Genel Başkan Zeybek, Dünya Kadınlar Günü nedeniyle düzenlenen toplantıda bir konuşma yaptı: ( 06.03.2011 )

“Dünya kadınlarının önünde başımı eğiyorum.”

“Türkiye’de, kadınlara yönelik olumsuz ayrıma son verilmeli. Kadınla erkek arasında adil bir iş bölümü gerçekleştirilmeli. Eşitlik bazen adaletsizlik getirir. Dokuz ay karnında bir başka canlıyı taşımakla görevlendirilen kadına, siz eğer bu manada eşit, çalışan kadına eşitlik derseniz adaletsizlik olur. Niye? Çünkü ona siz bütün bu hizmeti için gereken izni vereceksiniz. Çünkü o temel üretimle meşgul, insan türünün devamıyla meşgul, çok önemli bir iş bu.

(DP Basın Merkezi- 6 Mart 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Dünya Kadınlar Günü nedeniyle, Kadın Kolları Genel Başkanlığı’nın düzenlediği toplantıda yaptığı konuşmada, “bütün dünya kadınlarının önünde ayağa kalkıyorum, başımı eğiyorum ve selamlıyorum” dedi

Zeybek konuşmasında şunları söyledi:

“Bu kutsal varlığa saygılarımızı sunmalıyız.”

“Bismillah diyerek, dünya kadınlar günü kutlu olsun diyerek başlayalım. Dünya kadınlar günü Türkiye’de ortaya çıkmış, bizim milli ve manevi değerlerimizden ortaya çıkmış bir gün değildir. Ancak biz ısrarla şunu söylüyoruz; ‘Biz Demokrat Parti olarak milli, manevi ve insani değerlere bağlı demokratlarız.’

Demek ki biz sadece milli ve manevi değerlere değil aynı zamanda insani değerlere de açılımcı ve bunlara önem veren bir siyasi hareketiz. Dünya kadınlar günü diye bir günün ortaya atılması doğru bir iştir. Dolayısıyla doğru olan bu iş nerede çıkarsa çıksın biz onu almalı ve insani bir değer olarak benimsemeli, desteklemeli ve bu vesile ile kadın konusunu gündeme getirmeliyiz. Kadın denilen Allah’ın da kendinden bir şeyler vererek yarattığı yani Allah’ın yaratıcılık vasfından bir şeyler vererek yarattığı, kutsal varlığa saygılarımızı sunmalıyız. Ben bu anlayış içinde beni büyüten, beni yetiştiren Hanife hatunun, tabi ki annemin ve hayatımda önemi olan bütün hanımefendilerin, eşimin ve burada bulunan değerli hanımefendilerin ve kızlarımın. Onlar da artık anne. Onların ve bütün dünya kadınlarının önünde ayağa kalkıyorum, başımı eğiyorum ve selamlıyorum.

Bu gereklidir, yapılmıştır ve doğu yapılmıştır. Biz bu anlayış içinde insanlığa, insanlık kavramına ve insani değerlere uygun ne varsa hepsini almalı, benimsemeli ve bunlardan insanlık için hayırlar çıkarmalıyız. Bizim hareketimiz, Demokrat Parti hareketi ve bizatihi demokratlık, sadece bizim toplumumuz bakımından değil, bütün insanlık bakımından da önemlidir ve bizim bütün insanlığa ulaştıracağımız mesajlar vardır, haberler vardır, değerler vardır.

Değerli Genel Başkan Yardımcımız Ayşe Sucu hanımefendinin mesleği İlahiyatçılık ve Edebiyatçılıktır. Yani her iki tahsili görmüştür ve üçüncü mesleği de teşkilatçılıktır. Onda da başarısını ortaya koymuştur. Diyanet işlerinde de on binlerce insanı teşkilatlandırarak, doğru din anlayışı doğrultusunda onları bir güç haline getirmeyi başarmış. Ama ne yazık ki bu hareket mevcut iktidar tarafından, bugünkü iktidar tarafından benimsenmediği için, rahatsız oldukları için onu görevden almışlardır.

Tuhaf bir şeydir. Yani görevden aldıkları yer doğrudan doğruya kendisinin oluşturduğu bir yerdir. Yani o mevcut bir yere, bürokratik doku ve yapı içinde zaten var olan bir yere tayin edilmiş değildir. Hayır o bir görev almıştır ve o görev dolayısıyla çok ciddi bir teşkilat, bir kadın hareketi meydana getirmiştir ve bu hareketi meydana getiren kişi görevden alınmıştır. Bunda bir tuhaflık sezmiyor musunuz? Çok tuhaf bir şey bu yani. Sonra bir başkası tayin edilmiştir. Ama o bir başkasının bu işle bin ilgisi yoktur ki. Ne olacağı da bellidir zaten. Ayşe Sucu hanımefendinin bir kitabından bir alıntı yapıp yazmış olduğum bir kitaba koymuştum. O bahsetmedi onlardan. Ben bahsedeyim.

“Ahmet Yesevi Yolu ve Hikmetler” adıyla yazdığım kitapta, kitabın bir bölümü, “Ahmet Yesevi yolunda kadın”. Çünkü çok önemlidir. “Yesevi yolunda kadın nerede?” diye başlayan bir bölüm. Bu bölümde diyanet ve kadın adıyla Sayın Ayşe Sucu’nun yazdığı kitaptan şöyle bir örnek okumak istiyorum size. Mesela ben kendi kitabıma aldım. Dolayısıyla telif hakkını da böylece ödemiş oluyorum. Mesela Hazreti Peygamber döneminde çarşı pazar işlerini düzenlemekle görevlendirilen, çarşı pazar dolaşarak iyiliği emredip, kötülükten sakındıran ve aksi hareket edenleri cezalandırdığı zikredilen Şifa Bin Abdullah adında bir kadın, bu günkü anlamda bir denetleme ve zabıta görevi yapmakta idi ve devam ediyor. Demek ki Hazreti Peygamber devrinde adı Şifa olan bir hanımefendi, çarşı pazarı denetleme genel müdürü olarak tayin edilmiş. Bugünkü kavramlarla söylersek. Peki Hazreti Peygamber’in din anlayışı nerede? Birilerinin değiştire, değiştire getirdikleri din anlayışı nerede? Biz o yüzden Akif'in sözüne çok önem veriyoruz.

Peki dünya kadınlar günü diyoruz. Konu neden İslam’a geliyor? Çünkü bütün toplumlarda, bizde de öyledir. Kültürün ana dokusunu oluşturan insanlara zihni muhtevasını şekillendiren o toplumun çoğunluğunun inandığı dindir. Bakınız çoğunluğunun inandığı din doğru anlatılıyorsa, o toplumda hadiseleri kadına, erkeğe çocuğa bakış doğru olur. Eğer bu yanlış anlatılıyorsa, toplum top yekûn yanlışa doğru sürüklenir, bu çok tehlikelidir. Yani sadece bizim için değil bu. Bütün toplumlar için böyledir. Hatta din öyle bir etki meydana getirir ki, kendine inanmayanlar, yani dine inanmayanlar bile, hatta o dinden başka dinlere inananlar bile, toplumun çoğunluğunun din anlayışının oluşturduğu kültürden etkilenirler ve böyle bakarlar ondan sonra insana ve kadın meselesine.

“Yunus Emre’siz bir Türkiye insanı düşünebilir misiniz?”

Bizim toplumumuzun yani Türkiye Türklüğünün bugün Türkiye'de Türklük adı altında toplanan insanların din anlayışını şekillendiren, birincil derecede insan Hoca Ahmet Yesevi'dir. Yani her birimiz ondan bir şeyler taşırız, zihinlerimizde bunu biliriz yada bilmeyiz. Bilmesek de taşırız. Yani bilmekte şart değildir. Yani insanın zihninde değerlendirme vardır ve bu değerlendirmenin nereden geldiğini bilmeyebilir. Hoca Ahmet Yesevi'yi Türkiye'ye tanıtan Demokrat Parti'nin dört kurucusundan birisi olan Fuat Köprülü'dür. Fuat Köprülü yani bizim partimizin dört kurucusundan birisi olan Ordinaryüs Profesör Doktor Fuat Köprülü, Hoca Ahmet Yesevi konusunda, ‘Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar’ diye bir kitap yazdı. Kitabın yarısı Hoca Ahmet Yesevi, yarısı onun şanlı şerefli büyük öğrencisi Yunus Emre'dir. Siz şimdi Yunus Emre’siz bir Türkiye insanı düşünebilir misiniz? Yunus Emre’nin etkileri o kadar derindir ki; o Hoca Ahmet Yesevi'den almış ve bize vermiştir. O kadar derindir ki, Türkiye'de yaşayan Hıristiyan ve Musevi vatandaşlarımız bile Yunus Emre'den bir şeyler bilirler ve söylerler. Demek ki bizim için son derece önemli. Peki ama diyeceksiniz bu konunun bizim günümüzle, konumuzla ne ilgisi var?

“Atatürk çok samimi bir Müslüman’dır.”

İlgisi şu. Hoca Ahmet Yesevi ilk Türkistan'da ortaya çıktığı zaman on ikinci yüzyıl. Ondan sonra Türkler de Müslümanlaşma büyük bir dalga halinde yayıldı. Yani biz Müslümanlaşmamızı onun gönderdiği insanlara borçluyuz. Biz, Boşnaklar, Arnavutlar. Yani biz dediğim. Buradaki biz. Dışarıdaki bizler. Balkanlardaki Müslümanlar. Müslümanlaşmalarını Hoca Ahmet Yesevi'ye borçludurlar. Böyle büyük bir etki meydana getirmiştir. Ortaya çıktığı zaman o, dergâhında, mescidinde, meclisinde, sohbetinde kadın erkek ayrımı yapmadan birlikte oturup, toplantı yapıp, sohbet ediyorduk. Ama o zaman da bunu anlayamayanlar vardı. O zaman da dini başka türlü anlayanlar vardı ve o zaman onlara Baba Maçin adında bir zatı gönderdiler. Dediler ki git de şu Türkistan'da bir âlim çıkmış, şeyh çıkmış. Kadınlarla birlikte oturup sohbet yapıyormuş. Bunu engelle diye gönderdiler.

Baba Maçin geldi. Heybetle girdi salona. O salon duruyor şimdi. Bende zaman zaman gidiyorum. Ziyaret ediyorum. Yani Türkistan şehrinde o. O salona girdi. Kadınlar ve erkekler oturmuşlar birlikte ders görüyorlar, sohbet ediyorlardı. Dershaneyse kadın erkek birlikte. Mescitse kadın erkek birlikte. Cem yapılıyorsa kadın erkek birlikte. Sohbet yapılıyorsa kadın erkek birlikte. Kadın erkek ayrımı olmadan birlikte. Yani kadın ve erkek insandır. Yani insanoğlunun iki tezahürüdür. Allahın iki tezahürüdür. Allahın cemali sıfatlarıyla kadınlar, celali sıfatlarıyla da erkekler tecelli etmiş ve kâinat böyle var olmuştur.

Yaşasın o tecelli, o fark olmasaydı, bu dünya çekilmez bir halde olurdu. Tek cins olduğumuzu düşünün. Dayanılmaz bir hayat biçimi olurdu. Yaşasın kadınlar, yaşasın erkekler. İçeri girdi, Baba Maçin dedi ki, kim bu insanları Allahın dininden azdıran. Hoca Ahmet Yesevi kalktı ayağa ve dediki, ‘azan da benim, azdıran da’. Ne söylüyorsun söyle dedi. Peki var mı şeriatta böyle. Hoca Ahmet Yesevi dediki, bu peygamberin yoludur.

Peygamberimiz zamanında da böyleydi. Biz onun yolundan gidiyoruz. Hadis, ayet ve sünnet yoludur bu yol. Bu böyleydi. Sonraki işler sapmadır. Erkek egemen kültür bir süre sonra kol gücüne, erkek gücüne dayanarak kadınlara karşı sadece bizde değil bütün dünyada böyle bir gelişme meydana gelmiş ve kadınlar dışlanmıştır. Bu gerçektir. Sadece bizde değil. Bakınız bütün bu Avrupa’da, işte şimdi bilhassa onlar buna ihtiyaç duyuyorlar. Ve dünyada Amerika'da. Batıda yani. Dünya kadınlar günü vesaire gibi kavramlar ortaya atıyorlar. İyi ediyorlar biz de alıp değerlendiriyoruz. Bütün ortaçağ boyunca tartışılan ontolojik konulardan, dini konulardan, inanç konularından birisi şuydu. Kadınların ruhu var mıdır, yok mudur? Evet şaşırtıcı değil mi? Kadın acaba insanla hayvan arasında bir varlık mıdır? Bu arada yani erkek arasında bir varlık mıdır? Bu arada yeri neresidir? Kadınların ruhunun olup olmadığını tartışan bir karanlık, bir karanlıkçı ortaçağ yaşamıştır Avrupa.

Sanmayın ki bunlar hep böyleydiler. Sonradan akıllandılar. Akılları başlarına geldi. Sonradan kadınların değerini bildiler ve emin olun karanlıktan ve karanlıkçılıktan kurtulmaları islam medeniyetinin etkileri sayesinde olmuştur. Yani Endülüs’ten İbn-i Rüşt’ün ve Endülüs’te okuyan, yani Endülüs dediğiniz İspanya, yedi asır Müslüman devletiydi orası. Endülüs’te, İspanya'da okuyan Avrupalı, bugün bile ‘Avrupa'ya gidiyoruz’ derler. İspanya'da şöyle bir konuşma vardır. Nereye gidiyorsun? Avrupa'ya. Nereye gidiyorsun? Avrupa'ya. Avrupa derken o Prene dağlarını aşıp Fransa'ya, Almanya'ya gitmeyi kastederler. Yani hala böyle bir söylem var. Yani Avrupa'dan gelip, Endülüs'te, İspanya'da okuyan ve bilime, aydınlığa doğru yol alan zihinleri yol alan insanların meydana getirdiği etkilerle Avrupa değişmiştir.

Ama Avrupa değişirken, ne yazık ki Aydınlık Çağ'da aydınlanma başlarken, bizde de maalesef kendi köklerimizden ve kök değerlerimizden uzaklaşarak karanlık ve karanlıkçılığa doğru yol alınmıştır. Neyi kastediyorum? Mesela kadızadeliler denilen felaketli bir akımın İstanbul'da çıkmasını, 4.Mehmet, 4.Murat zamanlarında mekteplerden bilimin yasaklanmasına kadar giden baskıları kastediyorum. Yani onlar aydınlandılar, bizden alarak. Biz ne yazık ki kendimizi örterek ve kapatarak ve karartarak bizde karanlıkçılık başladı. Atatürk'ün bu konulardaki ısrarı budur. Atatürk çok samimi bir Müslüman’dır. Ama değerli Genel Başkan Yardımcımız Ayşe Sucu hanımefendinin dediği gibi Avrupa'dan çok önce kadınlara seçme ve seçilme hakkını vermiştir.

“Atatürk bir evliya’dır”

Yani nasıl bir ileri görüş? Nasıl bir kavrayış? Yani Atatürk'ün biz Allah’ın yarattığı seçkin kullarından birisi olduğuna inanıyoruz. Özenle yaratılmıştır. Müthiş bir adamdır. Atatürk'ü çok iyi bildiğimi de beni takip edenler bilirler. Seksen beş hafta TRT'de, elli iki hafta Kanal B'de Atatürk'ü anlattım ben. Okullara gittim dersler verdim. Liselerde, Üniversitelerde, her yerde. Benim bir büyüğüm vardı, Hacı Ahmet Kayhan dede. Beni dinlermiş bir gün ‘biliyor musun Atatürk, Evliya'dır’ dedi. Ben şaşırdım. Doğrusu ben bir evliyaları seviyorum bir Atatürk'ü seviyorum ama ayrı kategoriler olarak düşünüyorum.

Dedi ki; ‘Atatürk'ü iyi anla ve Evliya'nın ne olduğunu bir daha düşün. Sen de bu gerçeği teslim edeceksin’ Niye etmeyeyim? Hacı Ahmet Kayhan dedem dedikten sonra. Yani Atatürk'ün şu ileri anlayışına bak ki Avrupa'da daha kadınlara seçme ve seçilme hakkı bir çok ülkede verilmezken o kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesini, bakın hak verilmesini değil, haklarının verilmesini destekleyerek getirdi. Ne demek yani hak vermek? Kim kime hak veriyor? Gasp edilen bir hakkı teslim etti. Yani kadını erkeğin dışında bir derece insan türü olarak değerlendirmek son derece ilkel bir düşüncedir. Ama bu vardır.

Gerçeği konuşalım. Bundan kurtulmak için de Atatürk çok büyük mücadele etmiştir. Allah mekânını cennet etsin. İnşallah Cennet’dedir. Bizim kültürümüzde demek istiyorum ki kadının zaten önemi vardı. Sonraki dönemlerde, son asırlar da biz kendi kültürümüzden koparak başka tesirlere girdik. Kadınları dışlayan anlayışlar meydana geldi. Şu ya da bu sebeplerden ama inşallah artık bundan sonra öyle şeyler olmayacaktır.

“Kadınlara erken emeklilik getirilmeli”

Şimdi ısrarla söylediğim, belki beni dinlemediği için o söylediğimi tam olarak duymayan ya da beni dinlese bile tam olarak ne dediğimi anlamayan arkadaşlarımız vardır diye tekrar etmek istiyorum. Yıllardan beri ben bunu anlatıyorum, anlatmaya devam edeceğim. Bütün bu gerçekler ışığında artık Türkiye’de, kadınlara yönelik olumsuz ayrıma son verilmeli ve kadınla erkek arasında adil bir iş bölümü gerçekleştirilmeli. Eşitlik bazen adaletsizlik getirir. Dokuz ay karnında bir başka canlıyı taşımakla görevlendirilen kadına siz eğer bu manada eşit, mesela çalışan kadına eşitlik derseniz adaletsizlik olur. Niye? Çünkü ona siz bütün bu hizmeti içinde gereken izni vereceksiniz. Çünkü o temel üretimle meşgul, insan türünün devamıyla meşgul, çok önemli bir iş bu. Orada siz olumlu ayrımcılık yapacaksınız ki, adalet olsun. Ya da kadınların erken emekliliği konusunu elbette ki getireceksiniz ki adalete uygun olsun.

“Biz, bütün insanlık üçüncü dalganın içine girdik.”

Adalet başka bir kavramdır, eşitlik başka bir kavramdır. Biz adalet kavramı üzerinde duruyoruz ve olumlu ayrımcılık istiyoruz. Bu isteyenleri de onaylıyoruz ve doğru buluyoruz. Bu defterimizin bir yaprağı, yaprağı çevirdiğimiz zaman başka bir gerçek var o gerçeği hatırlatmak istiyorum. İnsanlığın yeni devrinde bazılarının adına üçüncü dalga dedikleri bir yeni dönemde. Uygarlık yeni bir uygarlık biçimine girdi, hepiniz girdiniz. Balıklar denizin içindedirler de denizin ne olduğunu bilmezler. Biz de bütün insanlık hepimiz üçüncü dalganın içine girdik. Üçüncü dalgayı getiren şey o kuartz, kuantum fiziği denilen ve insanlığın bütün değerlerini alt üst edip yeni değerler getiren, determinizmi yoksa çıkarıp, indeterminizmi getiren ve bütün bunlar sonucunda ortaya çıkan ve adına Yonga dediğimiz ama bunu oluşturanların adına çip dediği o küçücük nesneyi çıkaran bir yeni uygarlık biçimi hayatımıza girdi. Çocuklarımızın dünyasına girdi. Her birimiz artık bilgisayarla yaşamaya başladık. O olmasaydı 20 sene sonra Neptün gezegeninden 200 km mesafede geçecek teneke parçalarını göndermek mümkün olmazdı. Teneke parçaları birbirine eklenip içine o nesne konulduğu için 20 sene sonra nereden geçeceği hesaplanabiliyordu. O olmasaydı uzaya gidilemezdi. İnsanlar aya gidemezdi, o hesaplar yapılamazdı. Bir insanın 60 yılda yaptığını bir saniye yapan makinelerden bahsediyorum. Dolayısıyla her şey bu dünyaya göre oluşacak.

“Bizim evde ben ne dersem o olur.
Ama benim ne diyeceğime hanım karar verir.”

Bu konuda kitap yazanların, bundan sonra artık insanlığın hayatında, kadınların önlenemeyen yükselişinin başladığı yeni bir dönem başlamıştır. Bundan sonra artık üniversitelerde de kadınlar daha çok okuyacak. Bizde de başlamıştır. Benim üniversitede okuduğum dönemde yüzde 5-10’du, bugün yüzde 60-65. Dolayısıyla geleceği kadınlar yöneteceğine göre, bizim de hepimizin de, DP Genel Başkan Yardımcılarının da, erkek üyelerin de, herkesin düşünmesi gereken temel kavram bu. Biz geleceği erken getirirsek karlı çıkarız. Dolayısıyla biz bu kararı verdik, bundan sonra uygulayacağız. İstanbul İl Divanı oluşuyor bu günlerde. Bildiğim tanıdığım hanımefendilere diyorum alın, çoğaltın. Kadınlara hak ettikleri siyasette gereken yerde yer almak konusunu çözmekten öte bu karlı bir iştir, geleceği kadınlar yönetecektir. Bizim evde ben ne dersem o olur. Ama benim ne diyeceğime hanım karar verir. Böyledir bu işler, aslında çok evde böyledir. Benim annem, babam Konutkent’te yaşıyorlar, birbirlerine bakıyorlar, aralarında aşk devam edip gidiyor. Geçenlerde annem yataktan kalkarken yatak yüksek düşmüş. Yere yatınca babam başına gitmiş “ben şimdi ne yapacağım” diye ağlamış. Annem bunu yıllardan beri anlatır, ben öleceğim diye korktu diyor. Babam diyor ki, “annen bana bağırıyor artık” eskiden bağırmazdı, babam ne derse o olurdu. Biz babamızla pek yüz göz olamazdık. Biz babamızla çok mesafeli olmak zorundaydık, her şeyi anneme sorardık. Anne şöyle derdi, “Babanız bilir” ama biz bilirdik ki, anamız bilir. Annemize söylerdik çünkü o zaman her şey çözülürdü. Yani işin esası budur ama şimdi artık böyle olmayacak.

8 Mart Kadınlar Günü insanlığın, insanlık âleminin gittikçe yaygınlaşan, emekçi kadınlar günü, emekçi olmayan kadın yoktur zaten, erkek vardır da kadın yoktur, hiçbir şey yapmasa evini çekip çeviriyordur, emekçidir, emekçi dünya kadınlar gününü kutluyoruz, uğurlu olmasını diliyoruz, hayırlar getirmesini diliyoruz. Çok teşekkür ederim.
Sayfayı Paylaş: