Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, ART Televizyonunda Saygı Öztürk’ün sorularını cevaplandırdı: ( 02.04.2011 )
“AKP, tek başına iktidara gelecek diye endişeliyim.”
“Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın kötü bir insan olduğunu söylemiyorum. Ama siyaseti kötü. Kendisine de Türkiye'ye de çok zarar verecek. Bu yol, yol değil. Bu gidiş, gidiş değil. Şu an iktidarı elinde bulunduran AKP’nin tekrar tek başına Meclis gücünü eline geçirmesi halinde, Türkiye’yi karanlık ve karmaşık bir geleceğin beklediği ortadadır.”
(DP Basın Merkezi – 2 Nisan 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, ART Televizyonu’nda Saygı Öztürk’ün sorularını cevaplandırdı. “AKP, tek başına iktidara gelecek diye endişeliyim.” diyen Zeybek, “Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın kötü bir insan olduğunu söylemiyorum. Ama siyaseti kötü. Kendisine de Türkiye'ye de çok zarar verecek. Bu yol, yol değil. Bu gidiş, gidiş değil. Şu an iktidarı elinde bulunduran AKP’nin tekrar tek başına Meclis gücünü eline geçirmesi halinde, Türkiye’yi karanlık ve karmaşık bir geleceğin beklediği ortadadır.” Şeklinde konuştu.
Namık Kemal Zeybek, Saygı Öztürk’ün sorularına, şu cevapları verdi:
SAYGI ÖZTÜRK: Manşet’ten iyilikler esenlikler diliyoruz. Ülke gündemi her zaman olduğu gibi yoğunluğu devam ediyor. İstanbul’da Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısının görevden alınması, bununla ilgili spekülasyonlar da devam ediyor. Baktığınız zaman Zekeriya Öz’ün görevden alınması da pek doğru değil çünkü yükseltilmiş bir göreve getirildiğini söylemek gerekir. Ülkede sanki Zekeriya Bey’in dışında Cumhuriyet Savcısı mı yok. O yüzden görevden alınmanın bu kadar abartılacak bir şey olmadığını da söylememiz gerekir. Nitekim Türkiye’de yada dünyada hiçbir dosya yarım kalmamıştır. Şunu da söylemek gerekir ki, soruşturmalar yarıdır, davalar ayrıdır. Soruşturma aşaması cumhuriyet savcısı tarafından yapılır, olayın büyük bir bölümü de mahkemeler tarafından yapılır. Bugün Ergenekon, balyoz gibi davalarda asıl konuların mahkemeleri içerdiği gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor.
Türkiye hızla seçime gidiyor. Gittikçe acaba seçimlerle ilgili ittifak görüşmeleri ne durumda DP ne yapacak, SP ne yapacak, DSP, Türkiye Partisi, Yurt Partisi bunların arasında herhangi bir işbirliği, güç birliği yapılacak mı? Bunlar da merak ediliyor. Süre de giderek daralıyor. Sanki öyle bir gün gelecek ki, bu birliktelikler olsa bile çok sonuç verecek, etkili olacak gibi gözükmüyor. Çünkü bu kadar sürenin yaklaştığı bir ortamda hala ittifak yapılacak mı yapılmayacak mı görüşmelerinden bir sonuç çıkmaması bu çabaların boşa çıkacağı gibi de yorumlanabiliyor.
Ankara’da Demokrat Parti il başkanları toplandı ve il başkanları toplantısında da ittifakla bir karar alındı. Bu da kamuoyuna şöyle açıklanıyor, AKP’nin tekrar tek başına Meclis gücünü ele geçirmesi halinde Türkiye’yi karanlık ve karmaşık bir geleceğin beklediği ortadadır. DP’nin il başkanlarının bu açıklamaları önümüzdeki günlerde devam etmesi beklenen DP’nin ittifak çalışmaları nasıl sonuç verir bilemeyiz ama biz bunları en yetkilisinden, DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek’ten öğreneceğiz. Hoş geldiniz. DP seçimlere nasıl hazırlanıyor, oradan başlamak gerekiyor.
“Seçim bildirgemizi hazırladık”
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz seçim bildirgemizi hazırladık. Seçim bildirgemiz için çok ciddi çalışmalar yaptık. İllerimizden görüşler aldık, bilim adamlarıyla toplantılar yaptık, GİK’te bu konuyu görüştük. Sonra bir arkadaşımız hazırladı, onun üzerinde çalıştık sonunda özgür görüşlerle birlikte bizim seçim bildirgemiz ortaya çıktı. Seçim bildirgesi deyince; aslında çok defa siyasi partiler kendilerinin daha önceki seçim bildirgelerine bir de başka seçim bildirgelerine baktığınız zaman birbirine çok benzeyen ifadeler görürsünüz. Ama bizimki çok farklı, bizimkinde hiçbir partide olmayan söylemler var. Özgün görüşlerimiz var. Özgün görüşlerimizi de çabucak söylemek isterim.
“Zorunlu Askerliği Kaldıracağız”
Mesela, Türkiye kamuoyunda bedelli askerlik olsun mu olmasın mı? Ya da askerlik kısalsın mı, kısalmasın mı? diye konuşurken biz tarihimizden aldığımız bilgiyi, çağı doğru okumakla birleştirerek dedik ki; artık bırakın şu bedelli-bedelsiz sözlerini, Türkiye, tarihimizde olduğu gibi yani 19. yüzyıldan önceki tarihimizde olduğu gibi artık meslekten orduya geçsin. Yani savaşçılardan meydana gelen, işi gücü her gün savaş yapmak olan, hem teknik hem ruhi eğitim yapmak olan bir ordu olsun. Zaten şu anda Avrupa Birliği’nin tamamı böyle. Hatta yeni kurulan devletler Hırvatistan bile profesyonel orduya geçmişken bizim hala böyle, insanlarımızı işlerinden güçlerinden, okumuş insanlarımızı mesleklerinden koparıp getirip, yarım yamalak eğitimle, teröristlerin koynuna alın bunları öldürün der gibi atmamızın ne anlamı var. Artık bu işler bırakılsın, bizim şanlı tarihimizde olduğu gibi ve çağdaş dünyada olduğu gibi profesyonel orduya geçelim.
“Osmanlı, okumuş insanları askere almıyordu”
SAYGI ÖZTÜRK: Osmanlı döneminde de hep böyle zorunlu askerlik vardı gibi biliniyor. Oysa hiç de öyle değil, değil mi ?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: 1840’a kadar Türkiye’de yani Osmanlı Döneminde, Selçukluda zorunlu askerlik yok. 1840’tan sonra başladı. İngiltere’de de o zaman yine profesyonel askerlik vardı. Osmanlı bu sisteme gitti ama bu sistem bizim çöküş dönemimizdir. Ondan sonra bakın hep yenilgiler vardır. Neden? Halk çocuklarını topluyorsun, yarım yamalak eğitimle olmaz. Meslekten askerlik, şunu ifade eder ki, askerlik bir meslektir. 1914’e kadar Osmanlı’da yedek subaylık diye bir saçmalık yoktur. 1914’te bunu Almanlar soktu içimize. Neden yoktur? Çünkü Osmanlı, okumuş insanlarını askere almıyordu, onlar çok pahalı, onlar çok gerekli diyerek. Onlar cephe gerisinde bazı direnişleri de yönetebilirler diyerek, cephe gerisinde tutuluyorlardı. 1914’te Almanların tesiriyle biz topladık ve Çanakkale’de ne yazık ki, yüz binlerce insanımız şehit olurken, bunun onbinlercesi de okumuş insanlardı. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, elinde insan malzemesi yoktu. Okumuş insan çok azdı da öğretmen olarak, orduda okuma yazma öğrenen çavuşlar ve onbaşılar, öğretmen olarak tayin edildi adlarına da ‘eğitmen’ denildi.
“Şehitler terfi ettirilmeli”
Şunu ifade etmeye çalışıyorum; bu fikir neden ortaya getirilmez. Ben bazen hayret ediyorum siyasetçiler okumazlar mı, çağı takip etmezler mi, dünyada neyin olup bittiğini bilmezler mi? Başka bir örnek, şehitlerimiz ölünce ne diyoruz? ‘Şehitler ölmez’ diyoruz. Peki buna inanıyorsak niye şehitleri bir de biz öldürüyoruz. Şehitler ölmezse terfi eder. Bir teğmen, bir asteğmen, bir çavuş hatta bir nefer eğer ölmüyorsa, onun terfi etmesi lazım. Emsalleri, arkadaşları gibi. Mesela onun arkadaşları Orgeneral olmuşsa, o teğmenin de çocuklarına eşine orgeneral maaşı verilmesi gerekir. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir şey İran’da var. Ben İran’da gördüğümü söylüyorum. Ben ilk gidişimde ev sahibimin yeğeni Babek, Tebriz’li bir Türk. Babek’in babası teğmenken Irak savaşında şehit olmuş, kendisine teğmen olarak şehit maaşı bağlanmış, azaltma filan yok aynen alıyor. Dul annesi ve yetim Babek o maaşı almış. Zaman geçtikçe Babek’in babasının arkadaşları Orgeneral olduğu için ben gittiğim zaman Babek Orgeneral maaşı alıyordu annesiyle birlikte. Çünkü İran ciddi bir devlet olarak şunu söylüyor, eğer şehitler ölmezse terfi eder. Biz şehitler ölmez diyoruz ama edebiyatta kalıyor bu. Onun için teklif ediyorum bunu yeni yapmıyorum. Diyorum ki, şehit olanlar ister asker, ister diğer güvenlik mensupları isterse mesela öğretmenler filan olsun bunlar terfi etmelidirler. Buna benzer böyle düzgün, özgün projelerimiz var.
“Savunma Sanayi yüzde yüz yerli olmalı”
Yani mesela başka şey, neden bizim savunma sanayimiz yüzde yüz yerli olsun diye bir hedef konulmaz. Son derece önemli. Çünkü mesela İsrail’in ve Amerika’nın birincil güdücü sektörü silah sanayidir ve bizden besleniyor, başka yerlerden besleniyor. Diyorlar ki, Amerika Suudi Arabistan’a silah sattı. Ne demek bu? Önce korkutuyor, sonra silah satıyor. Silah satıyor, petrolden ona vermesi gereken doları cebine atıyor. Şimdi yani Amerika ve İsrail’in silah sanayi ve dolayısıyla sanayini desteklemek için niye bizim milli fonlarımız oraya aktarılsın. Biz bunu teklif ediyoruz. Böyle olmuyor mu? Hayır olmuyor. Bir Türk firması bizim ordumuzla ilgili bir teklifte bulunuyor. Diyelim ki, tankların yenilenmesi konusunda bir de İsrail’den bir firma teklifte bulunuyor. İsrail firmasına veriliyor. Neden? Biz diyoruz ki, hedef yüzde 100, yüzde yüz olmazsa, sen hedefini koy yüzde yüz diye, yüzde 95 olsun, 90 olsun.
“Bilgi teknolojisi sanayi Türkiye’de olmalı”
Başka ne diyoruz mesela bilgi çağına girdik diyoruz. Yani bilgisayardan, cep telefonundan, başka alanlardaki o kullandığımız gereçlerin, Türkiye’de imali için biz teşvikler, destekler, vergi muafiyetleri, gümrük muafiyetleri, uzun vadeli ucuz krediler vermeyiz. Neden? Bilgi çağını yakalamak bu demektir. Bilgi çağını tüketici olarak yakalarsan o da başka bir sömürülme o da işte kullanıp hurdaya attığımız cep telefonlarının Türkiye’ye maliyeti 20 milyar dolardır. Neden o 20 milyar doları biz üreticilerimize verip de Türkiye’de bu sanayinin ortaya çıkmasını sağlamayız?
“Türkiye’yi modern yönetim tekniklerine göre yapılandıracağız”
Mesela hiç kimsenin aklına gelmez, Türkiye’yi modern yönetim tekniklerine göre yeniden yapılandırmak, modern yönetim teknikleri dediğiniz devlet kurumunun, devlet makinesinin akılcı, verimli ve düzenli ve halka kolay hizmet verir hale getirilmesi demektir.
Şunu ben hatırlatayım, bugün Amerika’nın dünyaya olan üstünlüğü teknolojik üstünlük değil, yönetim üstünlüğüdür. 1967’de Jean Jacques Servan Schreıber’ın Amerika Meydan Okuyor adlı kitabında bu cümleyi okudum ve hala onun peşindeyim. Dolayısıyla bu toplumu bürokratlardan başlayarak müsteşarlardan ama vazgeçtim bakanlardan başlayarak toplumu eğitmek lazım. Ergonomi nedir? İş basitleştirme teknikleri nedir? Vücut dili nedir? Çağdaş yönetim nedir? Zaman yönetimi nedir? Bunlar bu toplumun en başta yapması gereken şey bunlardır. Amerika’nın üstünlüğü de en başta buradan gelir diyordu Jean Jacques Servan Schreıber. Dünya ile Amerika arasındaki uçurum teknolojik uçurumu değil, yönetim uçurumu diyordu.
“Yunus Emre’yi, Hacı Bayram Veli’yi dünya tanımalıdır”
Öte yandan diyorum ki, Türkiye kaynak ayırarak Yunus Emre’yi Hacı Bayram-ı Veli’yi dünyaya tanıtmalıdır. Bu çok önemlidir, biz dünyaya, onları tanıttığımız zaman, dünya onlar vasıtası ile bize sempati duyar ve bizim mallarımızı alır ve uluslararası zeminlerde bizim yanımızda olur. Şimdi coşkulu ve bu projelerle dolu bir seçim bildirgesi hazırladık. Bunu halkımızın huzuruna sunmak için matbaadan çıkmasını bekliyoruz. Seçime Demokrat Parti’nin Kıratlı bayrağı altında girmek için ne mümkünse onu yapıyoruz. Seçime girmeye hazırız, yakında mitinglerimiz başlayacak ve inşallah kendimizi, projelerimizi halka sunacağız ve halktan da bunların cevabını görmek için ümitle bekleyeceğiz.
SAYGI ÖZTÜRK: O kadar heyecanla anlatıyorsunuz ki, tabii bir de gerçekler var, Demokrat Parti’nin içinde bulunduğu duruma baktığınız zaman Türkiye’de bir de seçim var, baraj sistemi var. Yüzde 10 barajını aşması şu andaki durumuna göre mümkün değil. Sizin coşkunuzun önünde de bir baraj olduğunu görmek lazım. İttifak çalışmanız ne durumda?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bizim arkadaşlarımızın, il başkanlarının ben ayrıldıktan sonra hazırlayıp kamuoyuna açıkladıkları bir bildirgeleri var. Onlar bir bildirge ile bütün görüşmelerin sonucunu söylediler. Şurada şöyle bir ifade var; ‘Tüm İl Başkanları, 12 Haziran 2011 seçimlerinin Türk Milleti için bir dönüm noktası olduğu hususunda hem fikirdirler. Şu an iktidarı elinde bulunduran AKP’nin, tekrar ‘Tek Başına’ Meclis gücünü eline geçirmesi halinde, Türkiye’yi karanlık ve karmaşık bir geleceğin beklediği ortadadır. Yakın zamanda Müslüman ülkelerde, özellikle Libya ve Suriye’de cereyan eden gelişmelerin kamuoyunu huzursuz ettiği bir gerçektir. Bunu önlemenin yolunun Meclis’te Demokrat Parti Grubu’nun temsil edilmesinden geçtiği aşikârdır.’
Şimdi burada il başkanlarımızın söylediği çok doğru bir şey var, nedir? Şu an iktidarı elinde bulunduran AKP’nin tekrar tek başına Meclis gücünü eline geçirmesi halinde Türkiye’yi karanlık ve karmaşık bir geleceğin beklediği ortadadır ve hemen Libya ve Suriye örneklerini veriyorlar. Bu cümleler arasında çok doğru bir ilişki var. Zaman zaman deniliyor ki, Libya, Suriye, Tunus, Mısır halkı Türkiye’ye örnek almak istiyor. Güzel ama hangi Türkiye’yi bizim gördüğümüz benim tespit ettiğim, yani tarih okuyan ve dünyayı okuyan, gelişmeleri doğru okuyan bir insan olarak gördüğüm şu, AKP Türkiye’yi Libya’lılaştırıyor, Mısırlaştırıyor ve Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan Kaddafi’leşiyor. Dolayısıyla dünyanın bugün içinde bu Kaddafi’leşme süreci devam ederse Türkiye’de aynen Libya’daki olaylara benzer olaylar olacak. Bu hükümetin elinden Türkiye’yi hatta kendi elinden, hatta Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı kendinden kurtarmak lazım. Çünkü o ne yaptığının farkında değil.
Türkiye’nin gündemine ne getirdi durup dururken başkanlık sistemi, o getirmiyor, onun vasıtası ile Türkiye üzerinde bir takım projeler ve oyunlar tezgahlayanlar ona böyle bir konuyu getirtiyorlar ve ne söylüyor, başkanlık sistemi ve hemen ekliyor, “Valileri halk seçecek” diyor. Valileri halk seçmeli diyor. Valileri halkın seçmesi demek Türkiye’de durup dururken garip bir şekilde federasyon kurmak demektir. Bunun anlamı budur, adı konulmamış olsa bile bu federasyondur. Halkın seçtiği, geniş yetkilerle donatılmış valiler seçildiği zaman ne olur, bu tek başına bir tehlike olmayabilir. Türkiye’de PKK diye bir bela, bölücülük diye bir sıkıntı olmasa olsun ne olur ki. Durup dururken bir icattır, demokratik bir yaklaşımdır diye hoş da bakabilirsiniz. Bir düşünelim hepbirlikte 10-15 valiyi PKK seçtirmiş, PKK niye seçtirsin. Bugün iktidar partisinin bazı binaları ne yazık ki, kamu kurumlarında faaliyet gösteriyor. Niye? Ben bunu eleştirmiyorum niye çünkü PKK korkusundan vatandaş iktidar partisinin il binasına mülkünü kiraya veremiyor. O zaman ne yapıyor, devlet binasında bir iki oda bulup orada faaliyet gösteriyor. Valileri halk seçse kurban olalım ama halk seçmeyecek ki, terör örgütü seçecek. Terör örgütünün seçtirdiği bu valilerin beş onunun bir araya geldiğini ve bağımsızlık ilan ettiklerini düşünün. Bu ne demektir? Bu Türkiye Libya oldu demektir.
Libya’da olan başka bir şey şu, Libya’nın lideri Kaddafi, her şey o, her şey Kaddafi’den soruluyor. Kaddafi her şeye hakim ve Kaddafi ne yapıyor bu gücünü, kendisini, oğullarını, damatlarını, yakınlarını vesaireyi zenginleştirmek i��in kullanıyor. Yani Libya’nın kaynakları toparlanıp yukarılarda birikiyor Kaddafi ve yandaşları zenginleştiriliyor. Türkiye’de acaba AKP iktidarında ortaya çıkan 30 dolar milyarderi kimdi. Daha önce yoktu bunlar, şuna bir bakılsın 30 dolar milyarderi 38 dolar milyarderinin 30’u AKP iktidarında ortaya çıkarıldı bunlar kim? Yani Türkiye’de bunlar ortaya çıkarıldı da bunların servetleri gökten yağmur gibi mi yağdı, dışarıdan mı geldi? Aşağıdan yukarı doğru servet çekildi, esnaftan, sanayiciden esirgendi vesaire. Ağaçlara bakıp da ormanı görememek diye bir kavram var. Ağaçlar görülüyor fakat orman görülmüyor. Bütün bunların anlamı şu, Türkiye’de orta sınıf yok ediliyor. Orta sınıf yok edildiği zaman orada demokrasi olmaz. Orada milli manevi insani değerler olmaz. Günlük nafakasını fizyolojik temel ihtiyacı olan beslenme ihtiyacını gidermek için pazarlarda atılmış çöpleri toplamak zorunda olan ya da kendilerine torbalar içinde verilen bir takım yakacakları alma peşinde olan insanlar nasıl milli manevi demokrasi diyebilsinler. Bir tarafta en yukarıda çok zenginler, onlarda milli ve manevi meselelerde farklılaşıyor. O çok zengin olanlar için vatanın birliğinin bir önemi kalmıyor. Niye böyle söylüyorum dikkat çekmek için söylüyorum.
TÜSİAD Başkanı Hanımefendinin kocası Sayın Boyner geçenlerde bir konuşma yaptı, söylediği şey şu, Türkiye’nin bölünmesi o kadar önemli değil, bölünürse bölünsün. Bir takım değerlerle hiç kimsenin itiraz edemediği bir takım değerleri terazinin bir kefesine koyuyor, sonra terazinin diğer kefesine vatanın ve milletin birliğini koyuyor. Bu ne demektir? Çünkü onun için artık vatanın ve milletin bölünmesi diye bir endişe yok. Ben bunu ısrarla söylüyorum Türkiye’yi PKK bölemez, Türkiye’yi ancak bu kafa böler. Bunlar böler, çünkü bunların kafasında zaten Türkiye’nin bir kısmından çoktan vazgeçilmiştir. Çünkü bunlar her şeyi ekonomik düşünmeye başlamıştır. Şunu söylemeye çalışıyorum orta sınıf yok edildiği zaman yukarılarda böyle bir bilinç kayması olduğu zaman aşağılarda insanlar mankurt ekonomisiyle kendilerine getirilecek yiyecekleri, yakacakları bekler hale getirilmişse bu toplumda ister istemez birisi de tepede olacak. Mesela Recep Tayyip Erdoğan Bey olabilir.
Bu hükümetin gitmesi lazım. Bu dönem kapanmalı. AKP denilen partinin ve AKP’yi yöneten siyasetçilerin de sağlıklı bir şekilde hayatlarını sürdürmelerinin ve Türkiye’de demokrasinin yerli yerine oturmasının yolu biran önce Türkiye’de AKP iktidarından halkı ve geleceğimizi kurtarmak ama yine ısrar ediyorum AKP’yi de kendisinden kurtarmaktır. Şimdi bu benim anlattıklarım birilerine masal gibi gelebilir, neden çünkü başka masallarla uyutuldukları için. Kafalarına sokuşturulan betondan kalıplara göre düşünmeye başladıkları için, düşünme, okuma, anlama yeteneklerini yitirdikleri için bir takım aydınlarımız bu söylediklerimi anlamazlar. Ben onlara diyorum ki, sadece size belletilmiş olan saçma sapan şeyleri değil başka şeyleri okuyun. Mesela, geçenlerde AKP genel başkan yardımcılarından birisi diyordu ki, bu devlet yatırımı 1972’lerin modası. Demek ki, ekonomide de bazı modalar var. Bugün de devlet yatırım olmaz sözü bugünün modası. Peki 10 yıl sonra hangi moda gelecek.
Ekonomi ve bilim modaya göre değişmez. Hayat değişir bilim ona göre kendisini değiştirir. Ama bugün bilinmelidir ki şu lafı söyleyen zat benzerleri AKP'nin uyguladığı siyasetin doğru olduğuna inananlar. Yeni liberalizm denilen, neoliberalizm denilen, neoliberalist denilen siyasetin doğru olduğuna inanlara ben diyorum ki alın kalemi elinize yazın. Joseph Stiglits. Bunun kitaplarına bir bakın. Dünya Ekonomisi Baş Ekonomisti ve Clinton'ın Baş Danışmanı. Joseph Stiglits. Piyasada var bu zatın kitapları. Anthony Juatz. Bu mesela Bush'un ajandası. Peter Dracker. Bunları bir okuyun ve anlayın. Yani bütün bu dönen dolapları anlatan kitaplar da Amerikalılar tarafından yazılıyor.
Hani ne var onlar da. Şu var. Dünyanın bazı dev şirketleri, uluslar arası şirketler dünya ülkelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye çalışıyorlar. Ne için? Kaynaklara el koymak ve ülkelere kendi malları için uygun pazar haline getirebilmek amacıyla bunu yapıyorlar. Peki mesela bunun Irak savaşıyla ne ilgisi var? değil mi efendim. Irak savaşını Amerika yaptı. Ne Amerika'sı? Amerika da artık şirketokrasi diye bir kavram var.
Şirketokrasi. Demokrasi değil. Şirketokrasi. Eskiden buna Plüto demokrasi denirdi. Şimdi Şirketokrasi deniliyor. Nedir şirketokrasi? Bazı şirketler kendi üretimleri için uygun hammadde bulmak ve mallarına pazar oluşturmak için Amerikan devleti dahil bir çok devleti kullanıyorlar. Dolayısıyla Bush'un savaşı Amerika için değil bu şirketler içindi ve bu şirketler Amerikan'ın Irak'ı işgalinden sonra dört büyük şirketin bütün hisse senetleri kat kat yükseldi. Kar'ları da bütün şirket hayatında olmayacak yüksekliklere çıktı.
SAYGI ÖZTÜRK: Biz de yüksekliklere çıkmadan önce bir yüzde onun altını konuşalım. İttifak çalışmalarına da biraz gelelim efendim.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi bütün bunlardan ötürü, tabi bu bahis çok uzun bir bahis. Hamur da çok su götüren bir hamurdur. Bütün bunlardan sonra diyoruz ki Türkiye'yi bu tuzaktan kurtarmak lazım. Yani uluslararası bir takım eller tarafından planlanan ve AKP ve AKP'ye yandaş çoğu eski kominist şimdi liberal. Çok gariptir. Birden bire liberal oldular onlar da bir arkadaşa söyledim , dedim ki sen eskiden mao severdin komünistdin. Nasıl oldu böyle birden bire globalist liberal oldun?
Yok dedi sayın bakan o kadar kısa zaman da olmadı. Demek ki birden bire olmamışta üç dört ayda olmuş. Bu garip bir şeydir. Garip çok garip bir şeydir. Şimdi eskiden o marksizim, leninizm diyen bir takım arkadaşlar. Şimdi tek yol globalizme teslim ve tek yol liberalizm. Ama hangi liberalizm? Sosyal liberalizm değil. Vahşi liberalizm. Vahşi kapitalizm. Asıl gerçek bu. Vahşi kapitalizm. Şimdi diyoruz ki bunun elinden bu oyunu bozmak lazım. Bu oyunu bozmak lazım.
Bu oyunu bozmak nasıl olacak? Meclis de olacak. Bizim meclisten başka yolumuz yok. Biz siyasetçiyiz. Yapacağımız şey meclise hakim olmak. Meclisteki dengeleri yerli yerine oturtmak. Bunu yaparız biz. Dolayısıyla bunun iyi yolu vardır dedik biz. Ben şahsen değerlendirmemi yaparak şöyle söylüyorum.
Bir, bir merkez sağ blok'un meclise girmesi. Bunun içinde Saadet Partisi olabilir. Büyük Birlik Partisi olabilir. Yurt Partisi olabilir. Türkiye Partisi olabilir. Bağımsız Türkiye Partisi olabilir. Bütün bunlar aralarında renk farkları olsa da milli partilerdir. Milli. Milliyetçi demiyorum. Milli ve yerli. Kökleri içeride olan partilerdir. Bunlar bir araya gelirlerse ve bunlar bu mana da kara globalizme karşı partilerdir.
Bunlar bir araya gelir ve meclise büyük bir güç olarak girerlerse her şey düzelir. Neden? Çünkü bir taraftan da iki muhalefet partimiz var. Cumhuriyet Halk Partisi ve MHP. Böylece ister istemez koalisyon hükümeti kurulmak durumu gelir. Bu da Türkiye'yi kurtarır. Koalisyonlar her zaman kötü değildir. Bazen çok iyidirler. Bazen de iyi değildirler.
SAYGI ÖZTÜRK: Türkiye için şuan da iyi galiba?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şuan da zarurettir. Şuan da başka çare de yoktur. Bir yol bu. Biz bunu deniyoruz. Görüşmeler yapıyoruz ama burada çatı meselesinde gelip tıkanıyoruz.
SAYGI ÖZTÜRK: Orayı biraz açar mısınız? Yani nedir şuan da o çatı dediğiniz olay?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi efendim. Ben Demokrat Parti Genel Başkanı olarak demokrat bir insanım. Demokrasiye inanıyorum. Demokrasinin bir anlamı da parti içi demokrasidir. Parti içi demokrasi olmazsa o siyasi parti iktidara geldiği zaman da o demokrasi ülkeye hizmet edemez. Onun için ben şahsi olarak da tabiat olarak da demokrat bir insanım.
Demokrat olmak ne demektir? Çağdaş demokrat olmanın bir yönü de katılımcı olmak demektir. Katılımcı. Benim demokratlığımda aslında ontolojik bir meseledir. Sadece sosyolojik bir mesele değil. Onu da bu arada söyleyim. Çünkü benim tasavvufa olan ilgimi de bilen insanlar Bu kadar tasavvufa meraklı Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hoca Ahmet Yesevi diyen bir insan. Nasıl bu kadar kesin, şiddetli bir demokrat oluyor? diye düşüne bilirler.
Onun da manası şudur. Ontolojik manası şudur. Allah insanı kesvetle yarattı. Yani çoklukla yarattı. Hatta bir Ayet-i Kerime'de peygamber efendimize diyor ki Cenab-ı Hakk. Sen insanlar müslüman olsun diye neredeyse kendini paralayacaksın. Senin vazifen tebliğ etmek. Bırak diyor onları kendi hallerine. Allah isteseydi zaten herkesi müslüman yaratırdı. Öyle değil mi? Demek ki Allah istedi böyle farklılıkları. Dolayısıyla demokrasi bu farklılıkları sevmekle başlar. Onunla başlar. Dolayısıyla benim demokrat oluşluğum ontolojik bir demokratlıktır. O kadar önemli buluyorum ben bunu. Avrupa'da da ben bunları anlattım. Avrupa Kültür Bakanları da emin olun benim bu anlattıklarımı da hayranlıkla izlediler ve şaşırdılar. Bu nasıl bir yaklaşım diye.
Benim bulunduğum toplantılar da da Türkiye Kültür Bakanının dediği gibi işe sevgi boyutu getirelim diye konuşmalar yaptılar. Bu heyecanla orada anlattım. Şunun için söylüyorum bunları. Ben kararlarımı, temayüllerimi, eylemlerimi, teşkilatlarımın, başkanlık divanının, genel idare kurulunun, partililerin, parti büyüklerinin vesairesinin görüşlerini alarak o temayüllere dikkat ederek oluşturuyorum.
Dolayısıyla o temayüllere baktığımız zaman şöyle bir karar çıktı. Bizim ortaklaşa bilincimizden çıktı bu. Oydaşmayla çıktı. Konsensüs de diyorlar ya. Buna mutabakat diyelim. Eski deyimle zızınni mutabakat. Çıkan şu Diyor ki bizim teşkilatlarımız ve ortaklaşa bilincimiz. Çatısı daha doğrusu bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bulunan siyasi partilerle eğer bir seçim işbirliği yaparsak. Onların çatılarında, onların amblemleriyle seçime girmek de bir sakınca yoktur ve bu da MHP dir diyorlar, adını da koyuyorlar. CHP'ye bizim arkadaşlarımız pek sıcak bakmıyorlar.
MHP daha yakın. Çünkü MHP'ye daha yakınlık şu. MHP'de bir birine geçmelidir. Ondan ona ondan ona. Mesela bugün MHP'nin Genel Sekreteri eski Doğru Yol Parti Bakanı ve Milletvekilidir. Ama buna mukabil. Demokrat Parti'nin Genel Sekreteri de eski MHP milletvekilidir. Yani çok örnekler var bundan da Genel Sekreterlik düzeyinde söylüyorum. Böyle gidiş gelişler bir birlerine yakın oldukları için farklar da var. Ama bir birlerine yakın oldukları için geliş gidişler çoktur.
Ana'lar, babalar çocuklar filan böyle bir birlerine yakın bir topluluktur. Bu iki topluluk. Onun için MHP çatısında olursa biz her hangi bir çatı problemi yapmayız. Ama mecliste grubu olmayan, temsil edilmeyen partilerle olursa çatı mutlaka MHP olmalıdır. Temayül bu yani büyük çoğunluğun, yüzde yüz değil ama neredeyse yüzde yüz. Ama ikinci büyük çoğunluğun temayülü bu olmalıdır. Şimdi biz bu bakış açısıyla MHP gündemde yoktu. Sizinle gündeme geldi Evet sözcü gazetesinde ben size anlattım sizde yazdınız ve resmen benim ağzımdan böylece gündeme gelmiş oldu.
Şimdi orada öteki türlü görüşmeler devam ediyor. Fakat hemen çatıya başlayınca dedim ki arkadaşlar çatıyı bırakın. Çatıyı konuşaduralım Ama şu temelden başlayalım duvarları yapalım dedik. Duvarlar dediğimiz nedir? Türkiye'nin temel meselelerine bakış açısıdır. Evet ama duvarlar nedir? Bir ittifakın duvarları nedir? Nerede kim birinci sıra ikinci sıra üçüncü sıra olacak falandır yani. Çünkü ortak bir şey yapacağız başka türlü olmaz. Bunlar yapıla geliyor. Her gün neredeyse bunlar konuşuluyor. Fakat şuana kadar bir sonuca ulaşılabilmiş değil. Yani çatı bizim olmalı tezimizi ne yazık ki biz bu Saadet Partili kardeşlerimize kabul ettiremedik.
SAYGI ÖZTÜRK: Şimdi ondan önce sizin rahmetli Erbakan ile de bir görüşmeniz vardı asıl.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tabi. Esasından deminden beri size anlattığım dünyanın ve Türkiye'nin içinde bulunduğu konuma ve AKP'nin bu durumla ilgili büyük yanlışına başka terminoloji ile kendine has dili ile rahmetli hocamızın da yaklaşımları vardı. Yani bu tarz çabaları vardı ve bu benim Genel Başkan olmamdan önce de Demokrat Partiyle görüşmeleri vardı. Bu görüşmelerden birine bende tanık oldum. Yani dediler ki hocamız. Onun özel kalem müdürü Mehmet Kahraman beyi aradı. Dedi ki hocamız sizinle bir çay içmek istiyor. Bende hay hay dedim.
Dediği saatte gittim. Gittim baktım bizim o dönem ki Genel Başkan Yardımcımız Ufuk Söylemez de oradaydı. Daha başka bir kaç arkadaşımız da orada. Hoca şöyle dedi. Yine o zaman ki meseleyi anlattı. O zaman sağlığı bu kadar bozuk değildi. Bazı bedeni problemi olmakla birlikte, Türkiye bir tehdit altında. Vatan ve millet tehlikede dolayısıyla bu hükümetten Türkiye'yi kurtarmak lazım. Bunlar bizim çocuklar ama yanlış yapıyorlar falan gibi şeyler söyledi. Dedi ki bir ittifak kurarak bu işi halletmek lazım dedi ve Demokrat Partiyle, Saadet Partisi arasında bir ittifak görüşmesi idi. Beni de şahsen çağırmıştı. Her hangi bir partiyi temsil değil de zaten benim her hangi bir partiyi temsil yetkimde yoktu o zaman.
Sadece o zaman ben Çankaya ilçemizin Ankara ili delegesiydim. Benim partideki görevimde buydu. Bunu söyleyince hocamız da dedi ki neresindesiniz Demokrat Partinin? Burasındayım hocam dedim. Onunla birlikte güldük. Sonra bu görüşmeler de değerli Ufuk bey doğru bir şey söyledi. Dedi ki hocam sizin partilileriniz disiplinlidir. Bizim çatımız da olursa gelirler. Ama bizim partililerimizi biz Saadet Partisi çatısına getiremeyiz dedi. Yani bu söylediği sözde doğru ve mantıklı bir sözdü. Bu alanda bu minval üzerinde sohbet oldu.
Sonra ayrıldık. Ondan bir ay sonra ben Genel Başkan oldum. Daha gündem de yoktu öyle bir şey. Yani. Demokraside bu işte. Demokrasinin güzelliği de bu. Bir partinin Çankaya ilçesi delegesi eğer kurultay seçerse Genel Başkan oluyor. Yani demokrasinin güzelliklerinden biriside bu. Ben Genel Başkan olduktan sonra bir müddet ziyaretler filan oldu. Malum bu tür şeyler öyle olur. Sonra bu arada hocamızın hastanede olduğu haberini aldık. Uygun bir zaman da ben aradım. Ziyaretine gideyim diye. Dediler ki doktorlar izin vermiyor. Sonra benim adımı öğrenince her halde başka. Benim tarzımda olanların adını öğrenince de aynı şeyi yapmıştır.
Yani bundan ben kendime de bir pay çıkarmayayım yani. Benim adımı öğrenince hemen değişti filan demeyeyim yani. Bu şahsımla ilgili değil. Bulunduğum görevle ilgili. Başka arkadaşlarımızla da böyle görüşmeler yapmıştır. Dediler ki sizin adınızı duyunca hocamız doktorlardan beş dakika izin alın ve o beş dakika izin alındı. Ben değerli dostum Şevket Kazan ile birlikte sayın bakanla birlikte biz onunla hükümette bulunduk. O zaman da da birlikte sayın Erbakan'ın hastane odasına girdik.
Hocamız son derece nazik bir insandı. Yatmıyordu. Kalkmıştı ve zar zor oturuyordu koltukta. O görünüyordu. Yani bedeni çökmüş olarak oturuyordu. Elleri filan şişmişti. Biraz şişmiş galiba biraz daha indi dediler. Bu türlü şeyler konuştuk ve dedim ki hocam siz iki sene kadar önce beni çağırıp Doğru Yol Partisine neden Genel Başkan olmuyorsun diye demiştiniz. İşte sizin hitabetiniz var. Kültürünüz var. Beni bana överek bunları anlattı. Dedim ki, hocam çok teşekkür ederim ama öyle bir durum yok şuan. Onu hatırlattı. Bende hocam siz böyle demiştiniz bende böyle mümkün değil böyle bir şey yok demiştim. Bu neydi dedim. Keramet miydi ki böyle birden bire güzel bir rüzgar esti ve bizi Genel Başkan yaptı.
Güldü. Dedi ki demek ki bilmeden keramet göstermişiz filan dedi. Bu arada dedim hocam sizi daha fazla yormayalım. Yani biz gördük sizi. Dua ediyoruz sağlığınız için. Ben öyle deyince gözlerime derin derin baktı. Bana hiç tanıştığımızdan bu yana Namık Kemal dememişti. Onlar kibar insanlar oluyor biliyorsunuz. Genel Başkanlar çoğunlukla kibar insanlar oluyor. Yada kibar insanlar genel başkan oluyor. Artık onu bilemiyorum ama o anda çok değişik gördüm ben hocamızı. Vatan ve memleket. Aynen söylediği cümle bu. Vatan ve memleket tehlikede. Vatanı ve memleketi kurtarın dedi.
Bizde vedalaştık. Çıktık. Değerli Şevket Kazan ağlıyordu. Bu vasiyetti dedi. Görüşmemiz bu sonra yine hocamızdan bir haber geldi ki ben 28 şubatta taburcu olacağım. Çıkacağım hastaneden. Namık Kemal ile görüşeyim demiş. Bizde İstanbul'daydık ona göre program yaptık. Gelip görüşecektik ama 27 şubatta ben İstanbul'daydım. Duyunca hemen döneyim dedim ama televizyonlar beni aradılar. O televizyon bu televizyon derken o gece uçaklar kaçtı. Sabahleyin de geldik, ziyaret de böyle oldu. Taziyete geldik. O sorduğunuz da böyle oldu. Bir müddet tabi ittifak gibi şeyler filan olmadı. Başsağlığı vesaire oldu.
Bu arada yine bildiğiniz bir olay oldu. Başsağlığına geldiğim gün dediler ki televizyonlar aşağıda sizi bekliyor. Hakikaten bir televizyonlar ordusu. Orada hocamızla ilgili görüşlerimi, nasıl tanıdığımı filan anlattım ve o sırada da Oğuzhan beyi gördüm. Dışarıda kenarda duruyordu kameramanların yanında her halde geç kaldığı için bekliyordu. İşte bir şeyler söylerken Oğuzhan bey de benim Bakanımdır ve ben kaymakam iken sizi vali yapacağız filan demişti. 1970'lerde 1976 filan çok eski. Hatta 75 o dönemdeki bir hadise. Ama olmadı filan da diye değişik bir söz söyledim. O da kulağıma eğildi bir şeyler söyledi. Gazetecilerde merakla dediler ki size, sıkı dur Namık Kemal bey sizi o zaman vali yapamadık ama şimdi Başbakan yapacağız dedi. Dedim öyle bir şey yok nereden çıkarıyorsunuz filan. Dediler biz duyduk. Sıkı dur filan diye bir şey yok dedim. Onu da sanki ben açıklamışım gibi oldu. Gazeteciler duymuşlar filan. Sonra arkadaşlara dedik ki görüşmeler devam etsin. Bizim Osman Çilsal adında bir Seçim İşleri Başkanımız var. Benim eski dostumdur. Doğru Yol Partisi döneminden yani benim o bakanlık dönemimden beri o zaman en genç milletvekiliydi. Son derece yetişmiş, akıllı, sevimli ve Kayserilidir. Tabi Kayserili ve iş adamı olunca dedik ki pazarlığı iyi becerir ve onu görevlendirdik. Ama karşımızdakiler de. Saadet Partililerde, onlarda iyi bilirler o işleri. Hele siyasi pazarlığı çok iyi bilirler. Şimdi bu işler devam ediyor. Biz bugün İl Başkanlarını topladık, görüşlerini aldık ama il başkanlarımızdan çeşit çeşit görüş var yani herkes aynı şeyi düşünmez. Herkes aynı şekilde düşünecekse niye ayrı ayrı il başkanı olsun ki? Tek il başkanı olur. Türkiye'yi yönetir. Yani değişik insanlar. Herkes iline göre, kendisine göre bir görüş ortaya koydu ama bu görüşlerden en itibar göreni şuydu. MHP ile yaparsak iyi olur ve biz hala MHP'ye gidilmiş saymıyoruz diyorlar. MHP teşkilatları, il başkanları, arkadaşlarımız, adaylar bunun mutlaka olmasını istiyorlar diyorlar ve bizim Genel Başkan zaten söyledi. Bizim açımızdan bir sıkıntımız yok siz kendi Genel Başkanınızı ikna edin filan diyorlar. Bunlar konuşuldu gündemde.
SAYGI ÖZTÜRK: O halde şu anlaşılıyor. Daha Saadet Partisi ile tam anlamıyla bir sonuca varmış değilsiniz
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hayır. Değiliz.
SAYGI ÖZTÜRK: Peki Saadet Partisiyle bir çatı probleminiz şu anda devam ediyor mu?Mesela MHP ile olmadığı takdirde. Saadet Partisiyle onun bayrağı altında mı yoksa DP bayrağı altında mı?Şuan da ki kararınız nedir?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Benim kararım benim temailüm Demokrat Parti çatısı altında girmektir. Ama tabi dediğim gibi Demokrat Partidir bu. Kararı GİK verecektir. Genel İdare Kurulu. Bunu istişare yaptık. İl başkanlarımızın görüşlerini ortaya çıkardık. Bu görüşleri ayrıca biz pazartesi günü MKK diye bir karar organımız var. Oraya getireceğiz. Orada tartışma isteyeceğiz. Tartışma isterken kendi görüşlerimi söylemiyorum. Herkes görüşünü serbestçe söylesin diyorum. Sonra onların görüşlerini aldıktan sonra da salı günü GİK'imizi toplayacağız muhtelemen bu konuda karar çıkacak.
SAYGI ÖZTÜRK: Saadet ile ilgili bir bölüm kenarda duruyor. Dolayısıyla onunla ilgili daha netleşmiş bir karar yok. Pazartesi ve Salı günü yapacağınız toplantılar da konu belki o zaman netleşecek. Bir MHP-DP ittifakı konusu var dediğiniz gibi. O ne aşamada? Ne şekilde başladı?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: O şu şekilde başladı. Tamül. Yani bizim teşkilatlarımız temayülü ortaya çıktı. Bu temayül ortaya çıkınca benim bu temayülü seslendirmem gerekti ve ben geçen Perşembe günü MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli'den görüşme talebinde bulundum bu konuyu görüşmek üzere. Perşembe günü. Geçen perşembe. Yani çok zaman geçti. Ama olsun. Daha önümüzde de zaman var. Her halde işleri çok. Seyahatlere çıkıyor. Onu da basından görüyoruz. Vakit bulup, benim bu talebimle ilgili bir değerlendirme yapıp yani görüşmeye gerek yok yada çok meşgulüz görüşemiyoruz yada ne için geldiğinizi tahmin ediyorum. Böyle bir şeye gerek yok. Falan yada gelin görüşelim bir çayımı için veya çay olmasa da başka bir şey filan. Bu arada ben kendisine tabii olarak yani talebimi kabul eder diye düşündüğümden yani bunun da bu kadar gecikeceğini düşünmediğimden kendisine de ilginç bir hediye hazırlamıştım.
“Bahçeli’ye baston hediye etmek istedim.”
SAYGI ÖZTÜRK: Onu da öğrenelim efendim.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bu hediye bir baston. Baston oluşu, baston olarak seçilmiş değil yani. Baston, rahmetli Alparslan Türkeş'in bana 1979 yılında hediye ettiği bir Baston'du.
SAYGI ÖZTÜRK: Alparslan Türkeş size hediye etti öyle mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Alparslan Türkeş o dönemde bana bunu hediye etti. Ona da ahlat işi bir baston hediye edilmişti. İşte onu biraz kullandı. O da seviyordu onu. O da benimde ilgilendiğimi görünce, ilginç bir şey gerçekten. Sapı geyik boynuzundan olan güzel birşey. Benim de baston koleksiyonum vardı o zaman. Onu da bana hediye etti. Sonra bende öteki bastonları çok bastonum vardı yani bir koleksiyondu. Bir ara bu istiklal gazileri beni ziyarete geleceklerdi. Hatırladığım kadarıyla 10 - 15 gazilerdi. Artık son gazilerdi. Yaşları doksanın üzerindeki insanlardı. Ben onları aldım getirdim. Onlara hediye ettim. O bastonları. Dolayısıyla bastonlarım azaldı. O kadar bastonum yok artık ama onlar içinde güzel bir şey oldu. Dedim ki bunu da bugün Alparslan Türkeş'in makamında oturan, onun koltuğunda oturan. Hala sayın Bahçeli'nin Alparslan Türkeş'in kullandığı koltukta oturduğunu biliyorum. Değiştirmedilerse. Madem o türlü şeylere önem veriyor. Getiriyim. Sayın Bahçeli bugün o koltukta siz oturuyorsunuz. Bu bendeydi bana hediye edilmişti. Bende bunu size hediye ediyorum. Şu hayırlı işimize bir başlangıç olsun. Çünkü hediyeleşin diye de biliyorsunuz Peygamber efendimizin bir hadisi şerifi var yani. Bir birinize hediye verin. Aranızdaki sevgi artar, muhabbet atar. Ben dedim ki aramızda, geçmişte bir şeyler olmuşsa bir takım gerginlikler olabilir. Hepimiz insanız. Onların karşılığı ve bunu verirken de bastonu veriyorum. Alparslan Türkeş'in bastonunu, çatıyı veriyorum. Ben aday olmayayım diyorum. Dedim, size de dedim. Sizde yazdınız. Ben aday olmayayım. Kendim için bir şey istediğim yok. Yani aday olayım, milletvekili olayım. Bir fırsat doğar oradan Başbakan olayım falan. Böyle bir şey yok. Böyle bir planım da yok. Hizmet etmeye çalışıyoruz. Vatanımıza, milletimize, Türk dünyasına, islam alemine, insanlığa yada bize verilmiş birşey. Bütün bunları biz seçmesek bile kudret bize böyle bir görev vermiş. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Şartları konuşsaydık bizim liste başı isteme gibi bir durumuz da olmaz. Yani yere göre bazen liste ikincisi bazen liste üçüncüsü verilir. Biz sizden on, onbeş, yirmi milletvekili pazarlığıda yapmayız. Doğru tanzim yapılırsa biz biliyoruz bu yüzde yirmiyi aşar.
“Yüzde 30’u aşarız..”
SAYGI ÖZTÜRK: Aşar mı efendim?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Aşar. Bakınız, Saadet Partisini, Türkiye Partisini, Bağımsız Türkiye Partisini ve Yurt Partisini de bu işin içine kattığınız zaman bu aslında iktidar projesidir. Yüzde otuzu da aşar bu.
SAYGI ÖZTÜRK: Peki diğer partiler de katılabilir mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz mesela Büyük Birlik Partisinin katılabileceğini biliyoruz böyle bir şeye. Evet. Hazır. Ben konuştum. Onu da söyleyecektim. Büyük Birlik Partisi. Saadet Partisini ikna edebilir miyiz bilmiyorum. Ama mesele Bağımsız Türkiye Partisinin, Yurt Partisinin ben ikna olacaklarını düşünüyorum. Yani daha başkalarını da bu işe kattığımız zaman gerçekten bu vatanı ve memleketi bugünkü iktidardan dolayısıyla asıl onları da ne yazık ki onlar bilmeden tehlikeli bir takım maceralara sürükleyen uluslar arası tezgahtan Türkiye'yi kurtarma projesi idi hala da öyledir. Daha kaybolmuş bir şey yoktur. Hala da öyledir. Bakınız yine söylüyorum. Ben aday olmayacağım. Ben aday olmayacağım, ben Demokrat Partinin başında oturup bekleyeceğim. Demokrat Partiyi bu işe sevk etmek için ne mümkünse yapacağım. Toplantılar da gel konuş dedikleri zaman konuşacağım. Hayır lüzum yok dedikleri zaman da gitmem.
SAYGI ÖZTÜRK: Daha ne yapacaksınız?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Daha ne yapayım? Bugün il başkanlarına da söyledim. GİK'den geçireceğimi de biliyorum. Birinci sıraları da istemeyiz. Ama memleketi gerçekten rahatlatmak için bu lazım. Hala da lazım. Yani şöyle şeyler efendim Milliyetçi Hareket Partisinin barajı geçme sıkıntısı yok ki yanına birilerini alsın. Mesele barajı geçmek mi? Yok tabi. Yani öyle bir problemi yok bence de MHP'nin böyle bir problemi yok. O değil ki. Mesele parti nefsi değil. Mesele memleket meselesi. Yani bugün AKP'nin içinde de bir çok dostlarım var. Yani bakanlarından, milletvekillerinden. Kardeşlerim var. Sevdiğim insanlar var. Ben kimseye kızgınlık ve nefret duymuyorum.Yaptıkları işi de bilerek yapmadıklarını düşünüyorum. Ama söylüyorum. Bugün AKP'yi yönetenlerin tamamından daha bilgiliyim ben. Daha çok okuyorum. Daha tecrübeliyim. Dünya'yı daha iyi takip ediyorum. Tarihi daha iyi biliyorum. Beni dinleyin diyorum. Yanlış yapıyorsunuz. Yanlış yapıyorsunuz. Bir kaç sefer şunu söyledim. Yapmayın dedim. Size yalvarıyorum dedim. Amerikan'ın ve Bush'un peşine takılıp da Müslümanları bombalamayın dedim. Size yalvarıyorum dedim. Ben kendim için kimseye yalvarmadım. Ama Türkiye için yalvardım. Şimdi yine söylüyorum AKP'lilere. Yapmayın diyorum. Ama nasıl uyandıracağım. İnsanlar, günlük heyecanlar, milletvekillikleri, bakanlık heyecanları falan. Benim uyarımı duyacak halleri yok. Ama ben yine söylemeliyim. Bir gün benim şurada anlattıklarım arşivden çıkarıp bakınız Namık Kemal Zeybek Demokrat Parti Genel Başkanı bunları söylemişti denilmesini istemiyorum. Bunu istemiyorum. Bir gün bunu yaparsınız. Bir gün bu yapılır. Bakınız görmüş ve söylemiş diye. Bir feryat halinde söylüyorum. Kendim için değil. Kendim için bir şey istediğimden değil. Söylüyorum kendim için bir şey istemiyorum diyorum. Yani şimdi AKP'ye bunu söylüyorum. MHP'ye de diyorum ki görev memleket meselesiyse buyurun. Daha ne diyeyim yani.
SAYGI ÖZTÜRK: Acaba şunu diyebilir miyiz? Bizim yüzde on baraj ihtiyacımız yok. Onun için mi acaba?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Yani bilemiyorum. Nasıl bir düşünce. Şimdi sayın Cihan Paçacı değerli bir insandır. Çok da sevimli bir insandır. Beşeri ilişkiler de çok hoş bir insandır. Bende severim. Birlikte Doğru Yol Partisinde bakanlık yaptığımız kardeşimdir. Kararını, tercihini yaptı. Saygıyla karşılıyorum. MHP'ye girdi. MHP'de de hak ettiği yere geldi. Genel Sekreter. Yine saygı duyuyorum. Sayın Paçacı diyor ki açıklamasında. Biz MKK'mızı topladık. İttifak yapmayacağımıza karar verdik. Listelerimizi yaptık. Vesaire vesaire. Doğrudur bunlar. Hepsi doğru. Ama MKK'yı toplamak, kararı değiştirmek zor birşey mi yani istenirse? Biz istersek yarın GİK'imizi toplarız. Herkes böyle yani. Toplanır ve karar değiştirilebilir. Kimseye yalvardığımız yok. Biz kendimiz için kimseye yalvarmadık. Ama gerekirse memleketimiz için, Türkiye için, İslam dünyası için, İnsanlık için. Evet eğer gerekirse bu tarz şeyi yaparız. Bakın ben şimdi bunu gizleyebilirdim. Yani MHP Genel Başkanından randevu istedim konusunu gizleyebilirdim. Çünkü şöyle bir şey doğuyor. Bak görüyorsunuz. Randevu istemiş ama vermemiş.
SAYGI ÖZTÜRK: Ama bu da bir hizmet efendim. İnsanlar bilsin, öğrensin. Sonuçta kötü bir şey yapmıyorsunuz ki.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ama bunu da söylüyorum yani. Elbette. Randevu istemiş, vermemiş. Vermesin ne yapayım. Bu da bilinsin. Ama herkes tabi şu, son tahlilde. Ben bir tarihte bir karar verdim. Kararımın gereğini de yaptım. Şimdi herkes de bir karar verir ve kararının da sonuçlarına katlanır. Ama şahıslarımızla ilgili olsa kolay bu iş. Ama ülke meselesi var. Onun için önemli.
“AKP, tek başına iktidara gelecek diye endişeliyim.”
SAYGI ÖZTÜRK: Efendim gerçekten çok endişeli misiniz?Bu seçimlerin yine AKP'nin tek başına gelmesi doğrultusundan yani.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Endişeliyim. Neden endişeliyim. Sayın Başbakanın son zamanlardaki sözlerini, sayın Başbakanı ben kötü bir insan olarak görmüyorum. Öyle bir sözüm yok. Kimseyi kötü görmüyorum. Ben Arif Nihat Asya'nın bir şiirini çok severim.
‘Hain demedim kimseye zalim demedim.
Vurdun bana ey el. Ne bu halin? demedim.
İnsanlık için dua dua yalvardım.
Tel'ine ve bedduaya amin demedim.
“Erdoğan’ın siyaseti kötü..”
Bayrak şairinin böyle şiirleri de vardır. Evet çok severim bu şiiri, zaman zaman okurum. Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın kötü bir insan olduğunu söylemiyorum. Ama siyaseti kötü. Kendisine de Türkiye'ye de çok zarar verecek. Bu yol yol değil. Bu gidiş gidiş değil. Bakınız iki söylemini birleştirin. Mehmet Akif ile ilgili söylediği söz ve başkanlık sistemi ile ilgili söylediği söz. Siz bu iki nokta arasını birleştirin. Kim birleştirirse tehlikeyi görür. Başka konuları söylemiyorum. Çok da. Projelerin bir çok yanı var. Nedir o? Israrla şunu söylüyorum. Şimdi Mehmet Akif, Arnavut mu, değil mi? Mehmet Akif'in babasının İpek'den geldiği bilinen bir konudur. Mehmet Akif bizim İstiklal Marş’ımızı yazan bir insandır. Milli şairimizdir. Babası İpeklilidir.. Sefahatın bir yerinde Osmanlı döneminde Müslümanların Osmanlıdan ayrılmamalarını sağlamak içinde şöyle bir ifadesi vardır; ‘Ben ki evet Arnavut'um, başka bir şey diyemem. İşte perişan yurdum.’ Yani diyor ki, bak ben Arnavut kökenliyim ve yurdumun, Osmanlıdan ayrılmak için uğraşırken ne hallere düştüğünü görüyorsunuz. Tabi Akif keramet gibi söylemiştir. Ondan sonra da Arnavutluğun başına neler gelmiştir? Hali de bilinir, hala da belini doğrultamamıştır. Hala sıkıntılar içindedir. Bu doğrudur ama aynı zamanda Akif diyor ki ordunun duasında;
‘Türk eriyiz silsilemiz kahraman, Müslümansız hakka tapan Müslüman.’
Akif bunu söylüyor. Türk eriyiz, silsilemiz kahraman diyen Akif'e Cumhuriyetin başlangıcında ne yazık ki o İstiklal Marşı yazıldıktan sonra bazı rasistler, ırkçılar şöyle demişlerdir ve Akif çok üzülmüştür. Söz şu; ‘Ne yazık ki bizim İstiklal Marşımızı bizden olmayan birisi yazdı’. Bizden olmayan derken Türk olmayan demek isteyen ırkçıların derekesine düşmüştür. Başbakan ve o da aynı şeyi söyledi. Akif'i anma gününde nasıl böyle bir şey söylenir. Söylediği şuydu: ‘Bizim İstiklal Marşımızı bir Türk'mü yazdı? Bir Kürt'mü yazdı. Bir Arnavut yazdı.’ Akif ırkçılığı reddeder. Şimdi sayın başbakanın zekasına, aklına bir şey demiyorum. Siyasi yeteneğine de bir şey demiyorum ama kültürü yok. Ne demek kültürü yok? Zaten Akif'in ırkçı olmadığını söylerken kendi ırkçılık yapıyor. Eğer ırkçılık varsa Akif'e Arnavut diyebilirsiniz. Ama manevi kültür temelleri üzerinde yükselen millet kavramına inanıyorsanız Akif'den daha Türk kim var ki? Peki bu ne? Bu şu. Sayın Başbakan ısrarla Türkiye'de etnik gruplar var diyor ve bunları sayıyor. Şunlar, şunlar, diyor ve araya da Türk'ü koyuyor. Halbuki Türk bizim ortak kimlik adımız. Yani bunlar tarih koyar. Bunları hakkın yarattığı olaylar koyar. Yani bizim adımızın Türk olmasını tarih meydana getirmiştir. Bizim ortak anlaşma dilimizin İstanbul Türkçesi olmasının da tarihi gelişmeler sağlamıştır. Bunu kimse tercih etmedi. Bu kendiliğinden oldu. Dolayısıyla, şimdi bu tercih ve Atatürk'ün doğru tespitiyle Türkiye'de yaşayan, azınlık olmayan herkes Türk'tür dedi ve dünya da bunu kabul etti. Türkiye halkının büyük çoğunluğu bunu kabul etti. Kökenimiz ne olursa olsun. Ana dilimiz ne olursa olsun. Biz Türk kavramında buluştuk ve birleştik. Dünyanın neresine bir Türkiye vatandaşı giderse gitsin bir Türk gelmiş derler. Kazakistan'a, Türkiye'den giden mesela her hangi bir kişi hatta bırakın Müslüman olmayı bir Hıristiyan, bir Musevi gittiği zaman dahi Kazakistan da bir Türk kardeşimiz gelmiş diye karşılanır. Azerbaycan'da ben bunu gördüm. Azerbaycan'da Üzeyir Garih oradaydı ve Bahtiyar Vahabzade Türk kardeşimiz diye hitap ediyordu Üzeyir Garih'e. Bahtiyar Vahabzade, Azerbaycan'ın en bilinçli adamıdır. Şimdi gerçek budur. Yani gerçek bu iken kalkıpta Türkiye'nin çözdüğü bir mesele sayın Başbakan ısrarla sıradan bir insan bir eski Marksist yeni liberal birisi bunu çok çok söylese önemli değil. Dersiniz ki canım işte bunlar da böyle yani. Geçmişte öyle yapıyorlardı, bugün de böyle yapıyorlar. Öyle değil. Bir ülkenin başbakanı kalkıp ikide bir etnik meseleyi gündeme getirir mi? ve dünya da böyle bir Başbakan yok. Bakınız dünya'da kendi halkını etnik adlara göre bölen, ortak adı da bir etnik ad haline getirmeye çalışan bir başbakan yok. Bu son derece tehlikeli. Bunun başka bir tehlikesi var. O da şu, halkın yüzde seksen altısı ben Türk'üm diyor. Yüzde seksen altısı. Ana dilimde Türkçe diyor. Peki yarın bu halk da bu büyük çoğunlukta ana dili farklı olanları, bunlar Türk değilmiş. Bunlar farklıymış diye görmeye başlarsa O zaman ne olacak? Peki şimdi ne ilgisi var? Şimdi bu söylem ve sonunda PKK ile yapılan PKK açılımı. Kimse öyle Kürt açılımı demesin. O PKK açılımıydı. PKK açılımı bir araya geldiği zaman arkasından valileri de halk seçecek dediği zaman evet ben çok şiddetli bir endişe içindeyim Türkiye adına. Türkiye namına Türkiye için.
“Polisin tokat yemesi hazmedilecek bir şey mi?”
SAYGI ÖZTÜRK: Efendim Güneydoğu dediniz de güneydoğuda ne oluyor, ne bitiyor, nasıl bakıyorsunuz? DP olarak nasıl görüyorsunuz güneydoğudaki gelişmeleri?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim şimdi bakınız güneydoğu meselesinde adım adım Türkiye sanki suya atılıp da ardından kaynatılan deney kurbağaları gibi refleksleri öldürülen bir toplum haline getirildi. Bunu biliyorsunuz. Ben bunu tıp öğrencilerinden öğrendim, vaktiyle refleks konusunu anlatmak için bir deney yapılırmış. Kurbağacık suya atılırmış alttan ısıtılırmış. Kurbağa su kaynar haldeyken, suya atılsa sıçrar kurtulurmuş. Ama yavaş yavaş ısıtıldığı için kurbağacık neşeli bir şekilde yüzüp oynarken bir müddet sonra, su ısındığı için kurbağanın refleksleri ölürmüş ve pişer kalırmış içinde. Şimdi Türkiye bu şekilde alıştıra alıştıra.. bakınız nelere alıştırılmadık ki, nelere alıştırılmadık ki. Yani alıştığımız şeylerden hiç üzerinde durmadığımız konulardan birisi terörist iken milletvekili seçtirilen ve kurtarılan bir hanımefendi bizim bir emniyet amirimizi tokatladı. Evet ve tokadı yiyip sesini çıkarmayan sayın emniyet görevlisine de üst görevlisi takdirlerini sundu. Tebriklerini sundu. Şimdi bu hazmedilecek bir şey mi? Yani bunun dokunulmazlıkla bir ilgisi yok. Yani böyle bir şey olur mu? Dokunulmazlığı var diye bir milletvekili eline tabancayı alsa, gelse burayı bassa ve sağa sola ateş etse bu milletvekili serbesttir denilebilir mi? Dokunulmazlık böyle mi anlaşılacak? Arkasından Türkiye devletine meydan okunuyor ve hanımefendinin o milletvekili hanımefendinin söylediği söz, ‘ ben bu tokadı devlete atmak isterdim’ diyor. Şimdi devlete atmak isterdim tokatı bu ülkede tepki görmüyor. Şimdi işin bir yanı bu. Devlet, devletliğini yapmalı. Bakınız güneydoğuda kaymakamlık yaptım. Bilirim oraları. Güneydoğu halkı, yani ister Kırmanç olsun yani Kürt olsun, ister Zaza olsun, ister Arap olsun, ister Türkmen olsun, çeşit çeşit insanlar var orada. Esas itibariyle büyük çoğunluğu devlete bağlı insanlardır ve millet beraberliğinden, Türkiye halkının bir millet olduğundan memnun olan insanlardır. Türkiye'yi seven insanlardır. Ama bu arada terör örgütünün yetiştirdiği bir takım insanlar da var. Ben bunların yüzde ondan fazla olduğunu düşünmüyorum. Ama bütün halklar gibi azınlık ve militan olan insanlar çoğunluğu yönlendirirler. Azınlık ve militan olanlar hadise yaparlar.Çoğunluk kepenklerini kapatıp evlerine kapanırlar.Dolayısıyla devlet devletliğini göstermediği takdirde o büyük çoğunluk da muzdarip olur ve sizin o büyük çoğunluğunuz olmasına rağmen büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Güneydoğuda böyle bir mesele var. Öte yandan güneydoğuda terörün gittikçe azmasının, daha doğrusu terör örgütünün kendisine alan bulmasının sebepleri var. Bunların başında ekonomi gelir. Yani bütün dünyada tarih boyunca ekonomi insanların hayatında birincil etkendir. Niye? Çünkü insanların fizyolojik ihtiyaçlarının birincisi yemek, içmek, giyinmek ve barınmak fiilidir. Yani ekonomide bununla meşguldür. Yani bu tabii bir şeydir. Kötü bir şey değildir. Yani dinimizin beş şartı deniliyor. Birisi zekat. Yani, zenginlerden alıp yoksullara dağıtmaktır mesela. Şimdi orada ekonomik meselenin çözülmesi lazım. Ekonomik mesele çözülmek ne? Yani biz orta sınıfın diriltilmesi diyoruz.Tarıma gereken destek, bütün Türkiye'yle beraber güneydoğuda verilirse, güneydoğuda hayvancılık yeniden canlandırılırsa eskiden olduğu gibi güneydoğu halkı hayvancılıkla geçimini sağlarsa eskiden hayvancılık Türkiye'de o kadar güçlüydü ki Demokrat Parti döneminde bu hükümet gelmeden önce o kadar güçlüydü ki bizim hayvanlarımız İran'a kaçırılırdı. Kaçakçılık. Yani kaçakçılık budur zaten. Türkiye'de ucuz olduğu için götürülüp İran'da pahalı satılıyordu. Yani hayvancılık çok gelişmişti bizim güneydoğumuzda. Tarım iyi idi. Hayvancılık iyiydi. İnsanlar bununla meşguldü. Meşguldü insanlar yani. Esnaflık gelişiyordu, esnaflar vardı. Yani insanlar iş sahasında. Devletin yaptığı fabrikalar vardı onlar satıldı, kapatıldı. Böylece işsizlik çoğaldı. İşsizlik çoğalınca işsize şeytan iş bulurmuş. Aynen böyledir. Bizim halkımız derki işsize şeytan iş bulur. Dolayısıyla şeytan işsize iş buluyor. Şimdi düşünün yani yoksul, işsiz bir takım gençler. Nüfusta alabildiğine çoğalıyor. Biz bugün konuşuyoruz ama şu konuştuğumuz günden on sekiz yıl sonra şu gün doğan çocuk 18 yaşında işsiz olacak. Evet yani okuyanlar da işsiz kalıyor. Şimdi böyle bir durumda terör örgütü gelip oradan çok kolay götürüyor. Seçip götürdüğü insan askere alır gibi götürüyor. Seçip götürdüğü insana elbise veriyor, yiyecek veriyor ve bir de üstüne bir de itibar veriyor. İşte dağdaki filan gibi rütbe veriyor filan bağlıyor kendisine. İşsizliğin azaldığını düşünün nereden bulacak? Çünkü netice de işsizlerin hepsi oraya gidiyor diye bir şey yok. İşsizlik alanı çoğaldıkça, seçme şansları çoğalıyor. Siz işsizlik alanını daraltırsanız belki de o son kalan işsizlerden hiç kimse de gitmeyebilir. Bir de iş bulma umudu da. Nasılsa şimdi işsizim ama bir gün iş bulurum böylece terör örgütünün bataklığını kurutursunuz. Bunun dışında bir de artık geçmişte yapıldığı gibi orada yaşayan insanlarımızın güneydoğudaki halkımızın diline hakaret etmekten vazgeçilmelidir. Yani çıkıyor bazı milliyet perver insanlar. Televizyonlar da Kürtçe diye bir dil yoktur. İşte beş bin kelimeden ibarettir. Şu kadarı farsçadır. Şu kadarı Arapçadır. Peki Kürtçe diye bir dil yoksa Türkçe bilmeyen insanlar birbirleriyle işaretle mi anlaşıyorlar, kuş diliyle mi? Böyle bir dil var. Bunu inkar etmeye lüzum yok yani ‘eskırmanci’ denir, ‘ben Kırmancım’ der ama Kürt diye isimlendirmekte bir sakınca yok ama böyle isimlendiriyoruz. Böyle bir dil var ama öyle bir dil var bir sürü. Alt diller var ama asla vazgeçmeyeceğimiz, herkes için hayırlı olan herkesin hayrına olan orada ana dili Kürtçe, Zazaca, Arapça olanın da hayrına olan ortak edebiyat, bilim ve eğitim dilimizin ve haberleşme dilimizin İstanbul Türkçesi olmasıdır.
Bakınız İstanbul Türkçesi dedim, bende İstanbul Türkçesini okulda öğrendim. Hala da öğrenmeye çalışıyorum. Yani bakıyorum eğer yanlış kullanıyorsam bir kelimeyi daha doğru kullanmaya çalışıyorum. Uzatmalar, kısaltmalar yani dil böyle bir şeydir. Dolayısıyla ortak edebiyat dilimiz, eğitim dilimiz mutlaka İstanbul Türkçesi olacaktır. Çift dil filan diyen bir takım aydın geçinen eski Marksist, Leninist şimdiler de Liberalist, kapitalist, Globalist bir takım liberal geçinen adamların söylediği gibi değildir bu işler. Böyle değildir bu işler. Yani çift dil filan. Yani çift dil yaptın eğitim mi yaptın? Peki şimdi orada diyelim ki liseyi okudu Kırmankça. Bir yol bulduk, tabi hangi Kırmankça? Hangi Kürtçe sorusu ilginç. Diyarbakır Kürtçesi mi? Doğu Beyazıt Kürtçesi mi? Diyelim ki birini seçtin, okuttun peki. İstanbul Türkçesini iyi bilmiyorsa, kaymakam olamaz. Memur olamaz. Vali olamaz. Subay olamaz. Hatta iş adamı olamaz. Bu oradaki insana hayır mı yani?
İdam cezası geri getirilmeli.
SAYGI ÖZTÜRK: Efendim Güneydoğu dedik. Güneydoğu’da da yine tabi şu günlerde konuşulan konulardan birisi de idam konusu. Yine bir idama geldik. Bazı olaylarda işte olaylara karışan kişilerin idam edilmesi, çocukların öldürülmesi olayı. Abdullah Öcalan konusu. Abdullah Öcalan idam'ının kaldırılmasından sonra ki böyle rahat hareket edebilmesi. Türkiye'de idam cezası vardı ama 83 den beri uygulanmıyor da. Şimdi yeniden idam cezasının tartışıldığı bir ortam da siz ne dersiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Önemli bir konu, kurullardan geçirmemiz lazım. Benim şahsi kanaatim şu. Biz idam cezasını niye kaldırdık? Zor bir iştir idam, ama bakınız zor bir iş olduğu için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Genel Kurulu’ndan geçtikten sonra idam cezası uygulanırdı. Niye? Zor bir konudur diye. Yani hakimlerin karar verip kalemlerini kırması bitmiyor. Yargıtay’dan geçiyor. Yetmiyor, bir de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geliyor, Adalet komisyonundan geçiyor. Oradan geçtikten sonra Genel Kurula iniyor. 1983’den bu yana idamın olmamasının sebebi böyledir. Yani çok açık konuşalım. 1983’e kadar o dönemin iktidarı yani 5 kişilik Konsey, biraz da o zaman ki meclis başkanı, sayın devlet başkanı. Evren’in anlattığı gibi denge olsun diye bir sağdan bir soldan insanları asıyorlardı o dönem de. Tabi o dönemde de ihtilal hukuku bir takım haksızlıkların, acele kararların olduğu da kaçınılmaz bir sonuçtur. İhtilal dönemlerinde hukuk da, ihtilal hukukudur. Normal zaman hukuku değildir. Dolayısıyla böyle bir denge olabilir. Zaten o dönemin hapishaneleri de denge siyasetiyle dolduruldu falan. Şimdi o zaman bir ülkücü idama mahkum edildi. O ülkücü komisyona gelince, Anavatan Partisi’nin milletvekilleri, başta Alpaslan Pehlivanlı ki o zaten Adalet Komisyonu başkanıydı, O idamı toplantıya getirmedi. Yani o, bir cinayet olacaktı. O ülkücünün, ülkücü olduğundan değil, belki solcu da olsa cinayet olabilir yani. Ama o dönemin hukukuna kim inanıyor ki ben inanıyım. Yani o dönem başka bir dönemdi. Dolayısıyla rahmetli Alpaslan Pehlivanlı’nın gayretiyle o dosyayı gündeme getirmedi. Getirmeyince ondan sonraki bütün idam dosyaları da gündeme gelemedi. Çünkü sırada o vardı. Şimdi fiilen kalkmasının sebebi budur. Bilmem bunu biliyor muydunuz? Böylece bunu da, tarihi bir gerçeği de açıklığa kavuşturduk. Bu arada Alpaslan Pehlivanlı’ya da rahmet dileyelim, Anavatan döneminde değerli bir milletvekilimizdi. Ondan sonra idam fiilen kalkmış gibi oldu. Şimdi hukuken vardır. Hukuken var oluşu da bir caydırıcılık konusu olabilirdi. Yani cezalar tek başına caydırıcılık için yetmez. Öyle olsaydı bir idamdan sonra, hiç kimse başka suç işlemezdi. Ama bir ölçüde de caydırıcılığı vardır. İşin bir başka yanı. Biz niye kaldırdık idam cezasını? Avrupa Birliği istiyor diye. Avrupa Birliği dedi ki eğer idam cezasını kaldırmazsanız sizi içimize almayız. Çünkü Avrupa'nın çok yüksek, insancıl kriterlerinde yüksek medeniyet projesinde idam cezası diye bir ceza olmaz dediler. Şu anda Avrupa’da idam cezasının tekrar getirilmesi konusu tartışılıyor. Yarın Avrupa idam cezasını belli ağırlık ve belli suçlara tahsis ederek geri getirirse ne olacak? O zaman Avrupa diyecek ki Avrupa ölçeklerine göre üç çocuğu kaçırıp da ormanda ırzına geçen kişinin asılması gerekir diyecek ve Türkiye'yi yönetenler diyecekler ki, bak Avrupa kriterleri böyle. Yani ne zamandan beri Türkiye böyle fırıldak gibi, Türkiye'yi yönetenler Avrupa'yı takip edip o ne yapıyorsa onu yapmaktan vazgeçecekler? Şimdi Türkiye'de de başladı, niye başladı? çünkü kamu vicdanı sızlıyor. Niye sızlıyor? yani çocukların ırzına geçip öldüren insanlar hapise atılıyor. Bir müddet sonra aflardan, infazlardan falan yararlanıp dışarı çıkıyorlar ve yeniden aynı suçları işliyorlar. Peki burada bir çözüm olmalı değil mi? Dolayısıyla belli suçlara tahsis etmek şartıyla evet benim şahsi kanaatim zaten o zaman da karşı çıkmıştım. Bugün de kanaatim değişmedi idam cezasının yine söylüyorum zorlaştırmalı süreci ama mutlaka geri getirilmeli. Olur mu öyle şey yani. Yani şimdi asla temenni etmiyorum da, bu işe insancıl amaç diyerek, geçenlerde bir yazarımız, ‘sayın sanık’ diye bir yazı yazmıştı. Yani sanıkların tamam insani hakları olmalıdır. Ama peki onların mağduru olanların insani hakları ne olacak? Yani o ölen üç çocuğun hakkını kim savunacak. Benim şahsi kanaatim olması gerektiğidir. Zaten dünya da var.
“Üç senenin hesabını kim verecek?”
SAYGI ÖZTÜRK: Efendim bir de son olarak gündem de olduğu için soruyorum. Ergenekon olarak nitelendirilen bir dava var. Bu davanın savcısı daha doğrusu soruşturmanın savcısının alınmasına siz nasıl baktınız? yani savcının alınması bu davanın değişikliği gündeme getirebilir mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hayır. Ben öyle düşünmüyorum. Beni biliyorsunuz. Benim burada şöyle bir ilkem var. Yani görülmekte olan davalarla ilgili 289. madde gereği Başbakanın çıkıp ‘ben savcıyım’ demesini yada muhalefet liderinin ‘ben avukatıyım’ demesini suç olarak ifade ettim. Doğru değil. Ayrıca bunun siyasette, yani içerideki sıkıntı çeken insanların, ailelerinden, çoluklarından, çocuklarından ayrılıp haklı-haksız, mağdur olan, gadre uğramış olan insanların, çünkü ben mahkum olmadan önce bir insanın bir gün bile içeride yatırılmasını mağduriyet olarak görürüm. Evet mağduriyettir. Yani üç sene yatıyor sonra beraat ediyor. Peki ne olacak o üç sene? O üç senenin hesabını kim verecek? Dolayısıyla yani zorunluluk olmadıkça insanların böyle uzun süreli, hatta kısa süreli hapiste tutulmasını yanlış görüyorum. Hani Amerika filan diyoruz. Amerika’da bir takım kefalet sistemiyle filan tahliye ediliyorlar, sonra mahkum olurlarsa tekrar içeriye alıyorlar. Ben bu uzun süreli tutukluluk hallerine şiddetle itiraz ediyorum. Bu insanları mağdur ediyor. Ayrıca da çok sevdiğim insanlar var. Onlarında suç işlemiş olduklarına inanmıyorum. Ama neticede ben bilmiyorum. Fakat bu bir savcıya bağlanacak iş değildir. İnsanlar kahramanlar yaratmaya pek meraklıdırlar. İşler o kadar basit değildir yani. O davaların arkasında başkaları, başka işler, başka hesaplar, hesaplaşmalar, bir çok konu vardır. Dolayısıyla bu arkadaşımızın amcaoğlu da bizim Bursa adayımız. Onu da söyleyeyim bir haber olarak.
SAYGI ÖZTÜRK: Peki efendim çok teşekkür ediyoruz.