9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eko Enerji Dergisi yazarı Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını cevaplandırdı
“Namık Kemal Zeybek’in geçmişi dolu, tecrübesi var.”
“Sayın Namık Kemal Zeybek, Adalet Partisi gençlik kollarından gelir. Daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nde görev yapmış, daha sonra da Anavatan Partisi’nde milletvekilliği ve Bakanlık yapmıştır.1991 sonrasında ben kendisini Doğru Yol Partisi’ne aldım ve önce benim Başbakanlık zamanımda danışmanlığımı yaptı.
Daha sonra Cumhurbaşkanlığı dönemimde Köşk’te de danışmanlığımı yaptı. Kendisine ‘Büyükelçi’ payesini de ben verdim. Doğru Yol Partisi’nin ortak olduğu bir hükümette de Doğru Yol Partisi’ni temsilen Bakanlık yaptı. Sonra Yesevi Üniversitesi’nin uzun süre mütevelli heyeti başkanlığını yaptı. Dilerim ki hevesle ve başarıyla bu görevi yürütsün, onu dileyelim. Karamsarlığa gerek yok. Başarı dilerim”
(DP Basın Merkezi – 10 Şubat 2011)- 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eko Enerji Dergisi yazarı Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını cevaplandırırken, Demokrat Parti Genel Başkanlığı’na seçilen Namık Kemal Zeybek’le ilgili olarak, “Geçmişi dolu, background (kişisel altyapı) istiyorsanız, orta yerde background’u var, tecrübesi var. Dilerim ki hevesle ve başarıyla bu görevi yürütsün, başarılar dilerim.”diye konuştu.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır ile yaptığı röportaj şöyle:
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Ocak ayının hiç kuşkusuz çok önemli bir siyasi olayı, Demokrat Parti’nin Kongresi idi. Ancak, pek de beklenmeyen gelişmeler yaşandı. Bu kongre ile Sayın Hüsamettin Cindoruk ve ekibi çekiliyor, Kongre’de yapılan Genel Başkanlık seçiminin 3’üncü turunda Sayın Namık Kemal Zeybek Genel Başkanlık koltuğuna oturuyor, Kırat’ın yeni süvarisi oluyordu.
Bu arada biraz da sancısı gizlenmiş bir kongre şeklinde basına ve kamuoyuna yansıyordu. Çünkü kamuoyunda merkez sağa olan özlemle, Demokrat Parti Kongresinden beklenti çok büyük ve başkaydı. Çıkan sonuç beklentileri karşılamaktan uzak kalmış görünüyor. Her ne kadar Sayın Zeybek hedefinin Başbakanlık ve iktidar olduğunu söylüyorsa da, söylemekle Başbakan olunmuyor, Demokrat Parti’nin barajı aşıp aşamayacağına ilişkin kuşkulu bakış sürüyor maalesef. Hatta kendi barajı aşamazken, Sayın Zeybek’in siyasi kariyerinin ülkücü ve Büyük Birlik çizgisinden gelmesi nedeniyle, MHP oylarını aşağı çekeceği endişesi de var.
Burada, yani Güniz sokaktaki evinizde yapılan üçlü toplantı sonrasındaki açıklamada; Sayın Mesut Yılmaz, kendisinin ve Sayın Cindoruk’un Genel Başkanlığı istemediğini söyleyerek, Sayın Cindoruk’un önünü kesip Sayın Çiller’in adaylığını öne sürmüştü. Yıldız isim olarak söylenen Sayın Çiller, bu göreve yanaşmadı ya da çekindi. Sayın Mesut Yılmaz’ın tepkisi de sonunda Demokrat Parti’den istifa etmesine kadar uzandı. Sayın Cindoruk hasta olduğunu belirterek Kongre’ye gitmediği gibi, devir teslim törenini de kabul etmedi. Şu anda Demokrat Parti ışığı parlaklığını yitirmiş gibi.
Siz de yaz aylarında yaptığımız bir röportajımızda, Demokrat Parti Kongresi’ne katılarak siyasi hayatınızın bilançosunu ortaya koyup kamuoyuna hesap vereceğinizi söylemiştiniz, herhalde uygun bulmadığınız için o platforma katılmadınız. Sanırım o zaman çok görkemli bir Genel Kurul bekleniyordu, böyle kırgınlıklara, çizgi kırılmasına ve heyecanın sönmesine neden olan bir Genel Kurul değil herhalde.
Bu arada sizin tekrar siyasete soyunmanızı ya da en azından bir adaya destek vermenizi bekleyenler de oldu, ama siz partilerüstü olduğunuz gerekçesiyle kabul etmediniz de, bugün “Baba, Demokrat Partiye babalık etmedi” deniliyor. Demokrat Parti hareketi bu kırılma noktasını nasıl yaşadı, babalık yapmadınız mı, ne oldu?
“Türkiye’de siyasi örgütlenmedeki bozulma düzeltilemedi”
Demirel: Sorunuz çok şümullü, cevabı uzun olacak. Yanlış anlamalara meydan vermek istemiyorum. genelde şöyle diyelim; Türkiye’de siyasi örgütlenmedeki bozulma hâlâ düzeltilebilmiş değildir. Konuya geniş bakmakta yarar var:
1946’dan bu yana yapılan seçimlerde, tabii ki bunların bir kısmında askeri darbelerin etkileri vardır, ama bir tablo kendisini koruyor. Bu tabloda; hemen hemen üçte iki oy bir tarafta, üçte bir oy da bir diğer taraftadır. Bu üçte iki dediğimiz oyu genelde bu zamana kadar sağ partiler denilen partiler aldı.
Sağ partiler, sol partiler tarifleri de aslında yoruma muhtaç, hele bugünkü dünyada. Sağ parti denilen partilerin icraatlarına bakılırsa, aslında o icraatın büyük bir kısmı sol partilerin yapması gereken icraattır. Yani, yoksul tabakalara uygarlığın nimetlerini indirme hadisesi genellikle sol partilerin, kendilerini sosyal demokrat sayan partilerin işidir.
Türkiye’de yoksullukla, fukaralıkla mücadele, cahillikle mücadele, kalkınmamışlıkla mücadele gibi hedeflere baktığımız vakit, son 50 senenin içerisinde bu icraatları yapan siyasi partilerin hepsi, genelde kendilerine sağ denilen partilerdir.
Türkiye’de 1950 öncesinde önemli şeyler yapılmıştır. Yalnız bu önemli şeylerin 1950’ye geldiğimiz zamanki durumu hâlâ çok yetersizdir. Çünkü, Büyük Atatürk’ün başlattığı hareket nihayet savaşla kesilmiştir.
Zaten adam başına gelir seviyesi 50 dolar olan bir ülkede, Cumhuriyetin başlangıcı 1923 yılını kastediyorum, hangi tasarrufla hangi kalkınmayı yapacaksınız? Halkın yüzde 87’si köylü ve yüzde 90’ı okumamış olan bir toplumla hangi kalkınmayı yapacaksınız?
Bütün bunlara baktığınız zaman, işin başındaki hadise, yani Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesini yakalama hedefi ütopik bir hedef gibi görünür. Ama Türkiye bu hedefe şaşmadan yürümüştür. Bu yürüyüş esnasında kesintiler olmuştur. Önemli kesinti savaştır, İkinci Dünya Savaşı.
İkinci Dünya Savaşı öncesi tek parti idaresidir. Birçok güzel şeyler, devrimler yapılmıştır. Kalkınma hareketlerinde adımlar atılmıştır. Fakat delik o kadar büyüktür ki, o yama ancak bir parçasını ya da birtakım delikleri tıkayabilmiştir.
1950’ye gelindiği zaman Türkiye’de halk, büyük şehirlerdekilerin dışında güncel hayatına lâzım olan şeyleri arıyordu. Birinci aradığı şey düzgün bir idareydi, kendisine eziyet etmeyen bir idare. kendisini angarya ve çileye muhatap etmeyecek bir idare.
Aradığı şey, ödeme gücü olmayandan vergi almayan bir idare. Aradığı şey, itilip kakılmadan kurtulmuş olma. Jandarma karakolundan polis karakoluna kadar devletin uç noktalarında gördüğü muameleden şikayetler ve bunlardan kurtulma isteği.
Kopukluk içerisinde olan bir ülke. Bu ülke karanlıkta. Henüz okullaşma seviyesi yüzde 30. Traktör o gün için dünyanın ileri memleketlerinde en önemli üretim vasıtası haline gelmişken, kocaman Türkiye’de ancak 2000 tane traktör var. Topraklarını sulayacak su var, ama sulayacak kimsesi yok. Bir taraftan bir tarafa gidilmesi imkânsız, yolları kifayetsiz. Sağlık hizmetleri kifayetsiz.
“Demokrat parti halkın içinden gelen bir hareketti”
Böyle bir ülkede vatandaşın istediği yoldu, okuldu, su idi, başlangıçta söylediğim gibi hür bir idare idi. Bunları istemekte vatandaş haklıydı ve onun bilmediği çok büyük bir nimet elektrik idi. Bunları vereceğini vaat ederek gelen iktidarlar ki, bu hareket Demokrat Parti ile başlamıştır, bu halkın içinden gelen bir harekettir.
Türkiye’nin üzerindeki örtü kalktıktan sonra, ortaya çıkan çok partili sistemin gücü de aynı zamanda budur, çünkü sistem tabanından en öncelikli talepleri getiriyor size. Halka en çok lâzım olacak şeyleri, halkın güncel ihtiyaçlarını, halkın yaşamını düzeltip geliştirecek ihtiyaçlarını getiriyor. İhtiyaçlar; nihayet aştı, ekmekti, daha iyi şartlar idi, zenginlikti, çalışma imkânları idi.
1950’den 2000’e bu 50 seneye bakıldığı zaman, bu hizmetleri yapan iktidarların tümü halktan yüzde 50’nin üstünde oy almıştır. Demokrat Parti yüzde 50’nin üstünde oy almıştır, Adalet Partisi yüzde 40’ın üstünde oy almıştır, Anavatan Partisi yüzde 50’nin üstünde oy almıştır.
1950’den bugüne kadar 60 senenin hemen hemen 40 senesini Türkiye bu iktidarların idaresinde geçirmiştir. Askeri müdahaleler vs.ler olmasına rağmen, geçiş dönemlerine ve her şeye rağmen çok partili hayat devam ettirilmiştir.
Bu hizmet verici iktidarlar bir taraftan da memlekette yetişmiş bir insan gücü meydana getirmiştir. Yüzde 30 olan okur-yazar seviyesini yüzde yüzlere çıkarmıştır.
Ülkenin her tarafına gidilebilir hale gelinmiştir, hem de asfalt yollarla gidilebilir hale gelinmiştir. Ülkenin her tarafı elektriğe kavuşmuştur. Ülkenin her tarafıyla konuşulabilir hale gelinmiştir. Ülkenin her tarafına sağlık hizmetleri yayılmış, yaygın hale getirilmiştir. Ülkenin çeşitli köşelerinde yerel kalkınma hareketleri başlayabilmiştir, ülke sanayileşmiştir.
Burada Cumhuriyet Hükümetlerinin hepsinin rolü vardır. Çünkü devlet ve ülke hizmetinde devamlılık esastır, bizim hükümetlerde de devamlılık esastır. Ama esas hizmeti yapan hükümetler; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’dir, yani bunların hükümetleridir ve bir de koalisyonlarıdır.
Peki bugün için, yani 2002 seçimleri sonrasında bu hükümetlere oy veren halk nereye gitti? 2002’de bakıyorsunuz, Anavatan Partisi barajı geçememiş, Doğru Yol Partisi barajı geçememiş, merkez sağ hareketini bu iki büyük parti temsil ediyor.
Nereye gitti bu yüzde 40-50 arasındaki oylar? Uzunca bir süre, 10 sene, 20 sene değil 40-45 sene Türkiye’de siyasi hareketin destekçisi olmuş halk nereye gitti?
“Halk, partilerin malı değildir”
Bu halk yerinde duruyor gayet tabii. Ama halk kimsenin malı değildir. Halk siyasi partilerin malı değildir. Siyasi partiler halkın malıdır. Mal tabirini belki beğenmeyebiliriz, ama bugün aklımıza gelen daha iyi bir tabir yok.
2002 yılından itibaren bu merkez sağ partiler orta yerde yok. Fakat bu partilere gönül vermiş, bu partilere destek olmuş insanlar var.
Bu sebepledir ki, 2007 seçimlerine giderken, Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi birleşmeye girişti. Bu birleşme meselesi, aslında başsız kalmış halk kitlelerini yeniden ülkenin siyasi idaresinde, ülkeye hizmet veren yönetimlerde söz sahibi yapmaktı. Fakat bildiğiniz gibi, o zaman bu birleşme olamadı. Olamadığı gibi, her iki parti de zaafa düştü. Ayrı ayrı seçime girdiler, sonuçta 2007’de de barajı geçemediler.
Şimdi şöyle düşünülebilirdi; her iki parti gidebildiği kadar, istediği yere kadar gider. Bu düşünülebilirdi, ama nihayet ben bu hareketin içerisinde 40 sene varım, bunun eriyip gitmesine razı olamazdım, ama ben partilerüstü bir pozisyona sahibim. Eli kolu sıvayıp yeniden parti işine dalamazdım.
Benim istediğim şey Türkiye’de demokrasidir. Benim istediğim şey, Türkiye’nin halkın hür iradesiyle seçilmiş iktidarlar tarafından idaresidir. Benim istediğim şey, seçimle gelen, seçimle giden idarelerin Türkiye’yi yönetmesidir.
Burada kimin yöneteceği, bence halkın işidir, ama bunun olabilmesi için bu sistemin işlemesi lâzım. Kansız, kavgasız, hilesiz işlemesi lâzımdır. Sistemin işlemesi için de halkın temsil edilebilmesi lâzım.
“Merkez sağ misyonu bitmemiştir”
Bu boşluk varken, ben halkın istediği şekilde iyi temsil edilebildiği kanaatinde değilim. Çarpıklık var. Atılan adım, bu iki siyasi parti bir parti adı altında birleşip yine halka, “İşte biz buradayız, eğer bize güvenirseniz biz hizmetinizde oluruz gibi” halkın hizmetine girmesi idi. Halk geçmişte yaşamaz, halk bugünde yaşar, ama yarın ümidiyle yaşar. Önemli olan o ümidi vermek, ama geçmiş önemli bir referanstır.
Şimdi bu siyasi partilerin misyonu, yani merkez sağ misyonu acaba bitmiş midir? Hayır, bu misyon bitmemiştir. Çünkü Türkiye’de bir kitle partisine ihtiyaç vardır. Bu kitle partisi her çeşit insanı içine alacaktır. Coğrafya bakımından içine alacaktır, etnik yapı bakımından içine alacaktır, inanç yapısı bakımından içine alacaktır, gelir seviyesi bakımından içine alacaktır, yaş grupları bakımından içine alacaktır, her çeşit insanı içine alacaktır.
Doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi burada Türkiye’nin hizmetlerine sahip çıkmak, Türkiye’de demokrasiye sahip çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmak, Türkiye’ye sahip çıkmak için buluşmuş olacaklardır. Türkiye’nin geleceğine ileri adımlarla, güçlü adımlarla yürümek için sahip çıkacaklardır. Orada onun için buluşacaklardır.
Bu misyon bence çok önemli bir misyon. Bu misyonda ülkenin etnik yapı bakımından, inanç yapısı bakımından kurcalanması yoktur. Yani insanların etnik mensubiyetleri veya inanç mensubiyetleri kendilerine ait iştir ve kendilerine bir ayrıcalık da getirmez, yani düşkünlük de getirmez, üstünlük de getirmez.
Ama bağlayıcı olan ne olacaktır? Bağlayıcı olan vatandaşlık olacaktır. Bir vatana beraber sahip olma olacaktır. Bir milletin ferdi olmak olacaktır. Bir devletin vatandaşı olmak olacaktır. Ve bunun gururu, bunun sahipliği içerisinde olunacaktır. Bu misyona hâlâ ihtiyaç vardır.
Bu misyonu yürütmek üzere, bu siyasi partiler ki 60 sene içerisindeki gelişmeye baktığımız zaman, bir mecra içerisinde akmış gelmiş bulunan siyasetin bugün tükenmiş olmasını varsayamayız, kabullenemeyiz.
“Birleşme hareketinin adamı Cindoruk’tu ve başardı”
Birleşme hareketi gerekiyordu, Sayın Hüsamettin Cindoruk bu işin adamıydı. Sayın Cindoruk sabırla önemli gayretler gösterdi. Fakat bu birleşme işleri zor işlerdir. Biz bunları daha önce de denemiştik.
Birleşmenin birtakım pürüzleri oldu, bu pürüzler aşıldı. Aşıldı, ama doğrusu biraz enerji de tüketti. Nihayet 15 Ocak’ta Kongre’ye gelinebildi. Eğer bu adım atılmasaydı, bu Kongre zaten yapılamazdı. Bu başarıdır.
Şimdi 15 Ocak Kongresi’ne şöyle bakmak lâzım: Bu Kongre’nin 1325 üyesi var. 1200 kişi gelmiş. Yani, bunların parası yok, pulu yok, Türkiye’nin en ücra köşelerinden insanlar kalkıp geliyor ve 912 kişi oy kullanmış. Aslında çekişmeli bir Kongre de değil. Çünkü, ne olacağı belli değil.
Hüsamettin Bey işin başında, “Ben bu işler bitip iki parti birleşmesi tamamlandıktan sonra bu görevi daha genç bir arkadaşıma bırakacağım” dedi ve bu sözün altından kurtulamadı. Gelen giden, “Ne zaman bırakacaksın?” gibi bir davranışa girdiler. Yeniden hizmete devam konusunda da son dakikada kendisinde arzu görmedi. Daha doğrusu siyaset önemli kararlar gerektirir. Kendisi için önemli bir karar verdi. “Artık ben bu göreve devam etmeyeceğim” dedi.
O zaman sanıyorum, daha önceki mülakatımızda da ben size söyledim; ne olur? Parti kendi iradesine sahiptir. Şimdi burada çok önemli bir hadise, bu parti vesayet partisi de değildir.
“Güniz sokaktaki üçlü toplantıda söylenenler”
Ültanır: Efendim tam bu noktada müsaade edecek olursanız, Sayın Cindoruk’un çekilmesinde burada yapmış olduğunuz üçlü toplantının etkisi var mı?
Demirel: Hayır, burada yaptığımız üçlü toplantı şu: Sayın Mesut Yılmaz Kongre istiyor, Hüsamettin Bey de Kongre istiyor, yani birbirlerinden farklı olarak. “Sen ne istiyorsun? Kongre istiyorum. Ben Kongre’ye karşı değilim ki, hay hay Kongre yapalım”.
Ültanır: Ama o Kongre ile birlikte ikisi de hareketten, daha doğrusu Parti’den çekildi.
Demirel: Bir dakika şimdi. “Yapalım Kongreyi” denildi. Sayın Mesut Yılmaz, Sayın Cindoruk’u istemiyor. “Sen başta söz verdin, bırakman lâzım” diyor.
Sayın Cindoruk da diyor ki, “Ben buranın tapusunu almış değilim. Buyurun kimi istiyorsanız getirin. Benim yürüttüğüm görevi kim yürütecekse getirin Kongre’ye. Kongre o adama sahip çıksın, ben görevi bırakırım”.
“Ha sen şimdi kimi istiyorsun?” dendiği zaman, üzerinde mutabık kalınamıyor. Birtakım tali şeyler var. O zaman mutabık kalınmadığı taktirde ne olacak? İşi Kongre’nin kararına bırakacaksınız. Öyle yapılmıştır.
Evet, kim gelmek istiyor. Bu siyasi harekete kim hizmet etmek istiyor? Sayın Tansu Çiller mi? Buyursun gelsin. Yok efendim, başka kim gelmek istiyorsa, buyursun gelsin. Burası herkese açık. Sekiz kişi geliyor, ama Sayın Tansu Çiller bütün davetlere vs’ye rağmen gelmiyor.
Sekiz kişi içerisinden de Kongre 600’e yakın oyla Sayın Zeybek’i seçiyor. Genel İdare Kurulu’nu da, partinin bütün çalışma organlarını da seçiyor. Kongre fonksiyonunu yapıyor. Kongre’yi ve Demokrat Parti’yi bu şartları gözeterek değerlendirmek gerekir. Siyasette mucize yok, sabır ve sebat var. Bugün olmazsa yarın olur.
Ültanır: Efendim, Sayın Mesut Yılmaz, Sayın Çiller’in ismini öneren ve ısrar eden kişi mi oldu, yoksa muhtemel adaylar arasında mı adı geçti?
Demirel: “Karşı çıkmam” dedi.
Ültanır: Yani tereddütsüz gelmesini istiyordu, öyle mi?
“Çiller, gelebilme durumu olmadığından gelmedi”
Demirel: “Karşı çıkmam” dedi. Şimdi, Sayın Tansu Çiller, “Karşı çıkmam” sözünü kafi bulmuyor. Ama sanıyorum, aslına bakarsanız, Sayın Tansu Çiller’in gelebilme durumu yoktu. Çünkü, kendisine bence kafi sıcaklıkta davet Demokrat Parti’nin il başkanları tarafından yapılmıştır. 70’e yakın il başkanları daveti yapmışlardır.
Bana da geldiler. Ben dedim ki, “Siz daveti yaptınız. Sayın Tansu Çiller’i siyasete getiren benim. Benim karşı olmam diye bir şey olmaz. Yalnız, ben Demokrat Parti’nin Genel Başkanı’nı tayin eder vaziyete girmem, pozisyonum ona müsait değildir”.
Peki, ben neyim? Ben gözüm, kulağım. Ben neyim? Ben bu hareketin yeşermesini isteyen bir kişiyim. Moral ve manevi destek veren birisiyim. Ama işi particiliğe indirgediğiniz zaman, benim tabii parti faaliyeti yapmam söz konusu olmaz. Onun için ben genelde kendimi partiden mesafeli tutmuşumdur. Bunu herkes anlayışla karşılamalıdır.
Ültanır: Efendim, Sayın Yılmaz, Sayın Çiller’in isminden başka isim önerdi mi?
Demirel: Önerdi, Sayın Kesici’yi önerdi. Ama, Sayın Kesici bu göreve talip değil, adam “Ben talip değilim” diyor.
Ültanır: Ancak, mesut Bey’in bu teklifi şu açıdan bence ilginç, Sayın Kesici sizin ailenize yakın değil mi? Bu sizi sınamak için yapılmış bir teklif de olabilir herhalde.
Demirel: Efendim, bize yakın da, bu işler rica minnetle olmaz:
1) Bu siyasi meselelerde görev alacak kişi kolundan tutulup bir yere oturtulmaz, havası teşekkül etmiş olmaz.
2) Kişinin hevesli olması lâzım. Zor bir iş bu. Heves olmazsa bu hizmetler görülmez.
Ültanır: Aslında Sayın Kesici bu tartışmalar başlamadan önce, daha doğrusu Parti’nin ilk oluşumu sonrasında hevesli görünüyordu. Kendisiyle konuştuğum için biliyorum. Demek ki zaman içinde gelişen ve değişen koşullar hevesini kırmış.
Demirel: Netice itibariyle o hevesi göstermedi. Yani, son dakikada o hevesi göstermedi. Zaten zemin de açıktı, “Buyursun gelsin, kim isterse gelsin” dedim.
Ültanır: Hevesini kaybettiğinden olacak ki, CHP’den istifa edince Demokrat Parti’ye üye olmadı.
Demirel: Onlar ayrı meseleler, işin o kısmına girmek istemiyorum.
“Parti’ye alâkasız kalmam düşünülemez, ama ‘sen çekil, sen gel’ demem yanlış olurdu”
Şimdi bana gelince, ben yardımcıyım, ama vasi değilim. Yani şunu söylemek istiyorum; muhalefetin yeşermesini çok canı gönülden istiyorum.
1) Türk demokrasisi bakımından istiyorum.
2) Arkada bıraktığımız 40 yıl bakımından istiyorum. 40 yıl benim şahsi hayatımdır, bu ülkenin hizmetine verilmiş benim şahsi hayatımdır. Benim ömrümdür 40 yıl. Benim ona alâkasız kalmam düşünülebilir mi?
Ama, “sen çekil, sen de şu tarafa çekil, sen gel kardeşim” demek gibi bir durum, benim için yanlış olurdu. Ben ortamını sıcak tutmak istedim. Buyurun Kongre yapın, yaptılar. Gayet düzgün de Kongre yaptılar, çalışmaya koyuldular.
Şimdi burada diğer siyasi partilerde olandan farklı bir şey yok. Parti’nin delegeleri var, Parti’nin teşkilatları var. Parti’nin kurulları var. Kalıcı olanlar Parti’nin teşkilatları, delegeleri ve Parti’ye mensup olan insanlar, Parti’ye rey veren insanlardır. Burada da Parti’nin kayıtlı üyesi var, teşkilatları var, oy veren insanları var. Bunlar duruyor ve Parti’nin esas sahibi bunlar.
“Merkez sağda artık tek parti var, demokrat parti”
Şimdi ne olacaktır? Şimdi derlenme toparlanma olacak. Kanaatimce iki ayrı parti, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi meselesi bitmiştir. Bugün söz konusu ve var olan artık sadece Demokrat Parti’dir. Herkes bir partilidir.
Demokrat Parti’nin ismini ileride değiştirebilirler vs. Onlar kendi bilecekleri iştir. Çünkü bir taraftan da bu çeşit düşünceler insanların kafasında var, fikirler geliyor. Ama Demokrat Parti, kendi toparlanmasını yapacaktır.
Ültanır: İsim değiştirebilirler dediniz, bu şu an gündemde mi? Size böyle duyumlar ya da talepler geliyor mu?
Demirel: Evet, bana da geliyor o çeşit şeyler. Ama bunlar partinin bileceği iştir. Parti kendi iradesini eline almıştır.
Ültanır: Efendim, Demokrat Parti’nin 1325 delegesi olduğunu, 1200 kadarının Kongre’ye geldiğini söylediniz. Sayın Namık Kemal Zeybek üçüncü turda 566 oyla seçildi, salt çoğunluk olan 663’ü ilk iki turda geçemedi. Birinci turda 575, ikinci turda 624 oy aldı. Toplam delege sayısının ya da kayıtlı üye sayısı olan 1325’in ancak ve yaklaşık yüzde 43’ü ile seçilebilmiş bir Başkan Sayın Zeybek.
Siz az önce merkez sağ partilerin onlarca yıl seçimlerde yüzde 50’nin üzerinde oy alarak iktidar olmasını bir övünç kaynağı olarak söylediğinize ve gerçek de öyle olduğuna göre, iddialı bir hareket şeklinde başlayan Demokrat Parti’ye birleşme tamamlandıktan sonra yüzde 50’nin altında yüzde 42-43 oyla Genel Başkan seçilmesi, tüzük vs.ye uygundur, ama parti için bir siyasi zafiyet değil midir? Oy vermemiş olan delegeler bu yönetimi kabul eder mi, yoksa tepki koyar mı, böyle bir tartışma yaşanabilir mi?
Demirel: Şimdi bu seçimlerde genellikle oy veren delegeler, oy vermeyen delegeler seçim bittikten sonra yine aynı insanlardır. Yani bir seçim daha yapılsa, bugün oy vermeyen delege yarın oy verir.
Ültanır: Aksi de olabilir efendim.
Demirel: Hayır, bunu böyle parçalanmış gibi görmemek lâzım. Yani şöyle, yarısı tutmuş, yarısı tutmamış gibi görmemek lâzım. Parti tüzüğünün istediği rakam bulunduğu zaman, seçilen kişi Parti’nin Genel Başkanı’dır ve ondan sonra artık herkes onunla beraberdir. Parti böyle işler.
Ültanır: Efendim, başlangıçta da değindiğim bir konuda görüşünüzü almak istiyorum. Sayın Zeybek’in ülkücü ve Büyük Birlikçi geçmişi itibariyle seçimde MHP’ye bir rakip olacağı, oyunu azaltacağı, ama bunun sonucunda her ikisinin de Meclis’e giremeyeceği, BDP’yi bir yana koyarsak, iki partili bir Meclis ortaya çıkacağı basında tartışılıyor. AKP’nin ve Başbakanın isteğinin de bu doğrultuda olduğu, hatta bunun için Demokrat Parti’ye bir miktar destek verebileceği bile söyleniyor. Ancak, iki partili Meclis beklentisi AKP’ye karşı çevrelerde bir endişe kaynağı. Bu konuda düşüncenizi, yorumunuzu alabilir miyim?
Demirel: Evet, bunlar spekülasyon. Şöyle, bunlar geçmişe bakılarak yapılan spekülasyonlar. Bugüne bakarak değil, düne bakarak yapılan spekülasyonlar. Düne baktığınız zaman, pek çok insanın geçmişinde bu çizgi değişiklikleri vardır.
Churchill bir yerde konuşurken, birisi getirip Liberal Parti’de yaptığı konuşmaları önüne koymuş. Churchill’in iki sene kendi Muhafazakar Parti’sinden ayrılıp Liberal Partiye geçtiği, sonra tekrar Muhafazakar Parti’ye döndüğü biliniyor. Oradaki konuşmalar önüne konulunca Churchill, “Evet, onlar benim konuşmalarım, ama onlar yanlış idiler ki, ben şimdi buradayım” demiş.
Şimdi insanları öyle değerlendirip bakmamak lâzım, şöyle; Parti’nin hizmetine talip olmuş kişi, evvela bu Parti’nin misyonuna talip olacak. Ha bu misyonda aksama meydana gelirse o görevi ona veren heyet, onun arkasında duruyor, o heyet o görevi alır, başka birine verir. Hayatiyeti o heyette aramak lazım.
O da partinin sahibi olan vatan sathındaki insanlardır. Partileri halk yaşatır. Eğer Parti halkta ölmüşse ölmüştür. Parti halkta varsa, Başkanı bugün Ahmet olur, yarın Mehmet olur veya başka birisi olur.
“Demirel, demokrat parti kongresi’nde vaat ettiği Siyasi yaşamına ilişkin değerlendirmeyi niçin yapmadı?”
Şimdi burada bir şey söylemek istiyorum: Ben Türkiye üzerinde yapılan tartışmalara bakıyorum, Türkiye’nin geçmişi tartışılıyor. Yani geçmiş 50-60 senesi tartışılıyor, yahut 100 senesi tartışılıyor. Baştan aşağı Cumhuriyet tartışılıyor.
Benim tabii bu tartışmaların hepsine bir katkıda bulunmam mümkün değil. Bir kısmında bilgi sahibiyim, bir kısmında aktörüm, içinde varım. Önemli bir kısmının içinde varım. Ben istiyorum ki, bir fırsat bir zemin bulduğum yerde, benim aktör olduğum yıllara ait hadiseleri, Cumhuriyet’in temel değerleriyle birlikte ve Türkiye’nin geleceğini de içine alan bir biçimde değerlendireyim. Bunu yapmak istiyorum. Yalnız, bugünkü ortamı müsait bulmadım.
Ben düşünmüştüm ki, bu Kongre onun için iyi bir vasıta olur. Fakat, Kongre seçim zamanına denk geldi. Yani 5,5-6 ay sonra Türkiye’de seçim var. Onun için bu ortamda o değerlendirmeyi yapmak istemedim. Söyleyeceğim şeylerin kafi derecede tartışılamayabileceğinden endişe ederim. Bir gün yapacağım, tabii zemini bulunca.
“Demokrat parti barajı aşabilecek mi?”
Ültanır: Dileriz o zemini seçim sonrası yakın zamanda bulursunuz efendim. Şimdi Demokrat Parti Kongresi ile ilgili değerlendirmemizi tamamlayabilmek için son olarak izninizle şunu da sorayım: Demokrat Parti’nin yeni Genel Başkanı ve kadrosu, sizce Parti’ye seçim barajını aşırtarak Meclis’e sokabilecek mi?
Demirel: O gösterecekleri çabaya bağlı. Önceden yapamazlar demek mümkün değil. Yapmak için gayret sarf edeceklerdir. Yapabilirlerse başarmış olurlar. Aslında siyaset de başarıdan anlar. Söyledim; siyaset bitmez, bugün olmaz yarın olur, bir hedef tutulamazsa bir diğeri tutulur.
Ültanır: Yalnız birleşmenin başındaki mevcut potansiyel enerji bugün için azalmış görünüyor.
Demirel: Onun da tabii bir ölçüsü yok. Onların hepsi yine birtakım tahminler. Ama pekâlâ, zaten siyasi Parti ise yapacağı bundan ibaretti. Siyasi Parti güç, kudret ithal edemez ki!. Güç, kudret kazanmaya çalışacaktır. Nasıl kazanacaktır? Halka gidecektir ve diyecektir ki, “Ey ahali işte benim misyonum şu… Arkama düşün”. Bunu ne kadar iyi söyleyebilirse, ne kadar halkı ikna edebilirse, o kadar başarılı olacak.
Ültanır: Burada Parti’nin kadrosu ve vitrine çıkardığı kişiler de önemli, ama şimdi en azından Demokrat Parti’nin vitrininden çekilenler var, kopma da olabilir.
Demirel: Parti’de büyük bir kadro var. Parti’yi zaten sadece önde görülen teşkilatlar olarak almamak lâzım. Parti’nin çok taraftarı var. Yetişmiş çok insanı var. Gençler var, orta yaşlılar var, kadınlar var. Partide tam bir tecrübeli kitle var.
Tecrübeli bir Parti. Avrupa’nın en tecrübeli partilerinden birisi. Netice itibariyle bu tecrübe o Parti’nin içinde var. Bunları meydana çıkarıp hizmete sevk etmek lâzım. Bu da söylediğim gibi, görev alanların başarı ve kabiliyetine bağlı. Yalnız burada değil, her partide öyle. Her görev alan da öyle.
“Namık kemal zeybek kişisel altyapısı olan bir kişi”
Ültanır: Efendim, Demokrat Parti konusunda söyleyeceğiniz, eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Demirel: Bu konuda şunu söyleyeceğim: Sayın Namık Kemal Zeybek, Adalet Partisi gençlik kollarından gelir. Daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nde görev yapmış, daha sonra da Anavatan Partisi’nde milletvekilliği, Bakanlık yapmıştır.
1991 sonrasında ben kendisini Doğru Yol Partisi’ne aldım ve önce benim Başbakanlık zamanımda danışmanlığımı yaptı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı dönemimde Köşk’te de danışmanlığımı yaptı. Kendisine “Büyükelçi” payesini de ben verdim. Sovyet sistemi çöktükten sonra Orta Asya’ya benimle birlikte çok geldi gitti, bana da çok yardımcı oldu. Doğru Yol Partisi’nin ortak olduğu bir hükümette de Doğru Yol Partisi’ni temsilen Bakanlık yaptı. Sonra Yesevi Üniversitesi’nin uzun süre mütevelli heyeti başkanlığını yaptı. Yani geçmişi dolu, background (kişisel altyapı) istiyorsanız orta yerde background’u var, tecrübesi var. Dilerim ki hevesle ve başarıyla bu görevi yürütsün, onu dileyelim. Karamsarlığa gerek yok. Başarı dilerim.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Demokrat Parti dışında müsaade ederseniz, bu ayın diğer konularına ilişkin bir-iki sorum olacak.
Demirel: Birincisi, kamu vicdanını yaralayan Hizbullahçıların cezaevinden tutukluluk süresi uzadı diye serbest bırakılması. Serbest bırakılanlar siyasi katliam katilleri, caniler. Güya bu kişiler devlet kolluk kuvvetlerinin gözetiminde kesin yargı kararını bekleyeceklerdi, ama 10 kişi sırra kadem bastılar. Bu serbest bırakma her ne kadar Ceza Mahkemeleri Kanunu’nun değişen 102’nci maddesinin yürürlüğe girmesi sonucu Yargıtay kararı ile olmuşsa da, söz konusu kanun maddesi değişikliğinin ertelenmeyişi nedeniyle, iktidarın siyasi hesaplarına dayalı bir planlamayla olduğu iddiası var. Bu olay nedeniyle iktidar ve yargı arasında bir sürtüşme yaşandı, bu bahaneyle iktidarın yargıda yeni düzenleme başlatması gündemde. CHP Genel Başkanı’nın AKP’yi Hizbullah’la işbirliği yapmakla suçlamasına da Başbakan çok sert tepki gösterdi. Bu gelişmeye ve bununla ilgili siyasi gerginliğe ne diyorsunuz?
MESELENİN TEMELİNDE İNFAZA DÖNÜŞEN TUTUKLULUK SÜRESİ YATIYOR
Demirel: Aslında ana mesele, temelde problemi yaratan mesele, Türkiye’de tutukluluk süresi meselesidir. Tutukluluk süresi nerede ise yargısız infaz haline geliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin görüşüne göre tutukluluk süresinin iki seneyi aşmaması lâzım. İki seneyi aştığı taktirde insan hakları ihlali sayıyorlar. Bu iki sene içinde karar verilip kararın gereği neyse onun yapılması lâzım. Ama, Türkiye’de davalar var 10 sene olmuş. İnsanlar var 10 senedir tutuklu. Dava bitmemiş. Birinci derece mahkeme karar vermiş olsa da, neticede kesin karar verilmemiş.
Bu tabii Türkiye için doğrusunu isterseniz övünülecek bir şey değil. İnsanlar 10 sene tutuklu olarak içeride kalmış hâlâ karar yok, kesin karar yok. Bu süreyi daha fazla aşamaz diye de Yargıtay bir kural koymuş. 10 seneyi aşıyorsa, o davanın içerideki tutuklularını da salıvermeye başlamış. Yargıtay ile hükümetin karşılıklı iddiaları var. O iddialar üzerinden yapılan ithamlar var. Bu ithamlara karşı cevaplar var. Türkiye’de pek hoş şeyler olmuyor. Esas sorun yargı reformu sorunudur. Bir an önce bu yapılmalıdır.
Mühim olan mesele, Yargıtay 10 seneyi aşan tutukluluk hallerinde tutukluları bırakmaya karar vermiş. Bundan da ilk partide bu Hizbullahçılar istifade etmiş. Bu defa dışarıda kıyamet kopmuş. Yani, “bu adamlar işte şu kadar kişiyi öldürdüler, şunu yaptılar, bunu yaptılar, bunları nasıl bırakırsınız?” diye. Bu defa Yargıtay dönmüş, yeniden bunları aramaya girişmiş ve mahkeme etmeye girişmiş. Neresinden bakarsanız bakın, gelişen olaylarla, sanıyorum ki bu mesele çok karmakarışık bir iş.
Ültanır: Efendim, burada siyasetin suçu, hükümetin yanlışı yok mu?
Demirel: Siyasetin suçu vardır, ama ne nispette bilemem. Bir karmakarışıklık vardır, ama bu karmakarışıklıkta onu ayırt edecek durumda değilim. Yani, kafi derecede kanunların uygulanmasında siyasetçi yönlendirici oldu mu olmadı mı, onu da bilmiyorum. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı üzerlerine düşen görevi ne kadar yapabildiler, yapmadılar mı, onları bilmiyorum. O münferit mesele çok önemli de, ama herhalde Türkiye bu infaz meselesini, yani tutukluluk meselesini çözmeli. Tutukluluğun Batı normlarına uygun bir hale getirilmesi lâzım.
Ültanır: Efendim, gündemdeki bir konu da yine başkanlık sistemi. Biliyorsunuz seçimlerde Türkiye’nin en çok tartışacağı konu; seçimlerden sonra yapılmak istenen anayasa değişikliği olacak görünüyor. Başbakan Erdoğan, bu anayasa değişikliği ile Türkiye’ye Başkanlık Sistemi’ni getirmek istiyor. AKP’nin bunu ne kadar isteyeceği de biraz tartışmalı görünüyor. Çünkü, bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Gül, “Başkanlık Sistemi için şüphesiz çekincelerim var. Avantajları da çok, ama dezavantajları da çok” şeklinde gazetecilere bir açıklama yaptı.
Kısacası, Sayın Gül’den sonra Cumhurbaşkanlığına aday olacağı söylenen Sayın Erdoğan’ın bu göreve sistem değişikliği ile gelmek istemesi tartışılıyor da, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmış bulunuyor. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demirel: Türkiye’de her Cumhurbaşkanı seçimi geldiği veya yaklaştığı zaman kaygılar endişeler oldu. Türkiye cumhurbaşkanlarını da o kadar serbestçe seçemedi diyebiliriz.
Birinci Cumhurbaşkanı Büyük Atatürk’ten başkası olamazdı. İkinci Cumhurbaşkanı da o günkü şekliyle İnönü’den başka birisi olamazdı. Üçüncüsü de o konjonktürde Celal Bey’den başka birisi olamazdı. Bunlar seçim değil, o görevi hak etmiş, ondan daha iyisi olmayan kişiler. Seçim burada onları işin başına getirmeye yaramıştır.
Kesinlikle küçültme gibi bir amaçla söylemiyorum, onların yerine başka bir kişi seçilemezdi zaten. Seçim, onu yapacaktı, başka birisini Cumhurbaşkanı yapamazdı. Yani, hangi zamanda, hangi ülkede olsa, öyle olacaktı.
1960’da ihtilâl oldu, Türkiye Cumhurbaşkanı seçemedi. Sonra ihtilâlin lideri, “Beni Cumhurbaşkanı seçeceksiniz” dedi. Seçmeseler Meclis’i kapatacaktı. 1966’da o günün şartları içerisinde biz Türkiye’yi yatıştırmak, asker-sivil meselelerini daha iyi ayırt edebilmek için rahmetli Sunay’ı getirmek durumunda kaldık. 1973’de yine askerler geldiler, “Cumhurbaşkanı olacağız” diye. Orada da onun mücadelesini yapmak durumunda kaldık, ama gene bir askeri getirdik. 1980’de gene bir asker geldi oturdu “Benim Cumhurbaşkanı” dedi.
Daha sonra sivil cumhurbaşkanları geldi. 1989’da Turgut Bey ortaya çıktı. Vefat edince, 1993’de ben mecburen o işi yüklenmek durumunda kaldım. 2000 yılında ben görevi tamamladım, gayet normal şartlar içerisinde Sayın Sezer’e devrettim. O da 2007’de Abdullah Bey’e devretti. Abdullah Bey de kolay seçilemedi. Onun da birçok sıkıntıları oldu. Seçime gidildi, şu oldu, bu oldu.
“Kişi için başkanlık sistemi olmaz”
Şimdi yeniden Cumhurbaşkanı lafları edilmeye başlayınca acaba kim olacak, filanca inerse, filanca mı çıkacak? Şimdiden bu hesaplar yapılıyor.
Ültanır: Hesaplar yapılıyor da, Başkanlık Sistemi hesabıyla birlikte yapılıyor efendim.
Demirel: Ama kişi için sistem olmaz, zaten onu söylemeye çalışıyorum. Mevcut sisteme kişi bulursunuz da, kişiye sistem yapamazsınız. Eğer Türkiye’nin maksadı, bir kişiye bir sistem yapmaksa, bu olmaz. O yanlış bir şey olur.
Ültanır: Şöyle toparlayabilir miyim efendim? Şu an Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için Başkanlık Sistemi kotarılması yanlış olur.
Demirel: Evet, zaten gün ola harman ola. O ne gün olacak? O güne kadar Türkiye’de ne olacak? Onları kimse bilmez. Yani, hiç kimse ta o kadar uzak bir zamanda olacak bir işe kendiliğinden soyunmamalıdır. Birtakım kimseler ona göre kaftan biçmemelidir.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, sorularım bitti ve değerli cevaplarınızı aldım, ama ekleyeceğiniz başka şey var mı acaba? Yoksa, müsaadenizle nokta koyalım m?
Demirel: Hayır tamamdır, teşekkür ederim.
Ültanır: Çok teşekkürler efendim.