Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Habertürk Televizyonu’nda yayınlanan “Yiğit Bulut’la sansürsüz” programında soruları cevaplandırdı: ( 25.04.2011 )
“Bu iktidar, Türkiye’nin başına gelen bir beladır.”
“Sayın Başbakan'ın bu işleri bilerek yaptığına inanmıyorum. Çünkü sayın Başbakan tarih bilmez, jeopolitik bilmez, dünyada neler olup bittiğini bilmez, ne yazık ki devleti de bilmez.”
(DP Basın Merkezi-25 Nisan 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Habertürk Televizyonu’nda yayınlanan “Yiğit Bulut’la sansürsüz” programında “Bu iktidar, Türkiye’nin başına gelen bir beladır.” Dedi
Zeybek, Yiğit Bulut’un sorularına şu cevapları verdi:
YİĞİT BULUT: Hoş geldiniz programımıza. Şimdi ben fazla konuşmuyorum çünkü önemli olan partilere fırsat vermek. Siz başlayın, ne söylemek istiyorsunuz? İlk mesajınızı alalım. Getirdiğiniz dökümanlar var onları tartışacağız. Türkeş'in bastonunu göstermiştiniz. Onu soracağım. Onunla ilgili çok soru gelmişti. Kamuoyunda etkisi olmuştu o gösterdiğiniz bastonla ilgili bir çok tartışma oldu. Neden gösterdiniz? Devlet Bahçeli’ye verdiğiniz mesaj neydi? Siz başlayın oradan devam edelim.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Önce çok geniş tutalım. Türkiye'yi anlamak için dünya'yı anlamak lazım. Dünya'yı anlamak konusunda benim çok uzun sohbetlerim, konferanslarım oldu. Ama burada öyle konferansa filan girecek değilim. Bir iki cümleyle söyleyeyim. Bilgi çağından sonra globalizm diye bir kavram ortaya atıldı ve ben, ‘bilgi çağından globalizme’ diye bir kitap yazdım. O kitapta gerçekleri ifade etmeye çalıştım.
Gerçek şu. Dünyanın dev şirketleri, dinozor şirketler, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanzim etmek için planlar yapıyorlar ve bu planlardan bir tanesi de Büyük Ortadoğu Projesidir. Bu planın amacı ne? Bu planın amacı milli devletleri zayıflatmak, dirençlerini kırmak. Milli devletlerde kendilerinin hesapları ve çıkarları doğrultusunda yönetimler gerçekleştirmek ve bu yolla ülkelerin kaynaklarına el koymak ve ülkeleri kendi ürettikleri mallar için uygun pazarlar haline dönüştürmek. Bu proje içinde bir takım ülkeleri bölmek ve parçalamak da var ve bunlar yazılan kitaplarda da ifade ediliyor. Sır değil yani. Ne komplodan bahsediyorum., ne kimsenin bilmediği gerçekleri söylüyorum.
Nitekim işte yakınlarda olan işler, Libya'da olan, Sudan'da olan işler, Mısır'da olan işler, vs. Ama Sudan ve Libya'ya baktığımız zaman ülkelerin ne kadar beklenmeyen bir anda karıştırıldığını ve bölündüğünü görüyoruz. Sudan bölündü. Sudan'dan iki devlet çıkarıldı. Libya da bölünmek üzere. Bütün dengeler buna göre götürülüyor. Türkiye'ye gelince. Türkiye tam da tarihin bu dönüşüm zamanında hem tarihten gelen gücü hem insan gücü, Türkiye'nin insan gücü çok önemlidir. Binlerce yıllık Türk tarihinin katmanlarından gelen, insan birikimimiz. Dünyanın, insanlık tarihinin en büyük bahislerinden birisi olan Osmanlı coğrafyasının açılıp sonra toparlanırken Türkiye Cumhuriyeti’ne getirip biriktirdiği zengin insan ve kültür unsurlarımız. Kafkaslardan gelenler, balkanlardan gelenler, güneyden gelenler ve bu ülkenin binlerce yıllık uygarlığından gelen bir kültür birikimi. Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk’le çok sağlam esaslarla birlikte, çok sağlam bir yol çizdi.
Bu yol, gelinen yol, dünyanın bu dönüşüm döneminde ve Türkiye'de uygulanan doğru siyasetlerin Demokrat Parti iktidarlarında uygulanan doğru siyasetlerin meydana getirdiği gelişmeler sonucunda dışa açılacak bir hale geldiğinde dünya'da Türkiye'nin dışa açılmasına uygun bir hale geldi. Dünyada altı bağımsız Türk devleti doğdu ve bütün bölgemizde ve İslam dünyamızda Türkiye, gerçek anlamıyla başkalarının hesabı ve başkalarının taşeronluğu için değil, kendi hesaplarına göre lider bir ülke olabilecek dünya dengelerini yeniden oluşturabilecek güçlerden biri haline geldi. İşte tam bu dönemde Türkiye'nin başına bir bela geldi.
“Bu iktidar, Türkiye’nin başına gelen bir beladır.”
Türkiye'nin başına gelen bela bu iktidardır. Bu iktidar dışarıdan tanzim edilmiş ve içeride sahnelenmiş bir tiyatrodur. Çok açık söylüyorum. Evet. Bu iktidar bilinçli olarak düzenlemiştir. Şunu hatırlayalım. Bu iktidarın başkanı yani parti genel başkanı ve en yakın yoldaşları daha bir kaç yıl öncesine kadar Amerikan karşıtı, Batı karşıtı ve bambaşka söylemler içindeyken, birden bire söylemlerini değiştirdiler ve Amerika'nın ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmak sıfatını kendisine yakıştırır oldu, şu andaki Başbakan.
Ben o zaman dedim ki, ‘sayın Başbakan, siz eşbaşkan değil olsa olsa peşbaşkan olursunuz.’ Yani peşinden giden başkan olursunuz. Nitekim kendisi geçenlerde televizyonlarda yaptığı konuşmada şöyle söyledi: Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsediyorlar. O Bush'un projesiydi. Bush gitti, proje bitti. Peki eşbaşkan idiyse sayın Başbakan, alıp götürmesi lazım değil miydi? Hayır o proje bitmedi. O proje yenilendi ve devam ediyor.
Yani uluslararası kapital, global, kapital, yeni liberalizm denilen, vahşi liberalizmi ısıtıp insanlığa sunduğu ideolojisiyle, ülkeleri içeriden tanzim ediyor ve bizim ülkemiz Türkiye'ye neoliberalizmi dayatmak, bu yolla orta direği ortadan kaldırmak, dolar milyarderleri ile yoksullar arasında sıkışmış bir Türkiye meydana getirmek ve böylece Türkiye'yi insan unsuru bakımından bölmek.
Osmanlı döneminde başlayan ve Cumhuriyetle taçlanan, kökeni ne olursa olsun, anadili ne olursa olsun ortak kimliğimiz olan, Türk kimliğini ortadan kaldırmak, bizi birbirimize bağlayan harcı ortadan kaldırmak ve Türkiye'yi bölmek üzere bilmeden yalnız, bakınız bilerek demiyorum, bilmeden bu şekilde bir siyasetle Türkiye'yi bölünme noktasına kadar getirdi.
“Bölücülük, bir galibiyet daha aldı.”
Şimdi son olaylara bakın. Herkesin yaşadığı gerçeklik. Ne oldu? Yüksek Seçim Kurulu, 12 Bağımsız Milletvekili adayının dosyalarında eksiklikler var diye, yani sabıka kayıtları çıktı diye adaylıklarını geri çevirdi. Bunların içinden yedisi PKK'nın yandaşı olan partinin desteklediği adaylardı. Beşiyse başka bağımsız adaylardı.
O beş bağımsız adaya kimse sahip çıkmadı. O yedi bağımsız ama PKK yandaşı olduğu bilinen adaylar çevresinde Türkiye'de kıyamet koparıldı. Öyle bir kıyamet, öyle bir kasırga ki birden bire Türkiye'yi sanki PKK işgal etmiş gibi oldu. Bütün televizyon kanallarında eskiden Marksist, Leninist, çoğu Maoist, Troçkist olan şimdilerde hepsi pür liberalizme soyunan ama liberalistlikleri de ancak suçluyu savunmak olan bir takım insanlar televizyonlara akın ettiler, öte yandan da Türkiye karıştırıldı.
Türkiye karıştırıldı ve ayaklanma provaları başladı. Sonunda da bütün bu baskılara, sokakları yaşanmaz haline getiren, ülkeyi karmaşaya sokan bu baskılara boyun eğildi ve ne oldu ne bitti? Perde arkasını biz bilmiyoruz ama olana bakın, baskılar sonucunda Türkiye büyük bir psikolojik darbe daha yedi ve sonunda Yüksek Seçim Kurulu yol buldu, dosyalar tamamlandı ve bir galibiyet daha aldı bölücülük.
Türkiye'de bölücülüğün aldığı galibiyetlerin birincisi terörist başının kırk bin insanın katline, ölümüne sebep olan, Türkiye'ye yüz milyarlarca dolar zarara sebep olan, Türkiye'nin dünyadaki itibarının sarsılmasına sebep olan ve ölen insanların da bir çoğunun Kürt asıllı olduğunu bildiğimiz, yani Kürtlerin de katili olan bir insan, Türkiye'ye teslim edildi, yargılandı ve onu kurtarmak için, onun idam edilmesini önlemek için ceza kanunu değiştirildi ve o şahıs kurtarıldı.
“Ben MHP ile sayın Devlet Bahçeli'yi ayırıyorum.”
Şimdi bakınız o şahsın kurtarıldığı, 57. Hükümet döneminde iktidar da bulunan ikinci parti MHP. MHP'nin başında da sayın Devlet Bahçeli. Sayın Devlet Bahçeli'nin o günlerdeki bir televizyon konuşmasını bugün gibi hatırlıyorum. Söylediği şuydu: "Biz karşıyız ama siz çıkarın." Yani biz karşıyız, bırakın biz karşı olmaya devam edelim. Bu işi kullanacağız. Ama siz o zatı kurtarın. Ne hükümeti bozma sebebi yaparız. Ne de Meclis'te engelleme yaparız dedi ve öyle oldu. Peki niye? Bu sorunun çok iyi düşünülmesi lazım. Ben MHP ile sayın Devlet Bahçeli'yi ayırıyorum. Ayrı düşünüyorum.
“Güneydoğu halkımız PKK'nın elinde esirdir.”
Biliyorum ki MHP kadroları da büyük çoğunluğu itibariyle bu konuda benim gibi düşünüyorlar. Ama bu önemli bir nokta. Burada Türkiye psikolojik savaşında ilk darbeyi yedi. Psikolojik savaş dediğim ne? Yani güneydoğu halkımız da bütün halklar gibi kudret sahibi kim? Otorite kim? diye bakar ve galip olanın safında kendisini koruyacak bir tutum içine girer. Ben iddia ediyorum ki bugün güneydoğu halkımız PKK'nın elinde esirdir. Bu esaretin temelinde de bu psikolojik savaşta üst üste aldığı yenilgiler, üst üste aldığı kazanımlar vardır.
Sonra ne oldu? Sonra, bu iktidar geldi ve bu iktidar döneminde yapılan her şey PKK'nın önünü açmak için oldu sanki. Yani şimdi hep birlikte hatırlayalım. Kürt meselesi diye bir mesele çıkardılar. Ama görüldü ki bu Kürt açılımı değil PKK'nın ülkeye saçılımıydı. Yani Habur'dan zafer işaretleriyle giren, üniformalarını üzerlerinden bile çıkarmayan insanların önüne. Yani terör örgütü mensubu olduklarını gizlemeyen.
Yani bir terör örgütünün mensubu olmak zaten başlı başına suçtur. Ama gizlemeyen insanların huzuruna, ayağına, yargı erki gönderildi. Hakimler ve savcılar gitti ve anında onların ülkeye rahatça girmeleri sağlandı. Beraatleri sağlandı. Bu Türkiye'nin aldığı çok ciddi ikinci darbe'dir ve bu darbenin müsebbibi de bu iktidardır.
YİĞİT BULUT: Peki bir soru sorayım burada. Çok soru geliyor. Diyorlar ki sertlik politikalarının hepsini uyguladık. 1984'den başladık 2009'a kadar. Hatta ve hala devam eden bölgeler var. En sert politikaları uyguladık. Dışkı yedirdik. Açık konuşalım. Devletin uzman çavuşu, devletin polisi, askeri, bunları yaptı. 300 Milyar dolar para harcadık. 6 Bin şehit verdik. Hiç bir şey elde edemedik.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tamam. Şimdi bunu diyenlerin, sonunda ne diyeceklerini ben biliyorum ve söyleyeyim. Yani diyorlar ki bunu diyenler. Dışkılar, şunlar, bunlar varsa Allah belalarını versin bunları yapanların. Onlar eğer hain değillerse onlar da bu işin ajanıdır diye düşünürüm ben.
Bu ayrı bir mesele. Ama şunu söyleyeyim. Demokrat Parti iktidarlarında neden güneydoğuda bırakın terörü, bölücülük yoktur. Yani Demokrat Parti’nin, Doğru Yol Partisi’nin son iktidarlarında böyle miydi durum? Biz bütün vilayetlerde milletvekili çıkarabilecek güçteydik ve çıkarıyorduk. Şimdi ne oldu?
Şimdi AKP binaları, devlet koruması altında faaliyet gösterir hale geldi. İş bu hale, bu duruma, AKP iktidarlarının bilinçsizce alet olmaları sonucunda gelindi. Şuna geliyorum. Ne yapalım yani? Bunu söyleyenlerin perde arkasındaki görüşlerini söylüyorum. Ne yapalım? Verelim de kurtulalım. Evet, verelim de kurtulalım diyenler bu ülkede maalesef ki var. Hatta dolar milyarderleri arasında da var.
İşin ilginç bir yanı, niye? onu söyleyeceğim. Hem de delilini söyleyeceğim. Yani bakınız bu iktidar gelmeden önce dört dolar milyarderi vardı ülkede, bugün otuz sekize çıktı ve bunlar arasında şöyle bir anlayış var. Bu anlayışın var olduğunu herkes biliyor. En azından bilenler biliyor. Canım ne olacak? İsviçre’nin sınırları çok daha dar. Ülke çok daha küçük. Zengin değil mi? Ne olacak yani bu güneydoğuyu versek ne olacak? Ama onların bilmediği birşey var.
“Ben PKK’nın Kürt olduğuna inanmıyorum..”
Yıllarca önce Kürt kökenli, önce tabi bunu ayıralım. Kürt başka, PKK başka. Ben PKK'nın da PKK'cıların da Kürt olduğuna inanmıyorum. Onu da söyleyeyim yani. Evet. Yani bir takım insanlar eğer Kürt olsalar bu kadar Kürt köyünü yok ederler miydi? Çocuklar, bebekler dahil olmak üzere. Bir oyun oynanıyor Türkiye üzerinde. Kürtleri ayırmak lazım. Bizim Kürtlerle, Bizim dediğimiz Kürt olmayan, bu Anadolu insanının Türkiye insanının Kürtlerle ne problemi olabilir ki?
Benim en yakın kirvem Kürt, Kırmanç. Benim korumam Kürt. Şoförümün anası Kürt, hanımı Kürt. Bizim partimizin Haysiyet Divanı Başkanı, Kürt. Hayatımı ben Kürtlere emanet etmişim. Kürtlerle benim bir meselem yok. Benim büyüklerim var, Kürt asıllı. Yani bütün bu ülkede, bütün bu ülkenin maneviyat büyükleri var. Kürtçe konuşurlar.
Yani mesele Kürt meselesi değil. Mesele PKK meselesidir ve Kürtleri de bu PKK zulmünden kurtarmak gerekir. Şimdi şunu söylüyorum. O büyüğün, o ehlibeyt soyundan gelen ve Kürt kültürü içinde yetişen bir büyüğümün söylediği sözü söyleyeceğim. Dedi ki, ‘sakın bu teröristlere güneydoğudan üç beş vilayeti vererek kurtulacağınızı zannetmeyin. Eğer böyle bir yanlış yapılırsa orada oluşan bir terörist devlet uzun zaman Türkiye'nin başının belasıdır. Daha yakına geldiği için ve sığınakları uluslararası koruma altına da alınacağı için Türkiye'nin her yerini kana bularlar.’ Yani vererek kurtulmak yok. Böyle bir şey yapıldığı takdirde efendim demokratik açılım değil ki bu vermek.
“Başbakan tarih bilmez, devleti bilmez. “
YİĞİT BULUT: Şimdi verme yoluna girdik mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Elbette.. En son sayın Başbakan'ın söylediğini söyleyeyim ben size. Ama o farkında değil. Yani sayın Başbakan'ın ben bu işleri bilerek yaptığına da inanmıyorum. Çünkü sayın Başbakan bilmiyor. Tarih bilmez, jeopolitik bilmez, dünyada neler olup bittiğini bilmez, ne yazık ki devleti bilmez.
YİĞİT BULUT: Sayın Davutoğlu'nun politikası?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sayın Davutoğlu'nun politikasına geleyim ama önce bir şey söyleyeyim. Sayın Başbakan, başkanlık sistemini getirmek istiyor. Olabilir. Başkanlık sistemi tartışılabilir ama şunu söylüyor. Amerika'daki gibi başkanlık sistemi ve Valileri halk seçecek. Bunun adı Türkiye'yi federasyona götürmektir. Hiç bunun başka bir tevili yoktur. Peki Türkiye şu haldeyken, güneydoğuda on, on beş vilayetin valisinin PKK tarafından seçileceğini bilip dururken, bu bilinmiyor mu yani?
Böyle bir durumda on, on beş vali bir araya gelip "biz bağımsızlık ilan ediyoruz, self determisyon hakkını kullanıyoruz, kendimizi yönetme hakkımızı kullanıyoruz" derlerse bir salon da toplanıp. Sarkozy'yi de çağırırlarsa, Avrupadan bir çok gazeteciyi de çağırırlarsa. Birtakım bu işe teşni milletvekillerini de çağırırlarsa, ne yaparız biz? Ne olur? Nedir olacak şey? Olacak şey, Libya'da olan şeydir ve hemen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanır ve müdahale eder. Türkiye bölünmüştür.
Ondan sonra da Türkiye'nin başına asıl bela girmiştir. Bunun önlenmesi için bu iktidardan Türkiye'nin kurtulması lazım. Hatta dahasını söylüyorum. Bu iktidarı da kendinden kurtarmak lazım. Yani sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan kurtarmak lazım.
YİĞİT BULUT: Peki şimdi devam edecez, Davutoğlu'nun politikasından bu hükümet Türkiye'den ilk defa IMF'yi kovan hükümet mesela. Çok soru geliyor. Onları da soracağım size. Yani ilk defa milli ekonomi politikası uygulandığını düşünüyor seyircilerimiz. Ama bir soru var onu soracağım sonra reklama gireceğim. Diyorlar ki Milliyetçi Hareket Partisinde, APO'nun asılması haricinde eleştirdiği bir nokta var mı sayın Zeybek'in?Bu soru çok soruluyor.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim, benim meselem Devlet Bahçeli’yle.
YİĞİT BULUT: Şahsıyla mı?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Söyleyeyim şahsıyla olan işi. Çünkü şahsıyla ama bugün Milliyetçi Hareket Partisi diye bir parti yok ki. Bugün AKP diye de bir parti yok. Olan DB. Devlet Bahçeli diye bir şahıs var. RTE, Recep Tayyip Erdoğan diye bir şahsiyet var. Yani kendilerine en küçük şekilde itiraz edenler hemen tasfiye oluyor. Tasfiye edemezlerse, atamazlarsa ilk seçimde zaten tasfiye ediyorlar. Şimdi, ben Milliyetçi Hareket Partisi’ni niye muhatap aldım? Çünkü Meclis’de grubu bulunan bir partidir. Bizim teşkilatlarımızda da şu hava doğdu. Türkiye'yi bu sıkıntıdan ve bu beladan kurtarmak için yeni bir iktidar projesi meydana getirmek lazım. Bizim il başkanlarımızın çoğunun kanaatini söylüyorum. Yani biz demokrasiye inanıyoruz. İstişareye inanıyoruz. İstişare sünnettir, bazen de farzdır. Buna inanıyoruz.
Böyle bir çalışma yaptık ve denildi ki MHP çatısı altında girersek bundan iktidar projesi çıkar. Gerçekten çıkardı. Büyük Birlik Partisi de buna hazırdı. Bağımsız Türkiye Partisi de buna hazırdı. Yani mesela biraz önce burada konuşan değerli Genel Başkan da Abdüllatif bey de buna hazırdı. Biliyorum yani. Konuştuk bütün bunları. Bütün bunların sonucunda Saadet Partisini de ikna ettiğimiz anda, bundan yeni bir hükümet doğardı. Yeni bir başbakan doğardı Ama bunu nefsim için istemediğimi ifade için dedim ki ben milletvekili adayı olmam. Bunun manası milletvekili adayı olmam değildi. Yani bu oluşumun Bşbakan'ı ben olmam. Kim oluyorsa olsun dedim. Peki benim bu sözüm bir turnosol kağıdıydı. Bir araçtı, bir denemeydi, bir sınavdı. Yani bu sınavdan Devlet Bahçeli geçebilirdi, geçemedi bu sınavdan.
YİĞİT BULUT: Size randevu vermedi.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bana randevu vermedi ve reddetti. Görüşemedik bile. Yalnız yardımcıları ve kendisi yoluyla açıklamada bulundu. Biz ittifak yapmayacağız diye. Yani barajın altında mı üstünde mi olduğu belirli olmayan bir parti. Yani altında ihtimali olması yüksek bir parti kendisine uzatılan bir eli. Üstelik bu eli uzatırken de benimde bir hediyeyle kendisine gideceğimi söyledim.
Biraz önce gürültüyle yere düşen baston. Şimdi o bastonun bende bir sembolik anlamı var. 1978 yılında Alpaslan Türkeş’in bana hediye ettiği bir baston. Benim baston koleksiyonum vardı. Onu da biliyordu. Kendisine Ahlat’tan, Ahlat önemli bir yer. Yani Osmanlı’nın kurucusu Karakeçililerin ilk yerleştiği yer. Kabilenin yarısı orada ve bu Osmanlının akrabalarının ürettiği bir baston. Osmanlı soyunun akrabalarının ürettiği bir baston. Yani esasında benim koleksiyonumun da en güzel parçalarından birisiydi. Manevi değeri çok daha yüksek, Alpaslan Türkeş bana hediye etmiş.
Ben bir jest bir hareket olsun ve bir yumuşama sebebi olsun, buna hangi anlam veriliyorsa verilsin diye dedim ki yanıma gelenlere, kendisiyle görüşeceklere. Aramızda gelip giden eski milletvekillerine Dedim gidin söyleyin bu bastonu kendisine hediye edeceğim ve bu hediyeyi de isterse basının ve kamuoyunun huzurunda yapacağım dedim. Ama şimdi bakıyorum ki bu bastona layık değilmiş.
Efendim şimdi meselem benim MHP'yi eleştirmek değil. Yani biz Demokrat Partiyiz. Ben Demokrat Partiliyim. Demokrat Partinin tutumu belli ama şunu gördük ki sayın Bahçeli söylemde milliyetçi söylemler ortaya koyar. Ama ye günü geldiği zaman. Ye günü, ye anı öyle birşey yapar ki bütün bu söyledikleriyle hiç bir ilgisi yoktur yaptığının. Nedir? AKP'yi iktidara getirme projesinde IMF'nin getirilmesi ve IMF'nin çukurundayken yani siz bu işleri çok iyi bilirisiniz ki, IMF bir ülkeyi ele aldığı zaman önce daha da aşağılara kadar götürür, çukura kadar indirir sonra yukarı çıkarır.
Tam çukurdayken ve seçime bir buçuk yıl kalmışken hiç bir kuruldan görüş almadan, hiç bir yardımcısının bilgisi olmadan ve bir dağda Uludağ'da koca yayla şöleninde birden bire 3 kasım da seçim dedi ve böylece üç kasımda seçim diyerek AKP'yi iktidara getirmenin ve Türkiye'yi şu felaketli yola sokmanın adımını attı, kapısını açtı.
YİĞİT BULUT: Ama sonucunu bilemezdi seçime giderken.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Onu zaten bilerek yaptığına inanmıyorum. Yalnız benim tezim şu. Bugün mecliste bulunan siyasi partiler, dört parti var değil mi bugün mecliste. Bu siyasi partiler, AKP bu projenin Türkiye'yi bölme ve Türkiye'yi dağıtma projesinin baş aktörü. CHP tanzim edildi ve bu işe uygun hale dönüştürüldü. Ben asla Deniz beyin başına gelen hadisenin Türkiye'nin birileri tarafında gerçekleştirildiğine inanmıyorum.
Bu da uluslar arası bir projedir ve gelen değerli Kemal bey. Benim adım Kemal senin adın Recep düzeyinde siyaset yürüten bir insan. Alındı, getirildi konuldu ve Necip Fazıl'ın Bir Adam Yaratmak piyesi var. Türkiye'de böyle bir adam yaratılıyor. Recep Tayyip Erdoğan yaratıldı. Niye olduğunu şöyle anlayın. Son zamanlarda söylediği sözlere bakın Kemal beyin. Kürt kimliği önündeki engelleri kaldıracağız.
Neymiş bu engeller? Yani Kürt kimliğinin önünde ne engel varmış? Bakınız çok açık söylüyorum. Türkiye'de Kürt meselesi diye bir mesele yoktur. Olurdu eğer Kürt'ler, milletvekili, bakan, başbakan veya Cumhurbaşkanı olamasalardı. Subay olamasalardı. Memur, kaymakam, vali olamasalardı. Yani kendilerine karşı Kürt oldukları için bir ayrım yapılsaydı ki elhamdürillah böyle bir şey yoktur Türkiye'de.
Çünkü Türkiye'de esas itibariyle Lozan ile birlikte yapılan ve tanımlanan şudur: Türkiye sınırları içinde yaşayan bütün Müslümanlar, Türk'tür. Bu Osmanlı zamanlarında başlamış. Gelişmiş bir hadisedir. Mesela Boşnaklar vardır, Torveçler vardır. Bir cümle Türkçe bilmezler ama benim şahit olduğum yarım yamalak Türkçe konuşan bir Boşnak'ın Makedonya'da söylediği bir söz "Elhamdürillah Türk'üz. Türklüğün beş şartı vardır diye başladı." Türk'lüğün beş şartı dediği İslam.
Yani İslam, Osmanlıda bir ölçüde özdeşleşti. Cumhuriyet, Lozan'la da başlayarak bunu taçlandırdı. Dolayısıyla bizim bütün ortak kökenimiz ne olursa olsun. Ortak kimliğimizin adı Türk'tür. Yani bu noktada çok önemli yine bir zat. Abdulhaki Arvasi hazretleri vardır. Onun bir sözü var. Necip Fazıl'ın mürşidi. Diyor ki ben, seyidim. Yani teknik olarak köküm Arap. İçinde yaşadığı kültür Kürt kültürü. Ama dünya'da üç Türk kalsa birisi benim. İki Türk kalsa birisi benim, tek Türk kalırsa o benim diyor.
Türk'ü doğru anlamak lazım. Türk bir etnik mesele değildir sayın Başbakan. Türk bizim ortak adımızdır. Kökenimiz ne olursa olsun. Bakınız sayın Başbakan, Mehmet Akif'e de Arnavut dedi. Doğrudur. Akif bir şiirinde şöyle söyler. Arnavutluğun Osmanlıdan ayrılmasının getirdiği felaket ifade bakımından şunu söyledi. "Ben ki evet Arnavut'um. Başka bir şey diyemem. İşte perişan yurdum."
Doğru ama Akif aynı zaman da şunu söyledi ordunun duası şiirinde. "Türk eriyiz. Silsilemiz kahraman. Müslüman'ız hakka tapan Müslüman" Akif'in kendisi Türk eriyiz derken sayın Başbakan diyor ki İstiklal Marşımızı bir Türk mü yazdı? Bir Kürt mü yazdı? Bir Arnavut yazdı. Sonra diyor ki Akif ırkçılığı reddeder. Şimdi burada ki bilgisizlik şu. Sayın Başbakan'ın söylediği şey tam da ırkçılıktır.
YİGİT BULUT: Biraz önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaratılmış bir figür olduğunu söylediniz onu biraz açar mısınız?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi bakınız basın yayın çağında bir takım insanlar yazılmış olan senaryolara artistlik yapıyorlar çok defa da kendileri farkında olmadan yaptıklarını sanıyorum, yani Recep Tayyip Erdoğan başka bir şahsiyettir, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başka bir şahsiyettir. Ne yazık ki, Türkiye’yi tanzim etmek isteyenler bilinçli bir şekilde bunu yapıyorlar. AKP’nin başındaki aslında AKP demek Recep Tayyip Erdoğan demektir, o Zat’ı Türkiye’nin diktatörü yapmak için her şey tanzim ediliyor. Bu işe razı olanlar ve diktatörlüğe özenenler unutmasınlar ki, Saddam da böyle yaratıldı, Kaddafi de böyle yaşatıldı. Ne zamana kadar? Kullanma tarihi bitene kadar. Sonra en son görevlerini yapıp ya hapishanelere ya da idam sehpalarına kadar gönderiliyorlar. Ben burada herkesin gözü önünde olup da başka sebeplerden ötürü dikkatleri dağıldığı için görülmeyen gerçeği söylüyorum. CHP’nin başındaki Deniz Baykal ve duyarlılıkları başka bir şeydi. Şimdi Kürt kimliği önünde engeller kaldırılmalı diyen Kemal bey başka bir kimlik. Ben şunu soruyorum ve Kemal Bey’e bunu açıklaması için çağrıda bulunuyorum. Nedir, Kürt kimliğinin önündeki engeller? Bu ülkede ne var? Niye insanlar hemen PKK’nın ateşine odun taşımak, PKK yangınına körükle gitmek sevdasına kapılıveriyorlar, neden? Bütün bunlar Kürtlere de en büyük zulümdür, dikkat edilsin.
Ben ağızlardaki baklayı söyleyeyim, yani Kürtçe eğitim yapılsın. Böylece Kürt kardeşlerimize en büyük kötülük yapılmış olacak. Neden? İşte o zaman Kürt meselesi başlar. İstanbul Türkçesi bizim ortak bilinç ve kültür alanımız. Her birimiz ben de dahil İstanbul Türkçesini okullarda öğrendik ve bunu güzel konuşmaya çalıştık. Başarılı olmak için bu lazım. İstanbul Türkçesini bilmeyen bir Kürt kardeşimiz ne Kaymakam olabilir, ne asker olabilir, ne de iş adamı olabilir. Bu isteniliyor zaten. Dolayısıyla ayrı bir bilinç alanı meydana getirilmeye çalışılıyor. Buna da demokrasi diyorlar, liberal değerler diyorlar. O diyenlere ben soruyorum mesela Amerika’da böyle bir şey var mı? Allah’ın takdiri, tarihin gelişmesi sonucunda bir ülkede bir dil, bir lehçe, ortak ebedi dil eğitim dili haline gelir. Mesela Amerika’da oylamada Almanca kazansaydı 4 oyla kaybettiler, bugün Amerika Birleşik Devletlerinin haberleşme dili Almanca olacaktı. Dolayısıyla tarihin böyle oluşturduğu, Allah’ın bir ipte birleştirdiği, bu Allah’ın ipi dediğimiz şeydir. Yani İstanbul Türkçesi bütün Türkiye insanının ve çevrede yaşayan Türklerin ortak ipidir, bununla bir bilinç alanında yaşarlar ama ana dillerine de saygı duyarım, hakaret edilmesine de karşı çıkarım. Kürt kimliği önündeki engeller kaldırılmalı sözü çok ağır bir sözdür.
Bugün Meclis’te bulunan 4 parti bu şekilde yine Meclis dokusunu oluştururlarsa her biri bir taraftan Türkiye’yi bölünmeye doğru götürüyorlar. Bu dört partinin üçünün bu işin farkında olmadığını ama kendilerine verilen rolün ana planın, ana tuzağın tamamlayıcı olduğunu görüyorum. Çevrede olan işleri doğru okumak ve bu konuda yazılan kitapları okumak suretiyle neler olup bittiğini görüyorum. Biz DP olarak bu gidişi önlemek için mutlaka Meclis’e girmeliyiz diyorum. Bizim feryadımız bu. İnşallah gireceğiz ve bozacağız. Dolayısıyla meselemiz sadece bu mu? Biraz önce söylediniz IMF politikaları. IMF’nin dışarıda tutulması, IMF politikalarının dışlandığı anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de milli ekonomi ile neoliberalizm arasında işin köküne bakarsanız gerçek çelişki vardır. Şu hani antagonist paradoks denilen, uzlaşmaz çelişki denilen hadise, milli ekonomi modeli ile neoliberalizm arasındadır. Bu hükümet, neoliberal politikaları uygulamakla yükümlüdür. Dünyayı tanzim edenlerin ekonomik siyasetleri de neoliberalizmdir. Nedir neoliberalizm? Vahşi kapitalizmin ısıtılıp getirilmesinden başka bir şey değildir, bunda işsizlikten bahsetmek değer taşımaz, yoksulluktan bahsetmek değer taşımaz. Yoksullaşan kitlelere mankurt ekonomisi uygulanarak onların oyları alınır ve ülkeler gittikçe sermayenin yukarılara doğru toplandığı, orta direğin yok edildiği bir yer haline getirilir. Esnaf yok edilir ki, çoğu zaten yabancıların olan büyük mağazalar sistemine alan açılsın. Tarım yok edilir ki, dev şirketlere Pazar açılsın, tarım bunun için yok edildi.
Bush Türkiye’ye gelmeden önce söylediği üç şart vardı. Amerika’ya çok yakın bir siyasetçinin bir büyük gazetemizin tam sayfasında çıkmış bir yazısı, kovboy tarzında Bush’un bir resmi ve ayaklarının altında Başbakanın top gibi kesilmiş başı. Bush diyordu ki, üç konuyu çözün; bir Kargil’in meselelerini çözün. İki, Annan’la görüşün planının kabul eden, yani Kıbrıs’ı verin. Üç, Kerkük’ten bahsetmeyin. Siz o tarihten bu yana Kerkük’ten bahsedildiğini hiç duydunuz mu? Ne oldu, gündem dışı artık. Niye Pancar sahası daraltılıyor?
YİGİT BULUT: Bu arada pancar meselesinde en büyük savaşı biz verdik biliyorsunuz. Sağlık Bakanlığı komisyon topladı ve açıkladı sağlığa zararlı değildir dedi. Bizim de bunun üzerine yapacak bir şeyimiz kalmadı.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sağlık Bakanı yaptıklarından çok emin ama geçenlerde televizyonlarda, muhtemelen sizin kanalda bir Profesör şöyle diyordu, bu hükümetin getirdiği sağlık siyaseti yüzünden Hacettepe iflas etti. Hacettepe öncü hastaneydi, Doğramacı’nın en büyük eseri. Hacettepe bırakıyor, Sağlık Bakanlığı’nın eline geçiyor, devletleşme oluyor bir taraftan da. Şu günkü sistem yüzünden eğer hasta hastanede ölürse biz daha karlı olacağız, tedavi edemezsek daha az karlı olacağız, eğer tedavi edersek karımız düşüyor. Sistem bu. Şimdi övünüp duruyorlar. Bir şöyle tebdil-i kıyafet yapsalar da gitseler hastaneye bir hasta olarak nelerle karşılaşacaklarını görseler diyorum.
YÖK Başkanı başka bir şey açıkladı, isterlerse bizim soyumuzu kuruturlar. Sonra sustu, bir daha söylemedi. Niye? Çünkü susturuldu. Bu uluslararası kapitalizmin sokuşturduğu tarım sistemi, bu melez diyelim tohumlar ve şu anda Türkiye’de doğurganlık nispeti düşmüştür erkekler bakımından. Türkiye erkekleri kısırlaştırılıyor. Bunu söyleyen de YÖK başkanı. Türkiye’de öyle bir yapay alem meydana getiriliyor. Böyle değişik bir hastalığı var sürekli konuşuyor. Bu insan ne zaman iş yapmaya fırsat buluyor. Böyle bir başbakan yapay bir alem, bir takım roller, one minute provaları. Bir taraftan one minute diyip 90 yaşındaki adama kabadayılık yaptığı söylenen bir adam ama bu nasıl kabadayılıksa orayı bırakıp kaçan bir kabadayı. Dışarı çıktı yarım saat sonra ben ona dememiştim ki, ben moderatöre söylemiştim gibi bir açıklama.
Şu sorulmaz mı, Irak savaşında yüz binlerce Müslüman öldürülürken, Ebu Greyb hapishanesinde Amerikan askerlerine Irak kadınları peşkeş çekilirken, Nur Hanım feryat figan ile “vücutlarımıza hayvanlar gibi saldırıyorlar her birimiz karnımızda onların şeylerini taşıyoruz gelin bizi kurtarın” feryatları yapılırken, Irak’ı vuran uçaklar nereden kalkıyordu? O zaman Başbakan kimdi? İncirlik’ten kalkan uçaklar, Bush’un eşkıyaları adına gidiyorlar, Irak’ı bombalıyorlar Müslümanlar ölüyor. Ben o zaman şunu sordum, buna izin verenler, buna ses çıkarmayanlar, acaba nasıl Allah’ın huzurunda durup namaz kılıyorlar?
Biz bu kötü gidişe son vermek için, orta direği diriltmek için, milli kaynakları yeniden tarıma, esnafa, işçiye, emekliye, esnafa, memura aktarıp aşağılardan yukarı doğru gerçek üretime dayalı bir kalkınmayı tazelemek için, milli sanayimizi desteklemek için, Türkiye’yi bölünme noktasından geri çevirmek için ortaya çıktık. İttifaklar aradık, bastonlu, bastonsuz taleplerimiz oldu, taleplerimize cevap vermeyenler oldu ama öyle bir müttefik geldi ki, artık ittifaktan öte ittihat, birleşme noktasına doğru gittiğimiz, Türkiye’nin milli bütünlüğüne bizim gibi bakan değerli üstat Prof. Dr. Haydar Baş ve onun yetişmiş kadroları ve bütün imkânları ile biz birleştik topuna bedel bir ittifak yaptık, inşallah netice alacağız. Netice Türkiye içindir, insanlık içindir, İslamlık içindir ve her fert için doğru bir neticedir inşallah.
YİGİT BULUT: Çok teşekkür ediyoruz yayınımıza katıldığınız için.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben teşekkür ederim.