten iki, çok değerli konuşma dinledim. Yüreklice ülkenin meselelerini ortaya koydular. Ben de öğrendim ve not aldım, ufkum açıldı, kendilerine çok teşekkür ederim. Bunlar çok önemli şeyler ama madem ki çok önemli sözler söylendi, o değerli sözlerin arkasındaki gerçekleri de benim, çok uzun olmayan, böyle bir kaç saat içinde size anlatmam lazım.

“Bu musibetlerden ders çıkarın.”

Elbette ki yakında şehit olan emek şehitlerimize ve önceki emek şehitlerimize ve bütün şehitlerimize ve ülkemizin şehitlerine de bütün geçmişlerimize Allah'tan rahmet diliyorum ve diliyorum ki, Türkiye'yi yönetenler akıllarını başlarına alırlar. Bu musibetlerden ders çıkarmasını öğrenirler ve dikkatlice değerlendirerek başka musibetlerin, başka kazaların olmasının önüne geçerler.

Hani ne deniyordu? ‘Fırat kenarında bir keçinin bacağı kırılsa, Allah bizden soracak’ gibi sözler söylüyorlardı. Bu, şimdikiler ortaya çıktıkları zaman. Nerede kaldı o sözler? Hangi keçi bacağı? Neden bahsediyorsun? Yani insanlar ölüp gidiyorsa, bunun sorumlusu kim? Taşeron işçi diye bir kavram ortaya çıktı. Taşeron işçiye hükmedenler çok seviyorlar. Acaba kendileri de bir diğerlerinin taşeronu da, onun için mi taşeronu bu kadar seviyorlar?

Tekstil diyoruz. Tekstil bitti diyoruz. Tekstil bitmez. Tekstil dediğimiz üretim biçimi, sanayi çağını başlatan üretim biçimidir. Yani, insanlık hayatında üç yüz yıl önce olan o devrim, sanayi devrimi denilen devrim, hepimizin bildiği gerçek ile, İngiltere’de tekstil sanayinin ortaya çıkması, İngiltere’de kitlevi ve bol üretim yapacak fabrikaların meydana gelmesi, bunun sonucunda, bunun yanına başka sanayi kuruluşların katılması sonucunda, insanlığın en büyük devrimlerinden birisi olan sanayi devrimi gerçekleşti. Sanayi devrimini biz kaçırdık ne yazık ki. Geç kaldık. Geç kaldığımız için de, o bütün tarım dönemlerinde ki milletimizin kudretli tarihi yerine, hep çekilmeler meydana geldi. Sanayi devrimini kaçırdık ama Cumhuriyetimiz, Atatürk'le başlayarak bu konuya çok önem verdi. Türkiye'de sınaî faaliyetlerin, sanayi kuruluşların gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapıldı. Tabi harap bir ülke devir aldı Atatürk. On üç milyon bir nüfus ihtiyarlardan ve kadınlardan meydana gelen bir nüfus. Gençler gitmiş.. Böyle bir ülkede fabrikalar yapıldı. O fabrikaların başında tekstil fabrikaları vardı. Biz liselerde okuduğumuz dönemlerde, o fabrikaları ders kitaplarında adıyla okuduk ve öğrendik. Sonra Türkiye'de dönemler değişti.

“Demokrat Parti’yle övünüyorum.”

Demokrat değer.. Ben Demokrat Parti Genel Başkan’ıyım, anlatmalıyım bunları. Demokrat Parti ve Demokrat Parti sonrasında Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi. Şimdi öyle rahatım ki konuşurken hepsine birden sahip çıkma imkânına sahibim. Neden? Çünkü Doğru Yol ve Anavatan Partisi birleşti. Dolayısıyla hepsiyle övüne biliyorum. Benim için güzel bir zenginlik oldu bu. Tamamı, Demokrat Parti diyoruz. Demokrat Parti döneminde ne yapıldı? Demokrat Parti dönemlerinde kalkınma tabandan başlatıldı, bu bir siyasetti. Bu siyaset uygulandı. Tarım desteklendi. Esnaf desteklendi. Esnafın iş adamı olması yolları açıldı ve Türkiye'de gerçek anlamında sanayi devrimi gerçekleştirildi. Şimdi büyükler var. Çok yükseklerde oturan. Çok parası olan. Dolar milyarderliği düzeyine çıkmış insanlar var. Ama onların birinci nesli acaba torunlarına, nasıl oldu da o sanayi devleri haline dönüştüler, emin değilim. Çok açık söyleyeyim. Kaynak destekleme fonuyla desteklenmeseydi bizim sanayimiz, Sanayi destekleme fonuyla desteklenmeseydi, sabit kurlu döviz kredileriyle desteklenmeseydi, yani milletin imkânlarıyla desteklenmeseydi, Türkiye'de bu sınaî inkişaf olabilir miydi? Mesela benim doğrudan içinde olduğum turizm sektörü, o da başka bir yine sanayidir. Turizm sektörünün bu hale gelmesinde, yine bu saydıklarımın etkisi vardır. Yani bir Güney Antalya Projesi. Barlas Küntay bunu başlattı. 25 bin yatak ve devletin ve sahillerdeki arsaları parsellendi ve bunun sonucunda o arsalarda alt yapılar yapıldı. Projelerin yüzde 15’i doğrudan bütçeden hibe olarak verildi. Ucuz krediler verildi. Desteklendi ve şimdi o başlatan etkisiyle bugün övünüyoruz. Antalya sahillerinde bir milyon turistik yatağımız var diye. Bütün bunlar oldu. Fena mı oldu? Hayır iyi oldu. Bütün bunlar sayesinde, bütün bunların getirdiği gelişmelerle insanlarımız iş buldu, emekçilerimiz ortaya çıktı. Sendikalarımız taban tuttu, genişledi ve Türkiye güzel bir yola gitti. 24 Ocak kararlarıyla biz ve sayın Demirel'in Başbakan, sayın Özal'ın Müsteşar olduğu o dönemde de, Türkiye üreterek dışa açılmayı tercih etti. Doğru bir tercih yapıldı.

“Sosyal kapitalizm bitti. Rafa kaldırıldı..”

Şimdi değerli dostlar, benim kültür bakanlığımı hatırlayanlar bilmem var mı içinizde? O dönemlerde, şöyle bir kâğıdın üzerine küçücük bir nesne yapıştırmıştım ve hem televizyonlar da hem de gittiğim yerlerde bu kâğıdı kaldırarak diyordum ki bakın. Bunun içinde bir nesne var. Buna yonga derler. Türkçesi yongadır ama ‘çip’ de diyorlar buna. Çip diyorlar. Fakat dikkat edelim bu bir müddet sonra tersinden okunur hale gelebilir. Yonga, yonga diye geziyor Kültür Bakanı diye gazetelerde yazılar çıktı. Neydi yonga? Yonga dediğimiz şey, insanlığın tarihini dönüştürdü. Bilgi çağı dediğiniz şey böyle başladı. Böyle başladı, hoşgeldi, sefa geldi bilgi çağı. Ama bilgi çağı gelirken, benim ısrarla söylediğim bir gerçek vardı. Bütün 1990 yılını, bu gerçekleri topluma, meclise, insanlara, yönetenlere, yönlendirenlere anlatmakla geçirdim. Dedim ki bu çağ geliyor. Ya başından gireceğiz, ya sonundan. Ya efendi, efendi gireceğiz yada bizi köleleştirecekler. Çünkü her çağın getirdiği bir dönüşüm ve emperyalizm vardır. Buna dikkat edelim. Deyip durdum ve sonunda olanlar oldu. Bilgi çağına girmek istemiyorum. Çok uzun uzun anlattım ben bunları, yine anlatırım ama bilgi çağının getirdiği gerçeklerden birisi, artık kobiler deniliyordu. En karlı, en verimli, en faydalı, en akılcı üretim biçimi kobiler deniliyordu. Artık büyük tröstler, dünyanın dev şirketleri.. Elvin Topler bu konuda bir örnek verdi ve bir kitap yazdı. Akıllı Şirket diye Çağa Uyum Sağlayan Şirket diye ama maalesef böyle olmadı. Dev şirketler birleşti, dünyanın gidişine el koydular. Biz bu gerçeği yok sayarsak hiç bir şeyi anlayamayız. Siz zaten bu gerçekleri biliyorsunuz ama ben yeniden hatırlatmak istiyorum. Buna Şirketokrasi diyorlar. Kitaplar yazılıyor. IMF'ye, Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütüne el konmuştur. Artık dünya bildiğimiz bir dünya değil, başka bir dünya. Yeni birşey var, yeni liberalizm diyorlar bunun adına ve bütün dünya'ya bu dayatılıyor. Dünya'ya dayatılan doktrin bu. Yeni liberalizm dediğimiz, bildiğiniz vahşi kapitalizmden başka birşey değil, ad değiştirdi, kılık değiştirdi. Şimdi dünyanın üzerine çöktü. Sosyal kapitalizm bitti. Rafa kaldırıldı..

“Bunların siyasetleri kötü..”

28 Şubat’tan sonra birileri oturdu, dediler ki; ‘bizim ideolojik dokumuz dolayısıyla Türkiye'de bir takım güçler bize iktidar olma izni vermiyorlar. O zaman gidelim. Biz dünyanın bu güçleriyle birleşelim. İttifak yapalım’ dediler. Gittiler, konuştular, ittifaklar kurdular, izinler aldılar, projeler aldılar ve geldiler iktidar oldular. Oldurdular ve bu iktidar olmanın gereklerini de yerine getiriyorlar.

Dolayısıyla bu arkadaşlarımız yani bugün Türkiye'yi yönetenler asla kötü adamlar değiller. Niye kötü adam olsunlar. Çok iyi adamlar bunlar. Yani mesela çocuklarını düşünüyorlar, torunlarını düşünüyorlar, çocuklarını dışarıda Amerika'da okuma imkânı sağlıyorlar. Oğullarına gemiler alıyorlar. Yandaşlarına çok hayır yapıyorlar..Niye kötü adam olsunlar ki? İyi adamlar bunlar. Siyasetleri kötü. Yani kendileri kötü değil. Asla kötü demem. Ama siyasetleri kötü. Çünkü bunlar şirketokrasinin dünya hegemonyasında taşeron olmayı kabul ettiler. Buna razı oldular, o yüzden galiba taşeron işçiyi de çok seviyorlar. Kendilerine yakın buluyorlar. Taşeron olmayı kabul ettiler ve Türkiye'ye de bu siyaseti uygulandı.

Nedir yeni liberalizm? Bir, her şeyinizi satın, özelleştirin. Bu artık, iman esası haline geldi. Amentü'nün birinci maddesi. Yani ekonomik amentünün birinci maddesi bu. Her şeyinizi satın. Eskiden neydi? Eskiden derdik ki; bir problem mi var? Devletleştirin. Evet öyleydi yani. Hani bir demir çelik tesisinde sıkıntıya düşünce devletleştirmiştik, şimdi değişti. Şimdi her şeyi satmak lazım. Yani özelleştirmeye karşı çıkmak büyük bir günah. Sayın başkanlar burada, böyle özelleştirmeyi eleştiriyorlar. Yani kâfir mi bunlar? Hâşâ, sümme hâşâ. Neyin kafiri, yeni liberalizmin kafiri. Öyle bir propaganda yapıyorlar ki; asla kaynaklar alt gelir gruplarına, işçilere, memurlara, esnafa, tarıma aktarılmamalı. Aktardığınız an; yani bir hükümet, bir yanlışa düşer de böyle bir şey yaparsa, hemen bazı gazetelerin manşetinden cevap; ‘Popülizm hortladı’.

54. hükümet döneminde biz bunu yaşadık. O zamanki hükümet, yüde 120 reel bazda zam yaptı. Ben o zaman ki manşetleri hatırlıyorum. ‘Popülizm hortladı’. Popülizm ne? Popülizm işçiye, memura, emekliye ve tarım kesimine alt gelir gruplarına kaynak vermek. Peki bu popülizm niye kötü? Niye kötü bu popülizm? Yani nedir popülizm? Yani eğer Türkçeleştirirseniz, Halkçılık demektir. Yani bunun Türkçesi bu? Peki bu niye kötü? Kötü. Çünkü kötü olmaya karar verildi. Bu kelime, bir defa kötü bir kelime olarak ilan edildi.

“Türkiye, teslim olmuştur..”

Şimdi hemen söyleniyor. İnsanlar anlamını da bilmeden kullanıyorlar ve çok yeni bir kelime var, Globalizm. Çok yeni buluş. Peki nedir globalizm? Ben birkaç kez televizyonlarda anlattım. Sonra bana telefon açtılar ve ‘bunun ne demek olduğunu öğrendik’ dediler. Grok küre, globalizm küreselleşme. Çok doğru bir tercüme değil. Nedir bu? Dev şirketlerin, holdinglerin, dünyanın bütün kaynaklarını ele geçirmek isteyen ve dünyanın bütün ülkelerini kendinin malları için uygun pazarlar yapmak isteyen dev şirketlerin isteklerine teslim olmaktır, Globalizm. Türkiye teslim olmuştur. Türkiye teslim olmuştur ve taşerondur, yapılan da. Büyük Orta Doğru Projesi’nin Eş Başkanı olmak ile yeni liberalizmin Türkiye'deki şampiyonu olmak aynı anlama gelir, bunlar ikiz kardeştirler. Bir batında doğmuşlardır. Büyük Orta Doğu Projesi’nin Eş Başkanıyım diyerek dolaşıyor bizim çok değerli, çok iyi bir insan olan ve yakınlarına, oğullarına, kızına iyi imkânlar hazırlayarak, iyi insan olduğunu ispat eden değerli Başbakanımız.

“Başbakan, eş başkan değil, peş başkandır.”

Bunu söyledi. Eş başkanıyım dedi. Öteki başkan kim peki? Bush. Yani bir tarafta Bush diğer tarafta siz misiniz? O eş başkan olmaz. Peş, peşinden gider. Eş olursa yan yana gidilmesi lazım. Halbuki peş, peşinden gider. Dahası peşkeş çeken başkan. Benim dilimin ucuna bir kelime daha geldi ama söylemeyim onu. Evet, söyleyeyim mi? Biraz ayıp oluyor ama. Peki nasılsa manasını kimse anlamayacak, sözlüklerden bakarsınız. ‘Peşşe başkan’. Ne demek Peşe? Sözlüklere bakarsanız görürsünüz. Ne eş başkanı? Yani o başkanın yanında, ‘ben de başkanım’ derse, sana ‘Peşşe Başkanı’ denilir. Farsça sinek demektir. Sivrisinek, yani Peşşe. Evet yani öyle bir söz söyle ki bunun manası şu olsun. Yani nasıl eş başkan olunur? Ben söyleyeceğim, sen yapacaksın ve böylece eş başkan olacağız. Bunun adına ne zamandan beri eş başkan deniliyor? Evet değerli dostlar. Türkiye'nin büyük sıkıntısı budur ve bu çözülmelidir.

“Asla yapma ama hep sat..”

Asla yapma ama hep sat. Sayın başkanlar söylediler. Dediler ki, ‘devlet yatırım yapmıyor’. Bırakın devletin yatırım yapmasını. Devletin yaptıkları satılıyor ve bununla övünülüyor. Milletin varlığı satılıyor. Yani miras yedi gibi babalarının, büyüklerinin yaptıklarını satıyorlar. Onlarla geçici bir refah havası meydana getiriyorlar. Bir taraftan bir Mankurt ekonomisiyle de çok büyük iş yaptıklarını söylüyorlar.

Mankurt ekonomisi şu efendim. Cengiz Aytmatov'un kitabını okuyanlar bilirler. Orada ‘Mankurt’ diye bir şey var. Yani, karşı tarafın adamı alınıyor, çöle yatırılıyor, susuz bırakılıyor, eziyet ediliyor. Başına da yeni kesilmiş bir oğlak derisi giydiriliyor. Adamın saçları uzuyor, güneşin etkisiyle, başındaki oğlak derisi, teniyle birleşiyor. Böyle canından bezmiş ve şuurunu kaybetmiş bu insanlara, işsizliğe ve sefaletine sebep olan kişi, getiriyor bir bardak su veriyor, bir avuç ta yemek veriyor. O suyu ve o yemeği alan acı çeken kişi, kendisine bütün bu eziyetleri yapana öyle bir hayran oluyor ki, gidip Oy’unu ona veriyor. Tabii Oy’unu değil de bütün hayatını veriyor. Ben buna Mankurt Ekonomisi diyorum. Bu aynen uygulanıyor.

“Türkiye'ye tam demokrasi gelmelidir, tam.”

Efendim çözüm nedir? Çözüm demokrasidir. Halka gerçeklerin anlatılmasıdır. Evet ve bütün bunların çözümü Türkiye'nin yeniden, Türkiye halkının çıkarlarına uygun olanın yapılmasıdır. Evet devletin yeniden yatırım yapması lazım, bu doğrudur. Bizdeki kamu yatırımları Avrupa'nın çok altına düşmüştür. Hele doğuda, güneydoğu da, devlet yatırım yapmayacak da ne olacak? Yani oradaki bataklığı kurutmanın başka yolu var mı? Devlet gidecek yatırım yapacak, tekstil fabrikaları yapacak, onları da pazarlayacak. Ama orada ki insanları da toparlayacak, oraya getirecek ve o fabrikaları da çevik kuvvet bekleyecek, ordu birlikleri bekleyecek. Şimdi neyi bekliyor. Şimdi AKP'nin bazı illerdeki, il binalarını bekliyor. Şu anda AKP'nin bazı il binaları çevik kuvvetin himayesinde siyaset yapıyor ve o binalara da vatandaş giremediği için kamu kurumlarında icrai faaliyet yapmak düşüyor. Türkiye'nin gerçeği bu ama bunun yerine, güneydoğuda da, doğuda da, ortada da, devlet her yerde yatırım yapmalıdır. Devlet yeniden sanayiyi teşvik etmelidir. Geçmişte yaptığı gibi. Geçmişte yaptığı gibi yeniden bunları yapmalıdır ve Türkiye'ye tam demokrasi gelmelidir tam. Eksiksiz, gerçek, tek adamın iktidarı, tek kişinin yönetimi, her şeyi ben bilirim, her şeyi ben yaparım, Ankara'yı da ben yaptım…

Geçenlerde Sayın Başbakan konuşmasında böyle diyor. Televizyondan izledim. ‘Ankara sekiz yıl önce köydü, biz geldik burayı şehir yaptık’ dedi. Demek ki Atatürk hiç bir şey yapmamış, kendisinden sonra gelenler hiçbir şey yapmamışlar, her şeyi Sayın Başbakan yapmış. Ne yaptın Sayın Başbakan? Anlatıyor; ‘Esenboğa ile Ankara arasındaki yol, yolda gecekondular vardı., şimdi nasıl oldu’ diyor. Demek ki Ankara adına bütün bildiği bundan ibaret. Yani havaalanına giderken-gelirken, aydınlıkevlerin durumu..

“Tek adam darbesi”

Yani bu zihniyet sonunda şuna sebep oluyor. Tek adamın darbesi. O tek adam milletvekillerini seçiyor, o tek adam günlerce zihnini kuluçkaya yatırıyor ve sonunda Cumhurbaşkanını seçiyor, o tek adam her şeye hâkim, o tek adam bütün Basın Yayın organları üzerinde hüküm ferman. Kendi resminin çekilmesi bile ancak Anadolu Ajansı’nın muhabirine verilmiş bir imtiyaz. Resimlerini çekiyor, beğenmişse, yakışıklı çıkmışsa, ‘ bunu servise’ koyun diyor, beğenmezse koymuyor. Böyle bir hal.

Cep telefonum dinleniyor mu kuşkusu İçinizde acaba ‘cep telefonum dinleniyor mu kuşkusunu ve korkusunu taşımayan her hangi bir insan var mı? evinde misafirleriyle oturduğu zaman, dikkatli konuşayım, ne olur ne olmaz bir şey falan olur korkusu duymayan var mı? Yahu bırak bunları. İnsanın evinde, yatak odasında, acaba kamera var mı korkusu içine düşürülmesi korkunç bir şeydir. Bu durdurulmalıdır.

Bu durdurulmaz ise tam teslim alınan bir Türkiye, Mısır'a benzeyen bir Türkiye. Sayın Başbakan nasıl unutuyor bunu bilmiyorum. Mısır halkı ayaklandığı zaman diyor ki,’halkın sesine kulak ver’, Mübarek’e onu söylüyor. Ben de ona diyorum ki, oradakiler halk da, İstanbul da yaptığın, cebinden verilmiş gibi de, ‘Allah kuruşu yok, benim kuruşlarımla yapıldı’ dediğin, böylece ‘Allah kuruşu’ diye çok tehlikeli bir sözle sarf ettiğin yerde, sırf seni ıslıklayan binlerce insan ya da Ankara'da sokaklara hak için dökülen binlerce insanlar, ya da herhangi bir şekilde toplanan insanlar, onlar halk değil mi? Sen neden onlara kulak vermiyorsun? Evet seçim yakın. Bunların tek çözümü sayın genel başkanımızın söylediği gibi seçimdir. Orada çözülmelidir. Türkiye'de gerçek Demokrasi kurulmalıdır. Gerçek demokrasi, halkın temsilcilerinin kendisinin seçtiği demokrasi. Bir, insan hak ve özgürlüklerinin sınırsız oranlarda bir toplum meydana getirmek. İki, yönetimin halkın seçtiklerinin halkın sürekli temsilcileriyle birlikte siyaset yapması ve yönetmesidir. Buna katılımcılık ve katılımcı demokrasi diyoruz.

“Türkiye’yi yönetenler, demokrasiye inanmıyorlar”

Tabii ki ben Başbakan olacağım, inşallah. Olduğum zaman da elbette ki Türk-İş Genel Başkanı, Sendika Başkanı, işçi meselelerini onlarla çözeceğim. Katılımcı demokrasi dediğimiz bu, başka bir şey değil. Dünya'da olan da bu. Yani işçilerle ilgili bir yasa çıkarıyorsan, bunu işçilerin temsilcileriyle yapacaksın. Bunu yaparsan o zaman sen katılımcı demokrasiye inanıyorsun demektir. Ama nerede katılımcı demokrasi? Türkiye'yi bugün yönetenlerin ben demokrasiye inandıklarına, inanmıyorum. Böyle bir şey yok. İnanır gibi yapıyorlar.

Başarılar diliyorum, saygılar sunuyorum ve yüreğimin derinliklerinden size sevgi duyduğumu görüyorum. Sizi seviyorum ve Allah size güç versin. Temsil ettiğiniz insanların ve Türkiye'nin haklarını, insanlığın haklarını korumak konusunda size başarılar diliyorum. Sağ olun.”
Sayfayı Paylaş: