Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Bugün TV ’de Barış Özcan’ın sunduğu “Bugünün gündemi” programında soruları cevaplandırdı: ( 09.03.2011 )
“Din özgürlüğüne tam anlamıyla taraftarız”
(DP Basın Merkezi – 9 Mart 2011) -Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Bugün TV’de Barış Özcan’ın sunduğu “Bugünün gündemi” programında soruları cevaplandırdı. Zeybek, “din özgürlüğüne tam anlamıyla taraftarız” dedi
Zeybek, soruları şöyle cevaplandırdı:
BARIŞ ÖZCAN: Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek Ankara stüdyomuzda konuğumuz. Sayın Zeybek Hoş geldiniz stüdyomuza.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sağolun, hoş bulduk.
BARIŞ ÖZCAN: Genel Başkanlığınız hayırlı olsun, siz çok deneyimli bir siyasetçisiniz, Başbakan olmaya 13 yaşında karar verdiğinizi söylüyorsunuz, idolünüz de zannediyorum Adnan Menderes, oradan başlayalım.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Adnan Menderes’i ben ilk defa Atıf Bey Mahallesi’nde otururken, havaalanına doğru giderken sağ tarafta bir tepe vardır, meşhur bir yerdir Ankaralılar bilir orayı, ilk defa orada oturduk. Önünden bir dere geçerdi Bent Deresi denilirdi hala denilir ama dere filan yok artık. Rahmetli Menderes kapattı. O dere taşardı ve taştığı zaman da çok sıkıntılara sebep olurdu böyle coşkulu bir sel geldiği zaman rahmetli Menderes’in ben o sıralarda yapılan konuşmalardan anladığıma göre Gazi Çiftliği’ndeki havuzda bulunan kayıklardan birisiyle karşıya geçtiğini ve bizim evimizin önünde bulunan bir setten o seli seyrettiğini ve yanındakilere buyruklar verirken, gözlerinden sicim gibi yaşlar aktığını gördüm. Gazi Lisesi’ne gidiyordum ve o Bent Deresi’nden geçiyordum. Menderes işin biran önce bitmesi için buyruklar veriyordu. Menderes o dönemlerde bir efsane olmuştu, o dönemlerde yine yapılan her şeye karşı çıkmayı adet haline getirmiş olan CHP yönetimi ne olacak bu kadar Ankara’da böyle geniş caddeler diye eleştiriyorlardı, şimdi o caddeler yetmiyor.
Benim için Menderes önemli bir örnekti ve Menderes’in idam edilmesinin acılarını da yaşadık. O sırada yani Menderes’in asıldığı günlerde adını bile anmak yasaktı, suçtu, bırakın adını anmayı Demokrat Parti adını söylemek onun taraftarı ya da Demokrat Parti’den sonra kurulan Adalet Partili olmak bile hemen kuyruk damgasını yemeye sebep olurdu. Yani devirdiklerine hem düşük dediler hemde onların taraftarlarına kuyruk dediler. O kuyruk nasıl bir kuyruk ki, milletin yüzde 50’den fazlası Demokrat Parti’yi destekliyordu.
O sıralarda bir şairimiz Necip Fazıl Kısakürek o da Menderes hayranıydı, o çıkardığı büyük doğu sayılarında biraz da uyarılar ifade eden yazılar yazardı. Bir şiir yazdı, o şiiri okudum ve ezberledim. Beni çok etkiledi, doğrusu biraz da benim soyadımla ilgiliydi. Şöyle diyordu şiir Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular; Çukurda üstüne taş doldurdular. Bir de, ya kalkarsa diye kurdular... Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana? Allah deyip, şöyle bir doğrulsana! Biz bu şiiri okurduk. Zeybek, Aydınlı olan ve kendisine Zeybek’te denilen merhum Adnan Menderes’tir. Niye etkiledi beni Türkiye’yi modernleştirme konusunda, Türkiye’de yollarla her tarafı ağ gibi örerek, bölge ekonomisinden milli ekonomiye geçişte yani Adana’daki ürünleri Türkiye’nin her tarafına ya da Bursa’daki ürünlerin Türkiye’nin her tarafına satılmasını sağlayan o ekonomiyi birleştirerek bir anlamda ekonomik millet kavramının ortaya çıkmasını sağlayan o büyük hizmetleriydi, yapılan işleriydi ve ağır sanayi konusundaki hedefleriydi.
13 yaşındayken ben de Başbakan olmaya karar verdim. Doğrudur Başbakan olmalıyım dedim. Bu arada da tabii hayaller kuruyorum bugün Ankara’da kar var, partiden çıkıp arkadaşlarımız evlerine 3,5 saatte filan gittiklerini söylüyorlar ki, kar olmasa gidecekleri yer yarım saattir. Böyle ağır iklim koşulları o zaman şöyle bir çözüm o zaman benim çocuk yaşta aklıma gelmişti, kütüphaneye giderken yürüyerek giderdim, Altındağ kütüphanesi, itfaiye meydanındaki halk kütüphanesi, sonra üniversiteye gidince de milli kütüphane. Bir taraftan okurken bir taraftan da kitaplar seçer okurdum. Bir taraftan da bir şehir hayali kurardım, şehirde otobüsler olmasın yollar yürüsün. Yani otobüslerin yerine yürüyen yollardan meydana gelen bir şehir düşünürdüm, hesaplarını yapardım biri yavaş yürüyecek, yanındaki hızlı yürüyecek, üç şerit filan. Ben bir gün bunların olacağına inanıyorum aslında. İlk defa yürüyen merdiveni gördüğüm zaman dedim ki, benim düşündüğümü başka türlü insanlar da düşünmüş. Hep projelerim oldu, hayallerim oldu. Şimdi de var, projelerimi hayata geçirmek bu millet için gerekli.
Örneğin bilgi çağı Avrupa’da konuşulurken Türkiye uzun zaman daha bilgi çağı kavramından haberdar değilken, ben milletvekili olduktan sonra bu kavramı Türkiye toplumunun, Türkiye insanının, Türkiye düşünenlerinin zihnine sokmak için mücadele ettim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iki sözüm çok şaşırttı milletvekillerini. Birisi şuydu, söze şöyle başladım, dedim ki, eğer Kuran-ı Kerim gelmeseydi benim size hitap ettiğim şu mikrofon, salonu aydınlatan şu elektrik ve sizleri Ankara’ya getiren arabalar ve uçaklar olmazdı. Yani Kuran-ı Kerim gelmeseydi bunlar olmazdı. Gördüğüm şuydu, bu nasıl söz, bu nerden çıktı gibi böyle milletvekillerinin yüzlerinde kimisinde dehşet ifadesi, kiminde tebessüm filan gördüm ama bir dakika durdum onun hazzını çıkardım. Sonra dedim ki, eğer Kuran-ı Kerim gelmeseydi İslam Uygarlığı olmazdı. Eğer İslam Uygarlığı olmasaydı, Batı Uygarlığı meydana gelmezdi. Çünkü Batı’yı karanlıktan kurtaran İslam Uygarlığı’nın etkileri olmuştur. Bütün bilimler, geometri hariç bugün aritmetik, cebir, logaritma, trigonometri, kimya hatta tıp bilimi, tıp biliminin kurucusu İbn-i Sina’dır. Cebir’in kurucusu El Harazmi’dir. Kimyanın kurucusu Cabir Bin Hayyam’dır ki Peygamberimizin 6. göbekten torunu 6. İmam Cafer-i Sadık’tan öğrenmiştir ve onun öğrencisidir.
Bütün bunları anlattıktan sonra yüzlerindeki ifade değişti, yeni bir şeyler söyleyen yeni bir milletvekiliyle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sonra şöyle devam ettim, madem ki, biz böyle bir uygarlıktan geldik, böyle bir inancın mensuplarıyız şimdi insanlığın yeni girdiği bu bilgi çağına mutlaka, insanlığa da öncülük edecek şekilde girmeliyiz. Bunun üzerine ağırlık vermeliyiz. Bilgi sektörü, bilgi çağı, üretim dokularını desteklemeliyiz. Yani insanlığın daha yeni girdiği bu çağa onlarla birlikte girmeliyiz. Eğer bu çağa başından efendi efendi girmezsek efendiler arasında girmezsek bizi mutlaka sokarlar ama sonundan kul olarak sokarlar. Yani şimdilerde 25 milyar doların kullanıp attığımız cep telefonlarına verildiğini acı içinde gözlemliyorum. Diyorum ki, benim o söylediklerim o zaman olsaydı ne olurdu yani cep telefonu denilen nesneyi icat etmek zor bir şey değildi. İcat etmesek bile alıp onu üretmek yani sözgelimi bilgi çağı dediğimiz sektörlerden birisi bu. Bilgisayar üretimi. Yani çip dediğimiz nesnenin, ben yonga diye dolaştım o zamanlarda, Türkçesi yonga. O nesnenin Türkiye’de üretilmesi ve ona dayalı bütün ürünlerin Türkiye’de üretilmesi konusunda teşvikler yapsaydık, geçmişte Demokrat Parti iktidarlarının yaptığı, sanayinin gelişmesi için yapılan desteklere benzer teşvikler yapsaydık herhalde bugün başka bir yerde olurduk diye düşünüyorum. Yani belki ben biraz reelpolitiğin dışında konuşuyorum, o dönemde de gazeteci arkadaşlar onu söylediler, yani siz günlük politika dışında konuşuyorsunuz, kimsenin bilmediği şeyleri söylüyorsunuz, gündemde olmayan konuları gündeme getiriyorsunuz ama ben Türkiye’nin asıl gündeminin bunlar olması gerektiği kanaatindeyim.
Bakınız şimdi, Kışta kıyamette şu anda halkımızın yüzde 40’ının kötü evlerde yani insanların ve ailenin yaşamasının zor olduğu kötü şartlarda olan evlerde yaşadığını, yüzde 38’inin de ısınamadığını söylüyor. Şu kışta onlar ne haldeler, ne çekiyorlar, bunları konuşmuyoruz da, yani iklimin getirdiği sıkıntıları konuşmuyoruz da, İklim diye bir hanımefendinin dinlemeye takılan sözleri bütün gündemimizi kapladı. Teşekkür ederim siz bana bu konuyu sormadınız ve bununla başlatmadınız. Acaba hangi iklim daha önemli yani bir hanımın bir kişi ile ilgili söylediği şeyler mi, yoksa şu anda iklimin getirdiği sıkıntılardan ötürü muzdarip olan ailelerimiz mi? Gittikçe yaygınlaşan işsizlik mi? Gittikçe yaygınlaşan sefalet mi, sıkıntılar mı? Gelirler ve servetler arasında gittikçe açılan uçurum mu? Orta sınıfın yok edilmesi mi? Biz bunları mı konuşmalıydık yoksa bütün televizyonları kaplayan ve gündemin birinci maddesi diye takdim edilen bir hanımefendinin telefon konuşmasını mı tartışmalıydık, soruyorum.
BARIŞ ÖZCAN: Demokrat Parti’nin kongresinde sizin adaylığınız söz konusu değildi başlarda, biraz sürpriz gibi oldu, o süreç nasıl gelişti, nasıl aday olmaya karar verdiniz ve neler yaşandı?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben 1 yıl önce 16 Ocak 2009’da Konya’da yapılan bir törende Demokrat Parti’ye yeniden girmiştim. DYP Üyesiydim ama bir dönem siyasetten de ayrı kaldım başka işlerle meşgul oldum, bir üniversite kurdum, Hoca Ahmet Yesevi bu üniversiteyi yönettim ve yürüttüm. Benim için bu üniversite bakanlıktan da milletvekilliğinden de daha iyiydi. Hizmet anlamında, milletime olan borcumu ödemek anlamında tatmin oldum. Sonra bir değişme oldu, gelişme oldu Sayın Sezer beni beğenmedi, benim yaptığım hizmetleri uygun bulmadı ve benim yerime Orgeneral Çetin Doğan’ı atadı. Çetin Doğan benim yaptıklarımı yıkmak için ne mümkünse yaptı. 60 tane lise açmıştım, üç üniversitede Türkoloji bölümleri açmıştım bunları kapattı. Üniversite de din derslerini kaldırmak için uğraştı. Ahmet Yesevi derslerini kaldırın diye yazı yazdı filan. Benim gittiğim yolun tam tersi bir yola üniversiteyi götürmeye çalıştı. Tabii ki, yetki onundu ben ancak uyarma görevini yapmaya çalıştım.
Sonra söylediğim gibi kongremizden bir gün önce de Demokrat Parti’ye kaydoldum. Demokrat Parti benim için ilginçtir. Siyasi bilincim DP taraftarlığıyla başladı, baştan söyledim AP gençlik kollarında 5 yıl faaliyet gösterdim. Sonra Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne geçtim iki yılda orada gençlik kolları genel başkanlığı yaptım. O zamanki adı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olan sonra MHP olan siyasi partiden bahsediyoruz. Hayat çizgimde siyasi yönden, yani toplum nüne çıkmak anlamında müsteşarlık bir kamu göreviydi, toplum önünde Anavatan Partisi’nden Kültür Bakanı sonra da DYP’den devlet bakanı olarak çıktım. ANAP ve DYP birleşti Demokrat Parti oldu benim için bu ilginç bir durumdu.
Demokrat Parti’de bazı işlerin iyi gitmediğini gördüm. Yani, Demokrat Parti’nin kendi fikri kökenine uygun bir söylem içinde olmadığını gördüm. Halbuki, Demokrat Parti’nin yapacağı çok önemli görevler vardır. Bu söylem şudur, dönüp baktığımız zaman benim böyle hap gibi çıkardığım bir cümle milli, manevi ve insani değerlere bağlı demokratlık. Yani milli değerlere bağlılık, manevi değerlere saygı ve insani değerlere açılım diye bunu açmak da mümkün. İnsani değerlerin başında da demokrasi gelir. Adalet gelir, insan sevgisi gelir. Daha bir çok kavram gelir. Dolayısıyla işin esası demokratlıktır ama bu çizgide. Fakat bizim partimizde yani demokrat partide ise bu çizginin dışında bir temayül ortaya çıktığını ve bunun partiye zarar verdiğini gördüm. Bu temayül daha çok Ergenekoncu diye adlandırmaya sebep olabilecek yani görülmekte olan bir davanın avukatlık bürosu gibi tanımlanabilecek bir görüntü böyle tabii ki değildir ama görüntü böyleydi. Demokrat Partililerin, adı Demokrat Parti olmasa bile adalet partisi, Doğru Yol Partisi Anavatan Partisi gibi tamamı Demokrat Parti’dir böyle düşünüyoruz. Böyle devam ediyoruz, Yeniden Demokrat Parti diyoruz. Hiç söylemediği söylemler mesela bu çizgi hep laiktir, din ve devlet işlerinin ayrı olmasından yanadır ama hiç laikçi değildir. Laikçilik çünkü sonunda din karşıtlığına kadar ya da din özgürlüğüne karşıtlığa kadar. Yani insanların dinlerini istedikleri gibi yaşamak, ister cemaat hayatında, ister tarikat hayatında yani kendi tercihleri ne ise o boyutta yaşamak özgürlüğüne karşı bir söyleme dönüşebilir ve zaman zaman da dönüşüyor. Mesela hala o dönemde bulunan bir arkadaşımızın televizyonlarda birilerini suçlarken, yobazlar, gericiler diye konuştuğunu görüyorum. Bizim söylemimizde bunlar yoktur. Demokrat Parti tarihine baktığınız zaman bizim çizgimiz bu değildir. Biz din özgürlüğüne tam anlamıyla taraftarız. Hatta Demokrat Parti ilk kurulduğu zaman Celal Bayar tüzüğü, o dönemin cumhurbaşkanı İsmet Paşa’ya götürdüğünde İsmet Paşa hemen şunu söylüyor acele ilk sorusu bu, sizin tüzüğünüzde de terakki perver fırkada olduğu gibi din ve vicdan özgürlüğüne taraftarız cümlesi var mı? Celal Bayar diyor ki, “Hayır biz öyle yazmadık, biz laiklik din özgürlüğünün güvencesidir diye yazdık. Aslında aynı sözdür ama söz böyle söyleyince İsmet Paşa “tamam” diyor. Demokrat Parti’nin bütün çizgisinde üst yapı değerleri kavramındaki söyleminde din ve vicdan özgürlüğüne saygı esastır. Dolayısıyla insanları inançlarından ötürü, o inançlara siz mensup olmayabilirsiniz. Sizin inançlarınız farklı olabilir, böyle olması da tabiidir yani zaten bizim kültürümüzün temeli de böyledir. Cenab-ı Hak dahi Kuran-ı Kerim’de Peygamberine diyor ki, “Sen insanlar Müslüman olmayacak diye neredeyse kendini paralayacaksın, bırak Allah isteseydi herkes Müslüman olurdu. Senin vazifen tebliğ” diyor. Bu anlayış ve bence laikliğin en sağlam ve dini temelli anlayışı insanların, inançlarını istedikleri gibi inanmaları, inandıkları gibi yaşamaları özgürlüğü.
Dolayısıyla bu tarz sıkıntılar gördüm ve Demokrat Parti’ye girdiğim zaman bunları hemen dile getirdim. Dönemin başkanı Sayın Cindoruk’a, ilgili arkadaşlarımıza, genel başkan yardımcılarımızı tek tek ziyaret ederek, bu tür söylemlerin yanlış olduğunu, bu tür söylemlerin tabandan ve teşkilattan koparacağını halk kitlelerinden koparacağını ve sıkıntılara sebep olacağını söyledim ve bunların doğru olmadığını da söyledim. İmse de benim söylediklerimi hayır söyledikleriniz doğru değil diye itiraz etmedi. Ama istediğim gibi bir gelişme de olmadı. Görüntü iyi değildi dolayısıyla görüntüyü düzeltmek için bu sadece benim tespitim değil yani partinin teşkilatları, il başkanları, ilçe başkanları, taraftarları tamamen arayış içine girmişti.
Bu son 2011’deki kongremizden önce zaten o dönemin genel başkanı sayın Cindoruk aday olmayacağını da açıkladığından bu da bir fırsat meydana getirdiğinden bir arayış vardı. Bu arayış önce Sayın Çiller’e yöneldi. Sayın Çiller, Sayın Özal gibi, Sayın Demirel gibi, Menderes gibi bizim çizgimize uygun söylemler içinde bulunan ve eylemler içinde bulunan bir siyasi liderdi, ona bir yönelik oldu ve başvuru oldu. Bu başvuru gelin partinin genel başkanı olun şeklindeydi. Sayın Çiller eğer karar verseydi gelirdi ve olurdu. Çünkü temayül öyleydi, partinin kurultaylarının ve ortak iradesinin eğilimi bu doğrultudaydı. Ancak kendisine yapılan bir çok başvuruya rağmen il başkanlarının gitmesine rağmen elbette ki, kendisine göre haklı sebeplerle onun da açıklamalarını zaten yapıyor. Bunu uygun bulmadı ve kabul etmedi. O dönemde bir arayış meydana geldi ve bu arayış sonunda o toplanan il başkanları, başkaları daha önce de bana mesela Tokat’tan bir çok arkadaşımız, batı Anadolu’dan, Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan arkadaşlarımız siz niye aday olmuyorsunuz diye telefon ediyorlardı, yanıma geliyorlardı. Ben de onlara sayın Çiller’e yönelik bir süreç olduğunu dolayısıyla bu sürece zarar verecek bir tavır içerisinde olmayacağımı, Sayın Çiller’in ben devlet memuru iken, Sayın Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde başdanışmandım ama son tahlilde devlet memuruydum o dönemde beni çağırdığını, milletvekilliği teklif ettiğini, bakanlık teklif ettiğini dolayısıyla aramızda böyle bir hukukun olduğunu ve benim başbakanım olduğunu, benim ona karşı çıkıp aday olmamın doğru olmayacağını arkadaşlarıma ifade etim. Sayın Çiller aday olmayacağım diyince, delege dokumuz ve il başkanlarımız bana yöneldi. 72 il başkanının imzasıyla ben aday olarak teklif edildim.
Şöyle sözler söyleniyor, üç gün içinde genel başkan oldu filan. Doğrudur ama bunun bir de geçmişi var. 50 yıllık bir birikim ve bunun üzerine bir artı üç gün. Yani o 50 yıllık birikim yok denilemez. Sayın Cindoruk bir ara demiş, desin ona da itirazım yok, nereden geldi filan işte öfkelenmiş, kalmak istiyormuş o sözüne bir itirazım yok. bana yönelen hiçbir sözüne cevap vermiyorum. Sadece hayır dedim ben herhangi bir gezegenden değil, Levh-i Mahfuz’dan geldim dedim. Levh-i Mahfuz kaderdir, hepimiz kaderden geliriz.
BARIŞ ÖZCAN: Siz bu arada Sayın Cindoruk’un istifasını istediniz değil mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi yeni istedim. Şimdi bakınız şahsıma yönelik işlerde parti içi demokrasidir konuşur arkadaşlarımız, buna ben de cevabını veririm ya da uygun bulmam vermem. Nitekim Sayın Cindoruk’un şahsım ile ilgili sözlerine cevap vermedim. Vermedim bir tartışmaya girmek istemedim. Söyleyebilir, demek ki, devam etmek istiyormuş, devam edemeyince öfkelenmiş ve söylemiş, söyleyebilir. Ya da kendi fikri çizgisini benim fikri çizgimin dışında düşünüyor olabilir, şimdilerdeki durumu da onu belli ediyor. Dolayısıyla bana yönelik bir sözüne cevap vermem ve iç tartışma başlatmam doğru değildi. Onun için ben hiç o sözlerine cevap vermedim. Ama şimdi söylediği söz ise hiç söylenmesi uygun olmayan bir söz o da , bir partinin üyesi ve eski genel başkanı olarak kendi partisine değil de başka partiye oy verilmesini istemek ve bunu da oylarınız ziyan olmasına bağlamak doğrusu yakışır bir durum değildir. Zannediyorum bu bir istifa başlangıcıdır, bunun incitmeden yapılması daha uygun olur, siyasi ahlaka daha yakışır bir hal olur diye söyledim. Şu anda da söylüyorum.
BARIŞ ÖZCAN: Henüz bildiğim kadarıyla meydanlara inmediniz. Nasıl bir stratejiniz olacak, 12 Haziran’da hedefiniz nedir, nasıl mitingler olacak, sizin mitinglerinizin renkli geçeceği de söyleniyor ama ondan önce, bir ittifak haberi vardı. SP, BBP, Türkiye Partisi ile sizin aranızda ittifak görüşmeleri devam ediyordu. Son haberler sanırım böyle bir ittifakın gerçekleşmeyeceği yönünde. O ittifak görüşmelerinde neler yaşandı? Şevket Kazan’ın bir açıklaması oldu, SP’deki yönetici arkadaşlarımız bu ittifakın başbakan adayı olarak Namık Kemal Zeybek’in ismini gündeme getirelim dediler demiştiniz buna bir itirazı oldu. İttifak görüşmeleri şu anda hangi noktada?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim biz, şu anda televizyonlardayız, televizyonlar çok önemli sayelerinizde, sizin gönlünüzde kendimizi ifade imkanı buluyoruz. Zannediyorum son bir ay içinde benim kadar televizyonlara çıkıp uzun uzun konuşan herhangi bir genel başkan yok. diğer genel başkanlarımız daha çok birbirlerine bir takım sözler söylemekle filan televizyonlara çıkıyorlar. Ben ise fikriyatımı anlatıyorum. Burada birinciyiz.
Salonlara çıkmaya başladık, Bursa ve Balıkesir’de çok güzel salon toplantıları yaptık. 3 bin kişilik salonlarda tıklım tıklım dolu hatta insanlar yerde oturarak bizim konuşmalarımızı dinlediler. Arkadaşlarımız 90 günlük bir program yaptı bu programa göre belirli esaslar dahilinde şu anda 40 yerde miting planlıyoruz Biraz hava şartlarının düzelmesini mitingler mevsiminin başlamasını da bekliyoruz. Kendimizi anlatacağız. Demokrat Parti’nin bu memleketin ve insanımızın beklediği parti olduğu gerçeğini anlatacağız. Cumhuriyetimizin değerlerine bağlı kalarak olabildiğince demokrasi diyoruz. İkinci esasımız kalkınmayı yeniden tabandan başlatacağız diyoruz. İşçiye, memura yeniden ve emeklilere yüzde 50 zam yapacağız diyoruz. Esnafa, kobilere gereken desteği vereceğiz diyoruz. KOBİ’lere yapılan destek Avrupa’nın 400’de biri. Nasıl biz üretim sanayini geliştireceğiz? Biz bunu değiştireceğiz Avrupa ülkeleri ne yapıyorsa biz de onu yapacağız. Kimse buna itiraz edemez, itiraz edene siz yapıyorsunuz, biz niye yapmayalım diyeceğiz. Yani kalkınmayı yeniden tabandan başlatacak ve üreterek dışa açılma esasını getireceğiz, milli bağımsızlıktan vazgeçmeden dünya ile bütünleşme hedefini ortaya koyacağız. Bütün bunları anlatacağız.
Bütün bunları anlatırken aynı zamanda tabii biz bir siyasi partiyiz ve Meclis’e girip iktidara gelmemiz lazım. Önümüze koyduğumuz hedef şu; biz bu seçimde zaman kıza yani biz kendimizi anlatacak kadar vakit bulabilseydik, ben partiye girdiğim zaman o kongrede genel başkan olsaydım şu anda biz tek başımıza iktidara gelecek şekilde bir hedef koyabilirdik ama şu anda bu gerçekçi değil olmaz. Onun için ortaya koyduğumuz hedef şu; bu seçimde biz mutlaka Meclis’e gireceğiz ve biz girdiğimiz zaman iktidarı biz kuracağız, hükümeti biz kuracağız. Yani biz kiminle istersek onunla iktidar olacağız. Bu hedef yolunda yürürken elbette ki, bize yakın olan ana tespitlerde uyuşabileceğimiz siyasi partiler var. Bu partilerin ittifak yapalım tekliflerini de biz reddetmedik. Daha öncede birlikte hükümet ederek bu ülkeye çok büyük hizmet ettiğimiz bir siyasi çizgi var. Refah Partisi’nin devamı olan Saadet Partisi ve yine Refah Partisi’nden ayrılan ama bugün ayrı parti kuran Türkiye Partisi. Değerli Şener’le biz 54.b hükümette birlikte bakandık. O maliye Bakanıydı ben basından sorumlu ve hükümet sözcülüğü yapan devlet bakanıydım. Dolayısıyla şimdi bu üç parti, DP, SP ve Türkiye Partisi arasında ittifak görüşmeleri devam ediyor.
Sayın dostum Kazan’ın söylediği konu başka bir konu. Yani rahmetli Erbakan’la biz sık sık görüşürdük zaten yıllardan beri hiç değişmedi. Ben onu 50 yıldır tanıyorum. Siyasi çizgilerimizin ayrı düştüğü oldu ama biz ona hep sevgi ve saygı duyduk. Onun fikirlerini hep merak ettik konuştuk. Son zamanda sık görüştük, o çağırırdı beni ya da ben görüşmek isterdim. Sayın Demirel’le de ben görüşürüm o da benim başka bir büyüğümdür. Biz konu itibarı ile Sayın Erbakan’dan söz ediyoruz. Son günlerde de yine onunla bir görüşmem oldu. Bu görüşmeyi de ne görüştünüz sorusu üzerine açıkladım.
BARIŞ ÖZCAN: Çok teşekkür ediyorum Sayın Zeybek.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben teşekkür ederim.