DP Genel Başkanı Zeybek, TGRT Haber Televizyonu’nda Ana Haber’e konuk oldu ( 01.03.2011 )

“Erbakan’la 28 Şubat’ta buluşacaktık”

“Biz 28 Şubat’ta tekrar buluşacaktık. ‘Namık Kemal Zeybek’i görmek istiyorum. Pazartesi günü taburcu olacağım, dolayısıyla öğleden sonra görüşelim’ demiş. Bana haber geldi, ben de hemen, ‘tabii hocamız istedikten sonra gideceğiz’ dedim. Ancak arkadaşlarla başsağlığına gittik.

(DP Basın Merkezi – 1 Mart 2011)- DP Genel Başkanı Zeybek, TGRT Haber Televizyonu’nda konuk olduğu Ana Haber Bülteninde “Erbakan’la 28 Şubat’ta buluşacaktık” diye konuştu. Zeybek, “Biz 28 Şubat’ta tekrar buluşacaktık. ‘Namık Kemal Zeybek’i görmek istiyorum. Pazartesi günü taburcu olacağım, dolayısıyla öğleden sonra görüşelim’ demiş. Bana haber geldi, ben de hemen, ‘tabii hocamız istedikten sonra gideceğiz’ dedim. Ancak arkadaşlarla başsağlığına gittik.” dedi

Zeybek soruları şöyle cevaplandırdı:

Sunucu: Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek de cenazeye katılanlar arasındaydı. Şimdi de TGRT Haber’de ana Haber’in stüdyo konuğu,hoş geldiniz.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sağolunuz.

Sunucu: Kendinizi merhum Erbakan’ın dolaylı öğrencisi kabul ediyorsunuz. Bununla birlikte zannediyorum ilk dönemler, 50 yılı aşkın bir süre söz konusu. Çünkü esinlenme şeklinde oldu sizinki, takipçisiydiniz ve 28 Şubat sürecinde tanıma fırsatınız oldu, birlikte çalıştınız. Türkiye aslında kimi son yolculuğuna uğurladı?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Üstat Necip Fazıl’ın söylediği bir söz var, o aklıma geldi. “Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam, alıp beni götürsün tam dört inanmış adam.” Bugün baktım inanmış adamlar, inanmış bir adamı alıp bedenini toprağa götürmek üzere araca doğru ilettiler. İnanmış adamlardı götürenler, giden de inanmış bir adamdı. Benim merhuma baktığım zaman, 50 yıldan beri tanıdığım Erbakan’a baktığım zaman, aklıma gelen sözler bunlardı. İnanmış adamdı. İnanmış adam çok, ama merhumun inanmış adamlığını bir de ‘adanmış adam’ diye tamamlamak lazım. Kendisini bir şeylere adamış insandı. Neye? Merhum, bizim ruh kökümüzden, maneviyat dünyamızdan kaynaklanarak, ilhamını oradan alarak Türkiye’yi en ileri çağdaş üretim biçimine, üretim dokusuna ulaştırmaya çalışan adamdı. Neyi kastediyorum? Bunu söylemeliyiz, bunu söylerken bu vesile ile bir şeyler söylemeliyiz. Bir merhum için söylenecek söz elbette ki, iyi sözler olmalı. Çünkü, biz inancımız gereği ölenlerimizi hayırla yad etmek durumunda olan, inanmış insanlarız. Hayırla yad etmeliyiz. Ama ben onun sağlığında ne söylediysem, şimdi de onu söylemeliyim diye düşünüyorum. Başkalarının ne söylediği de beni çok ilgilendirmiyor. Nasıl isterlerse öyle söylesinler. Ama bakıyorum, herkes güzel şeyler söylüyor. Tabii ki öyle olmalı. Ama ben şu anda söylediklerimi önceden de söyledim, çok önceden söyledim, yine söyleyeceğim.

Bakınız Türkiye’de zaman, zaman tartışma konusu yapılan bir konu vardır. O da şudur. Acaba bizim geri kalmışlığımızın sebebi Müslümanlık mı? diye sorulur. Hocamızın ısrarla gündeme getirdiği konu ise şudur. Biz İslam’ı doğru anlama yolundan saptığımız için geri kaldık. Halbu ki batı, karışmış ve bozulmuş dinlerinden uzaklaşıp, bizim dinimizin ürettiği İslam uygarlığının etkisine girdiği için çağdaş medeniyeti oluşturdu. Yani, ‘bugünkü medeniyetin temelinde, İslam Uygarlığı vardır’ tezi, hocamızın birçok kitabında, makalesinde ve konuşmasında gündeme getirdiği bir tezdir. Biz bu tezi benimsedik ve yıllarca savunduk.

Şunu söylerdi; geometri hariç, geometri biliyorsunuz eski Yunan’da oluşmuş bir bilim dalıdır. Cebir, kimya, fizik, optik, tıp gibi bilimlerin tamamı İslam Medeniyeti’nin ürünleridir. Farabi, İbn-i Sina, Biruni, Cezeri vs. bunlar olmasalardı bu bilimler olmazdı. Kimya biliminin kurucusu Cabir Bin Hayyam’ın, Ceferi Sadık’ın öğrencisi olduğunu da hatırlarsak, Peygamber Efendimizin altıncı göbekten torununun yetiştirdiği bir insan, Cabir Bin Hayyam.

Hocamız şu cümleyi söyledi ancak çok dikkati çekmedi. Ben bunu gündeme getirmeliyim. Ebu Heysem kimyacı, büyük İslam bilgini, “Ben laboratuarda canlı hücre yaptım” dedi. Evet, bin yıl önce. Bugün böyle bir söz söyleyebiliyor muyuz biz?

Yani hocamızın ortaya koyduğu İslam anlayışı, bırakın ülkeyi geri bırakmak, tam tersine İslam Uygarlığı’nın bu kök değerlerinden ve birikiminden yararlanarak oradan öz güven alarak, çağın en iyi uygulamalarını Türkiye’ye getirmek anlamında bir anlayıştı. Bu anlayışta yine hocamızın Türkiye’yi bilgi çağına ulaştırmak, sanayi devrimini gerçekleştirmek, ağır sanayi konusunda Menderes döneminde başlatılan ama kesilen sanayileşme hamlesi vardır. Demirel döneminde devam etmiştir, Sayın Özal’ın döneminde tekrar yapılmıştır ama hocamızın katkısı da son derece önemlidir.

“Erbakan hoca, anlaşılamamış insanlardan birisidir”

Sunucu: Merhumun anlattığı İslam fikir bütünlüğü anlatım tarzında herhangi bir problem yok ama anlayanlar ya da anlamayanlar cephesinde hep problemler oluştu. Sadece sözünü ettiğiniz ağır sanayi hamlelerinin öncülerinin yollarının kesilmesi değil, pekala Erbakan Hoca’nın da hem siyaseten hem fikirleriyle birlikte önünün kesilmesi yasakları da beraberinde getirdi, hiçbir şey söyleyemedi. O şekilde mi cereyan etti?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hoca anlaşılamamış insanlardan birisidir. Gündeme getirdiğim konunun, şu günlerde veya daha önce gündeme getirildiğine şahit oldunuz mu? Olmadınız. Hocaya hiç bu yönüyle kimse bakmadı. O’nun ‘sanayi davamız’ adlı kitabı, çok ciddi bir kitaptır, kapsamlı bir kitaptır. O neyle anıldı? Siyasette din kurumunu öne çıkarmasıyla tanındı. Hocanın tabii hayat biçimiydi. Hoca bir Nakşibendi. Nakşibendi tarikatının bir mensubu. Yani İskender Paşa Cemaati denilen cemaatin bir mensubu. Ama bakınız, İskender Paşa Cemaatinin bir mensubu olarak elbette Nakşi anlamda bir kültürel iklim içerisinde yaşayan ve bu arada hem tasfiye, hem teksiye faaliyetlerini yapa gelirken bir taraftan da orada oluşmuş olan insan enerjisini örgüleyerek, onlardan gümüş motoru ortaya çıkardı. Gümüş moturu baltaladılar. Gümüş motor baltalanmıştır ve hayata çıkmamıştır. Gümüş motorla çok anılmaz. Bugün baktım ben televizyonlarda gümüş motordan bahseden bizim yine Hasan Celal Güzel dostumuz oldu. O gündeme getirdi. Hocayı anlamak için, onun Nakşibendi tarikatı mensuplarından bir Gümüş Motor gerçeğini, yani Türkiye’de motor üretilebilir.Makine profesörüdür kendisi, bütün bunların çizimlerini yaparak bir şirketleşme meydana getirdi.

Tabii bizim siyasi çizgimiz, bizim fikri ve ideolojik maneviyat dünyamız birbirine çok yakın yürürken, siyasi konuşlanmamız farklı gitti. Ama o farklılık dönemlerinde de biz yine hocamızla görüşürdük. Ben bazen sorardım: ‘bu laboratuarda canlı hücre yaptım diyen Ebu Heysen miydi, yoksa Cabir Bin Hayyam mıydı?’ diye. O hemen ‘hayır o değildi, buydu’derdi.

Hafızası son derece kuvvetli, zekası tartışılmaz bir gerçek, siyasetin, propaganda biliminin, sanatının ve tekniğini icaplarına göre yapan, hitabeti netice alma sanatı açısından değerlendiren, çok ilginç, çok renkli, değişik bir insandı. Sonra çok yakın olduk. Ben doğrudan onun öğrencisi değilim ama muallimlerinden birisi benim başka muallimlerim de var tabii. Kendisinden hem ideolojik, hem fikri, hem manevi, hem siyasi anlamda yararlandığım üstatlarım var. Onların da benim üstadım olmalarından ancak iftihar ederim. Ama onlardan birisi de hocamızdı.

54. hükümette yakın çalıştık, o başbakanımızdı. O dönemde yani 28 Şubat’ın zemheri günlerinde 28 Şubat bitmedi devam ediyor. 28 Şubat’ın tanzimlerinin içinde yaşıyoruz biz. O dönemde Hem Sayın Çiller, hem Sayın Hocamızla birlikte bu arada ben hem Demirel’e görüşerek hem başkalarıyla görüşerek o dönemdeki belalardan Türkiye’yi kurtarmak için birlikte mücadele ettik. Ben televizyonlarda, başka yerlerde savundum. Bir felaket dönemidir. Şu dönemin zihniyeti ile o döneme bakarsanız hayretler ve dehşetler içinde kalırsınız. Öyle bir dönem, o dönemde birlikte mücadele etmenin getirdiği bir yakınlaşma oldu. Ondan sonra biz hep görüştük, görüşmemiz hiç kesilmedi. Kendisi beni çağırdı, ben gitmek istedim ve son seçimden önce bu sıralarda filan hep onunla görüştük.

Hocamızın hep projeleri vardı, siyasi projeleri görüşmek amacıyla bizi çağırdığı zaman bile yarım saat 45 dakika dünyada neler oluyor, Türkiye’de neler oluyor bunları anlatır. Bilgilerini bize aktarmaya çalışır onu kapatır sonra asıl konuya gelirdi.

Sunucu: 28 Şubat bitmedi dediniz ama o dönemde dün konuğum Sayın Ömer Vehbi Hatipoğlu’ydu çok yakın çalışmış merhum Erbakan’la konuşmakta güçlük çekti duygularını ifade ederken. 28 Şubat’ı hatırlattım kendisine ama şunu sormuştum, 28 Şubat birden olmadı, bunu planlayanlar tasarlayanlara göre de işaret verildi, o işaretler verildiği dönemde, bir istişare mekanizması kurulmadı mı? Yapılan şeylerden geri adım atma anlamında sormuyorum, yani bir şeyler olacak hissediliyor ki, bazılarına açıkça tarihte verilmiş şunlar olmazsa asker devreye girecek, hatta ihtilal yapacak. O dönemi bu işaretleri görebilmek mümkün değil miydi?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Mümkündü tabii.. Biz olan biten işlerin farkındaydık. Ben Devlet Bakanıydım, hükümet sözcülüğü görevim vardı. Bakanlar Kurulu toplantısından sonra açıklama yapardım. Ben aynı zamanda Basın ve Propaganda’dan sorumlu Devlet Bakanıydım. Ayrıca da konumum itibarıyle, bir çok konu bana gelirdi. Ben birden bire o bakanlar kurulu içinde kendimi olayların görevlendirdiği bir görevli gibi gördüm. O günlerin havası ne? Bir, hükümet icraatı var, yani iki başbakanımız oturuyor, sorular gündeme geliyor sonra onlar kendi aralarında görüşüyorlar gündeme getiriyorlar. Getirdikleri konular içinde en tehlikeli ve en önemli konu, milli kaynak paketi.

Yani bizim biliyorsunuz Sayın merhum Başbakanımız mühendistir ama ekonomiden anlar. Aynı zamanda Sayın Çiller zaten ekonomi profesörüdür. Ayrıca içimizde her iki kanattan ekonomiyi bilen arkadaşlar var. Tez şu, biz dışarıdan borç almadan içeride varolan atıl kaynakları harekete geçirerek israfı önleyerek, bir kaynak oluşturabiliriz ve bu kaynakla Türkiye’de çok iyi şeyler yapabiliriz. Nitekim onlardan akıllarda kalan birisi memurlara, işçilere ve emeklilere yüzde 120 zam yapıldı. Onun için ben diyorum ki, yüzde 50 zam yapacağım. Yaparım, çünkü biz yaptık bunu. O kaynakları ben biliyorum. Bu ortaya çıkınca bu milli kaynakları, yani milli sanayiyi destekleme, esas mesele bu. Bu kaynaklar yeniden milli sanayiyi desteklemek, bu kaynaklarla alt gelir gruplarını desteklemek, bu kaynaklarla sadece memura, işçiye ve emekliye değil esnafa, köylüye vs. destek vermek. Bütün bu geçmişteki sağcı hükümetlerin yaptığını yapmak. Ama daha büyük desteklerle yapmak. Güçlü bir hamle başladı ve bundan rahatsız olanlar da hemen düğmeye bastı.

Bundan kim rahatsız oldu? Mesela gündeme gelen konulardan birisi havuz sistemiydi. Konuşulmuştur mutlaka yine konuşulmalıdır. Havuz sistemi kısaca bazı özel bankaların ve arkasındaki uluslararası finans kapitalin, mali sermayenin, yani dünya global finans sermayesinin çıkarları bundan zarar gördü. Çünkü, sistem birden bire devletin parasını devlete satarak elde ettiği tatlı, hoş karlardan yoksun kaldı. Ayrıca D-8’ler diye bir birlik kuruldu. 1 milyar Müslüman bir araya geldi. Ben yurtdışı seyahatlerimde orada hocanın bir efsane olduğunu gördüm. Nitekim bugün de İran’dan da Ayetullah Taskırıyi gördüm. Cenazeye geliyordu bizim gazeteciler benim ona ilgi gösterdiğimi görünce ona soru sormaya başladılar. “Erbakan İslam aleminin babasıydı” dedi. Böyle bir itibarı vardı. D-8’ler, dolayısıyla bütün bunlar sonucunda bizim hükümetin gitmesine karar verildi.

İrtica içi boş bir laftır.

Sayın Başbakanımız Çiller’in çok güzel bir söylemi vardır; ‘ya olacak ya olacak’. O bunun kararlılığını gösterir. O dönemde mesela terör ortadan kalkmıştı. Hasımlar bu sefer bunu söylediler, bu hükümet ya gidecek ya gidecek dediler. Nasıl gider? Yumuşak karın irtica. Bu irtica içi boş bir laftır ne koyarsanız alır. Sadece Cumhuriyet dönemlerinde değil, Osmanlı’nın son zamanlarında da bol bol kullanılmıştır. Mülteci denildiği zaman en ağır küfür gibi olmuştur. Mehmet Akif’in bir şiiri var; “zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem” diye başlayan ve sonu da şöyle bitiriyor: “biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım, hiç olmazsa yanımdan kovarım.” Sonunda irticanın sizin lehçedeki anlamı bu mu? Nedir irtica? Ne olduğu anlaşıldı, o dönemin yayınlarını bilenler için söylüyorum: mesela hacıların Arafat’ta kelimeyi tevhit söylemeleri ya da Lebbeik Allahümme Lebbeik demeleri suçmuş. Mesela camilere sığmayan cemaatin sokaklara hasır serip kılması da ‘irtica sokaklara taştı’ diye yorumlandı. Bu arada bu kampanya uydurma şefler, vesaireler, düzmece bir takım meseleler. Bu arada milli sermayeye karşı yönetilen çok şiddetli bir kampanya, yeşil sermaye diye bir kavram icat edildi ve bu ülkenin sermayesini bir araya getirip, halkın sermaye gücünü bir araya getirip büyük işler yapan kurumlar vardı. Bunlar halk nazarında suçlu ilan edildi. Niye çünkü bunların sermayesi yeşil sermayeymiş. Nasıl oluyor? Bunların parası yeşil de ötekilerin parası kara mı oluyor, nasıl böyle bir şey oluyor. Kitaplar yazıldı, kitaplardan delil gösterildi. Hatta brifingler yapıldı yeşil sermaye listeleri basın topantılarıyla ilan edildi. Türkiye’de herhangi bir insan oluşmuş olan bir halk birikimini düşman haline getirebilir mi eğer Türkiye’ye düşman değilse ama bunlar peş peşe yapıldı. Bir takım insanlara darbeler yapıldı, bu darbelere dayanmak zordur. Darbelerle yıktıkları insanların meydana getirdiklerine birimlere bakın bunlar ne yapmış. Bunlar her şey tıkır tıkır işlerken siz vurdunuz yıktınız bunları.

Cuntanın iştahı kabardı

Asıl felaket bütün bunlar olagelirken ordumuz içinde varolan ve darbe yapmak için fırsat bekleyen bir cuntanın iştahını kabarttı. Bu cunta ateist bir cunta, İslam düşmanı bir cuntadır. Ne yazık ki, ordumuzun içine sızmış böyle bir cunta vardı. 1960’tan sonra böyle bir cunta ordunun içine sızdı, gelişti. Orgeneral rütbesine kadar geldi bu insanlar. Bunları isim isim biz biliyoruz. Bunlar ordumuzun çoğunluğu tarafından sevilmeyen insanlardı. Fakat kendi kadroları olan insanlardı, kendi güçleri olan insanlardı. Bunlara şöyle bakılırdı. Bunlar bir şey yapacaklar ama ne yapacak diye. Onların ne yapacakları 28 Şubat sürecinde ortaya çıktı, çünkü sürekli irtica var kampanyası yapılınca bu kadro Suriye benzeri bir devrim yapmak isteyen 10 milyon insanı öldürme sohbetini eden bu kadro güç kazandı. Devrim için bunlar gün saymaya başladılar. Birbirlerini suçlayan ifadeleri var, niye gecikiliyor, niye yapılmıyor vesaire gibi. Bütün bunlara birkaç günde müdahale oldu, o müdahalelerden birini yapan da şu anda karşınızda bulunuyor, biz de bu devreye girdik. Ben gittim anlattım bu belayı.

O kadar mücadele içinde olduk ki, insanlar bilmez bunu. Gittim o zaman Kenan Evren’e Marmaris’e evine bu işi anlattım. Sayın Cumhurbaşkanım bela çok kötü bunu önlemek lazım. Anladı nasıl bir tehlike olduğunu. Bir cunta burada var bu cunta dağıtıldı ama bir ikinci cunta oluştu. Onlar da bizim gerçekten hükümetimizin irtica işler yaptığına inandırılan kadrolar hem bizi tasfiye etmek için, hem bu cuntayı tasfiye etmek için. İki cunta vardı darbeci cunta, müdahaleci cunta. Onlar birbirine karşı tedbirli ve birbirlerinden hoşlanmayan kişilerdi ve neticede müdahaleci cunta bizi tasfiye ederek, darbeci cuntanın istismar alanını ortadan kaldırdığını düşündü.

Bütün bunlar oldu, bunların hesabı niye sorulmasın, bunların hesabı sorulmalıdır, biz bunların hesabını soracağız, kararlıyız. Böylece şerefli kahraman ordumuz bu tür hastalıklardan tamamen arındırılmalı.

Erbakan: “Siz DYP’ye Genel Başkan olmalısınız..”

Sunucu: Efendim son olarak kendisini hastanede ziyaret etmek istediniz ama doktorlar sağlığı nedeni ile buna müsaade etmediler, sonra merhum Erbakan’ın talebi ile bu görüşme gerçekleşti ve bu görüşmeyi lider sıfatıyla yapan tek kişisiniz. Hoca ile sadece siyaset mi konuşulurdu, o eksende mi kalınırdı?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hayır. Hoca her şeyi konuşurdu daha çok tasavvufi konuları konuşurdu benimle. Ayrıca dünyadaki global sermayenin, o Siyonizm diye daha net ifadelerde bulunurdu. Dünyayı nasıl sömürdüğünü anlatırdı. Sanki bir iman tazeleme sohbeti gibi siyasi anlamda tabii. Siyasi iman. Orada çok az zaman vardı. Ben de 5 dakikadan fazla durmak istemezdim, çünkü hocamızı iyi görmedim. Yani Yatakta değildi kibarlığından kalkmıştı. Bakışları çok normaldi, bilinci açıktı, fakat bedeni çökmüştü. Başını ve vücudunu bedeni taşıyamıyordu. Hatta biz dokunmak bile istemedik. Elini kaldırdı bize doktorlar dışarıdan mikrop gelebilir dedi karşılıklı oturduk. Şevket Bey’le ikimiz.

Bundan birkaç yıl önce yine bir görüşmemizde bana; “Siz DYP’ye genel başkan olmalısınız” diye ısrarla söyledi. Ben de; ‘hocam şu anda genel başkan var, kongre yok ben nasıl genel başkan olacağım. Bunu ben pek mümkün görmüyorum’ dedim. O ısrar etti olmalısınız diye. Bunu hatırlattım dedim ki, sizi böyle bir şey söylemiştiniz keramet miydi bu? Dedim “bilmeden keramet etmişiz” dedi. Ayrılırken gözlerini gözlerime dikti önemli bir şey söyleyecekti, gözlerinde hüzün vardı. İnanmış bir insan için ötelere gitmek hüzünlenecek bir hal değildir, hüzün onun için değildi. Bu tarafla ilgili bir hüzün vardı. Dedi ki, “Namık Kemal” bana ilk defa Namık Kemal dedi hem “Bey” derdi. “Namık Kemal, vatan ve millet tehlikede, vatanı ve milleti kurtarın” dedi. İçim cız etti, gözlerim nemlendi, dışarı çıktım Şevket bey ağlıyordu, ‘Size vasiyet bu’” dedi.

“28 Şubat 2011’de tekrar buluşacaktık..”

Sunucu: Merhum Erbakan’ın 70’li yıllarda bir valilik taahhüdü de vardı size. Onu gerçekleştiremedi ama bir şeyi arzu etti, onu söylemek ister misiniz bilmiyorum?

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz 28 Şubat’ta tekrar buluşacaktık. ‘Namık Kemal Zeybek’i görmek istiyorum Pazartesi günü taburcu olacağım, dolayısıyla öğleden sonra görüşelim’ demiş. Bana haber geldi, ben de hemen tabii hocamız istedikten sonra gideceğiz dedim.

Biz arkadaşlarla başsağlığına gittik. Kürsü kurulmuştu, bütün televizyonlar hazırdı yanımda Sayın Kazan ve Kamalak vardı. Karşıda Oğuzhan Asiltürk. Böyle bir kenarda kalmıştı, herhalde geç kaldığı için orada duruyordu. Biraz üzüldüm o benim bakanım ben kaymakamken o bakandı. Hocamı ben de yakından tanıdım ama onun kadar tanımak mümkün değildi. Tabii ki Sayın Asiltürk de benden iyi bilirdi. Bu arada dilimin ucuna geldi dedim ki, Kahta kaymakamıydım. Oğuzhan Asiltürk Bey beni çağırdı ve “Vecdi Gönül Bey sizi çok övdü’, Vecdi Bey onun Özel Kalem Müdürüydü. Namaz kılan ve İngilizce bilen birini istemiş Vecdi Bey’den başka kimse yok o gelmiş. Beni de çok övmüş. Beni vali yapacağını söylemişti” dedim. O tabii güldü hoşuna gitti geldi kulağıma bir şeyler söyledi bunu da basın gördü.

Sunucu: Ne söylediğini biliyoruz aslında Vali yapamadık ama Başbakan yapalım şeklindeydi. Çok teşekkür ederiz yayınımıza katıldığınız için, merhum Necmettin Erbakan ile ilgili yaşadıklarınızı ve o süreci aslında bizimle paylaştığınız için.

NAMIK KEMAL ZEYBEK: Makamı yüksek olsun.
Sayfayı Paylaş: