9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eko Enerji dergisinden Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını cevaplandırdı
“Türkiye Yönetim Sıkıntısı İçinde”
“Devletle ilgili olarak yeni yapılacak ayarlamalarda, devletin kurumlarıyla olan münasebetlerinin ahenk içinde çalışılabilir hale getirilmesi lâzımdır. Ve burada mesele gelip tabii ki ayrı ayrı var olan kurumlar ve siyasi iktidara dayanıyor. Çağdaş devlette siyasi iktidar değişiyor, ama kurumlar siyasi iktidara göre değişmiyor.”
(DP Basın Merkezi-14 Ağustos 2011) 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eko Enerji dergisinden Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını cevaplandırırken, “Türkiye yönetim sıkıntısı içinde” dedi. Demirel, ““Devletle ilgili olarak yeni yapılacak ayarlamalarda, devletin kurumlarıyla olan münasebetlerinin ahenk içinde çalışılabilir hale getirilmesi lâzımdır. Ve burada mesele gelip tabii ki ayrı ayrı var olan kurumlar ve siyasi iktidara dayanıyor. Çağdaş devlette siyasi iktidar değişiyor, ama kurumlar siyasi iktidara göre değişmiyor” diye konuştu.
Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın Demirel’le yaptığı söyleşinin tam metni şöyle:
Ültanır: Efendim, Türkiye yine krizlerin pençesinde zor günlerden geçiyor. Geçen ayki söyleşimizden sonra, neyse Meclis çalışabilir hale geldi, ama Türkiye’nin bunca sorununa karşın uzun bir tatile de girdi. Öte yandan, BDP üyeleri ile görüş birliği içinde oldukları bağımsız üyeler yemin etmeyerek, milletvekilliği prosedürünü tamamlamadıkları gibi, Demokratik Toplum Kongresi çatısı altında Diyarbakır’da toplanarak, üniter yapımıza karşı “özerklik ilân” ettiler ve Kürt özerkliğinin tanınması için sadece ülke içine değil, uluslararası camiaya da çağrı yaptılar.
Öte yandan PKK terör örgütünün kanlı saldırıları sürüyor ve üst üste şehit asker haberleri geliyor. Hükümet, terör örgütüne karşı sınır ötesi askeri harekâtı tamamen gündemden çıkardığı gibi, terörü sadece iç güvenlik sorunu olarak değerlendiriyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni baskı altında tutarken, kırsal alanda teröristlerle mücadele için ağır silahlı özel polis harekât timlerini geliştiriliyor. Türkiye’de sanki iki ordu yapılanması gibi bir durum ortaya çıkabilir görünüyor.
Tüm bu gelişmelerin yanısıra, bu yıl Yüksek Askeri Şura (YAŞ) öncesi, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları demokrasi ve hukuk çerçevesinde tepkiyle istifa ettiler. Bu istifalar AKP iktidarı ile asker arasındaki çekişmede yeni bir dönemeç oldu. İstifa eden Genelkurmay Başkanı, “TSK’nın sürekli gündemde tutularak, kamuoyunda suç teşkilâtı olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmasından” şikayet ediyordu. Bu hem bir tepki mesajı, hem de ciddi bir şikayet. Ardından kritik bir YAŞ toplantısını dün geride bıraktık. Bu krizin ve alınan kararların etkileri, gelecekte ortaya çıkacaktır.
Sıraladığım gelişmeler bağlamında, izninizle bu ay sizinle krizlere karşı güvenlik sorununu değerlendirmek, yapılmak istenen yeni anayasada, bu tür krizlere karşı ne gibi düzenlemelere gerek olduğu konusunda görüşlerinizi almak istiyorum.
TÜRKİYE YÖNETİM SIKINTISI İÇİNDE
Demirel: Olup bitenlere baktığınız zaman, Türkiye’nin bir yönetim sıkıntısı içinde olduğunu görüyoruz. Aslında Türkiye, büyük devlet. Bulunduğu bölge, tarihten devraldığı sorunlar ve dünya şartlarının getirdiği birtakım yükler yönetimi zorlaştırıyor.
Yönetim bilimcileri, sevki idareciler genelde bir sorun olduğu vakit, o soruna şöyle bakarlar. Sorundan evvel, sorunun kökeninde ne var? Sorunun kökeninde, yani sorunu meydana getiren hadise bir kuralsızlık mı, bir kural yanlışı mı, eksik olan şey nedir? Ona bakarlar.
Bence Türkiye’de güncel meselelerin içerisine girip şöyle oldu, böyle oldu, şu şekilde gitti, bu şekilde geldi demeden önce, sanıyorum ki bu güncel meseleleri doğuran ana sebebe inmek lâzım. Ana sebep, Türkiye’nin devlet çatısıdır.
ÇATIDAKİ SEÇİLMİŞ VE ATANMIŞ KURUMLAR AHENK İÇİNDE YÖNETİLMİYOR
Devlet çatısı kurumlardan oluşur. Devlet çatısında seçilmiş kurumları vardır, tayinle gelmiş kurumları vardır. Her demokratik devletin bünyesi aşağı yukarı böyledir.
Yönetim, ahenk içerisinde bunları götürme sanatıdır. Ama bizim ülkemizde görüyoruz ki, bu ahengi her zaman sağlayamıyoruz. Bunu sadece bugün için de söylemiyorum, genelde söylüyorum.
Öyleyse, sıkıntılarımız nedir diye dönüp baktığımız vakit, mesele kural eksikliklerine geliyor. Şimdi, Türkiye yeni kurallar arıyor. Türkiye yeni anayasa arıyorsa, yeni kurallar arıyor demektir. Türkiye, bu hadiselerin içinden çıkabilmek için bu zamana kadar yapageldiği şeyleri, başka türlü yapabilir miyim arayışında, reform arıyor. Yani, Türkiye’de bugün olup biten, zaman zaman büyük huzursuzluklara sebep olan olaylara bakıldığı zaman, sanıyorum ki anayasa ve reform hadisesi ile karşı karşıya kalırız.
TÜRKİYE GİBİ HOMOJENLİĞİ SAĞLAYAMAMIŞ BİR DEVLETİN BAŞ MESELESİ GÜVENLİKTİR
Türkiye Cumhuriyeti, çöken bir imparatorluğun içinden çıkmıştır. Devrime dayanır. Kurulduğu zamanki iç ve dış şartları iyi bilmek lâzımdır. Böyle bir devletin, yani sınır meseleleri olan, çeşitli etnik meseleleri olan, komşularıyla çeşitli meseleleri olan bir devletin ayakta durabilmesi, kendi içinde henüz homojenliği sağlayamamış bir devletin ayakta durabilmesi, gayet tabii ki devlet kurucularının baş meselesi idi. Devlet kurucularının baş meselesiydi demek, bu devletin güvenlik meselesi demektir.
Devlet, kime karşı güvenlik içinde olacaktı? Devlet, kendi vatandaşını muhtemel tehlike mi sayıyordu? Ancak, hadiseye hiç de öyle bakmamak lâzım. O demogoji olur. Çünkü, biliyoruz ki her memlekette çeşitli suçlar işleniyor. Çeşitli hadiseler oluyor. Bunları bir milletin üzerine kusur olarak yazmıyorsunuz, aksi haksızlık olur. Ama suç olayları oluyor. Sivil itaatsizlikler oluyor. Büyük patlamalar oluyor. Anarşi oluyor. İsyan oluyor. Bu gibi birçok hadiseler oluyor. Bu çeşit hadiseleri de yine milletin üzerine yazmamak lâzım. Aksine, milleti bu çeşit hadiselerden korumak, devletin görevidir.
Bence devletin her şeyden önde gelen görevi; 1) Emniyet ve asayiştir, 2) Güvenliktir. İkisini birbirinden ayırıyorum. Emniyet ve asayiş daha ziyade normal zamanların halini tasvir eder ve daha çok adi suçlardır. Onlara karşı nizamı kurmaktır, vatandaşın haklarını korumaktır. Ama, güvenlik meselesine geldiğiniz vakit, bu normal düzeni aşan meselelerdir.
Güvenlik meselesinde devlet zaman zaman fevkalade usullere müracaat eder. Bu usuller bizim memleketimizde Olağanüstü Hal’dir, Sıkı Yönetim’dir. Bu şunu gösterir; devlet normal, olağan usullerle idare edilemez hale gelmiştir ki, o yollara gidiliyor. Dünyanın her tarafında da bu böyledir.
Peki, bu işi devlet kiminle yapar? Bunu devlet, emniyet kuvvetleri, asayiş kuvvetleri ve silahlı kuvvetleriyle yapar. Emniyet kuvvetleri ve asayiş kuvvetlerine kolluk kuvvetleri denir. Kolluk kuvvetleri daha çok kanun ve nizam hakimiyetini tesis etmekte kullanılan güçlerdir. Silah kullanma tekeline sahiptirler ve devletin meşru zor kullanan güçleridir.
Askerse, Silahlı Kuvvetler’dir yani Ordu’dur. Ordu, ülkeyi dış düşmanlara karşı korumak, devletin güvenliğini sağlamak için teşkil edilmiştir, ama içeride kolluk kuvvetlerinin hakkından gelemediği meselelerde çok kere, dünyanın başka memleketlerinde de olduğu gibi, bizim memleketimizde de Silahlı Kuvvetler’den yararlanılır.
CUMHURİYETİN KURUCULARI, İÇ VE DIŞ TEHDİTLER KARŞISINDA, CUMHURİYETİN KORUNUP KOLLANMASINI ASKERE BIRAKMIŞLARDIR
Şimdi, Türkiye böyle bir düzen içerisinde. Peki bu düzenin aksayan tarafı ne, ne sıkıntısı var? Şöyle var; Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra cumhuriyetin kurucuları, başta Büyük Atatürk olmak üzere, cumhuriyetin ayakta durabilmesini her şeyden önce önemsemişlerdir. Çünkü, söylediğimiz bilinen sebeplerle cumhuriyetin ayakta durabilmesi, içeriden ve dışarıdan bir çok tehditlere maruzdu. Nitekim bu tehditler, yer yer meydana da gelmiştir. Onun içindir ki, henüz başında bulunulan devrimin, halk tarafından iyice anlaşılıp iyice hazmedilmediğini de düşünerek, cumhuriyetin korunup kollanmasını askere bırakmışlardır. Binaenaleyh, Türkiye’deki asker, diğer memleketlerdeki askerden farklı bir geleneğe, farklı yetkilere sahiptir. Ve bu husus, İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesinde, “Cumhuriyeti korumak ve kollamak Silahlı Kuvvetlere aittir” şeklinde yer almıştır.
Şimdi Anayasamıza geldiğimiz zaman, Anayasa’da aslında bu güvenlik meselesi gayet dağınıktır. Silahlı Kuvvetler’in nereye bağlı olduğu dahi dağınıktır. Niye? Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nda ve cumhuriyetin kuruculuğunda asker söz sahibidir. Yani, bu cumhuriyetin kuruculuğundan demokratik cumhuriyete geçerken, sivil idarelerin hareketinde serbestiyet sağlanıncaya kadar birtakım sürtüşmeler olagelmiştir.
Dünyanın her tarafında, bir yerden sonra devlete müdahale eden asker şu sloganı kullanır; “Uçurumun kenarına geldik, çöküyoruz, kurtaralım”. Uçurumun kenarına geldik çöküyoruz, kurtaralım, bu tamamen bir vasiliktir. Yani, bizim düzenimizde bir yerde asker devletin vasisidir, öyle konmuştur. Şimdi bugün ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bugün yapmaya çalıştığınız şey, bu vesayeti kaldırmak. Yani, bütün itişmelerin kakışmaların kökeninde yatan budur.
TÜRKİYE, SİVİL DEMOKRASİNİN HAKKINI VERECEK DEĞİŞİKLİKLERİ YAPMAK DURUMUNDA
Bunu kaldırabilmek için aslında anayasanızda gerekli değişikliği yapacaksınız, kanunlarınızda gerekli değişikliği yapacaksınız ve daha evvel sizinle yaptığımız konuşmaların birinde de söyledim, bir güvenlik hukuku getireceksiniz.
Kim neyi yapacak, hangi yetkilerle yapacak, kime bağlı olarak yapacak? Bunların hepsini öyle bağlayacaksınız ki, sivil idare ve sivil demokrasi dediğiniz hadisenin hakkı verilmiş olsun.
Bunu eninde sonunda Türkiye yapmak durumundadır. Hiç kimse alınmasın, gücenmesin.
Asker, devletin askeridir, milli ordudur. Asker kendi milleti üzerinde vesayet iddia etmez, ona sahip çıkmaz, ama bir yere geldiğinizde, ülkenin iyi yönetilememiş olması ve sıkıntılar içine düşmesi, onu da rahatsız eder.
Şimdi burada bir-iki hadise üzerinde duracağım. Bir ülke birtakım hadiselerle karşılaşır da, eğer bunların altından kalkamazsa, işte o zaman uçurumun kenarı odur. Böyle hadise olur mu? Böyle hadiseler olur, bizim memleketimizde de olur, başka ülkelerde de olur bu tür hadiseler. Bunun en tipik misali Fransa’da görülmüştür. Fransa’da 1950’li yılların sonuna doğru Fransa yönetilemez hale gelmiş, devlet fonksiyonunu yitirmiştir. O zaman De Gaulle Anayasası ortaya gelmiştir.
De Gaulle Anayasası’nın 16’ncı maddesiyle, bir gün ülkenin içinden çıkılamaz bir duruma düşebileceği, devlet kurumlarının görevlerini yapamaz duruma gelebileceği ve devletin uçurumun kenarına gelmesiyle karşı karşıya kalınabileceği varsayılıyor. Böyle bir şeyle karşı karşıya kalınması karşısında, söz konusu 16’ncı madde ile hüküm getiriyor. 16’ncı madde, eğer böyle bir durum hasıl olursa, çözüm için Cumhurbaşkanına yetki veriyor. Cumhurbaşkanını adeta tek yönetici ilân ediyor. Cumhurbaşkanı, Başbakanla ve Meclis Başkanıyla istişare ettikten sonra , “halin icap ettirdiği kararları alır” diyor.
Ültanır: General De Gaulle otoritesini buradan almış.
“BIRAKALIM DEVLET ÇÖKSÜN MÜ?” DİYE MÜDAHALEYE KARŞI, UÇURUMUN KENARINA GELMEMEK İÇİN DÜZENLEME ÖNEMLİ
Demirel: Evet. Yani şunu demek istiyorum: “Efendim, işte memleketin kanunları var, nizamları var, memlekette eğer bir hadiseyle karşılaşılırsa bunlar bunu halleder” deniyor. Halledemedikleri hal oluyor işte!. Aslında Türkiye’de halledemedikleri bir hal, 1980 öncesidir. Yani, o gün için bizim kanun ve nizamlarımızla güvenlik güçlerimiz ve yargımız işin içinden çıkamadılar.
Şimdi o zaman birçok kimse şöyle düşünebiliyor. Türkiye’de biz bunlarla karşılaştık. Yani, eğer böyle bir durum olursa, “Bırakalım devlet çöksün mü?”. Birisi gelip devleti kurtarsın düşüncesine halk da yatkın. Binaenaleyh burada, “uçurumun kenarına geldik, kurtaralım” işi sadece askerden doğan bir şey değil. Bu devletin işlemeyişinden doğan, halkın devlete olan ümidinin, itimadının kaybolduğu bir yerde, halkın talebi haline geliyor. Öyleyse, yapacağınız ayarlamaları ya da düzenlemeleri o şekilde yapın ki, bir ülke bu durumla karşı karşıya kalmasın.
Ültanır: Burada demokrasi içinde çözüm önem kazanmış oluyor.
Demirel: Evet, burada çok önemli bir olay var. Onu tekrar vurgulamak istiyorum. Buraya da konulmasında yarar görüyorum. Fransız Anayasası’nın 16’ncı maddesi, bakın aynen şöyle diyor:
Cumhuriyetin kurumları, ulusun bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ya da uluslararası anlaşmaların uygulanması ciddi ve acil bir şekilde tehdit altında olduğunda ve anayasal düzeyde yetkili makamların düzenli işleyişi kesintiye uğradığında, Cumhurbaşkanı Başbakana, Meclis başkanlarına ve Anayasal Kurul’a resmi olarak danıştıktan sonra koşulların gerektirdiği önlemleri alır”.
KANUN VE NİZAMLARIN UYGULANAMAMASI, KIRILGAN DEVLETLERİN SONU FETRETİ GETİREBİLİR
Şimdi buradan ne çıkıyor? Eğer Cumhurbaşkanı bu kararı almazsa, o zaman kaos çıkıyor. En kötü şey, fetret. Fetret üzerinde daha önceki konuşmalarımızda da durdum, gene duracağım. En kötü şey, bir ülkede kanun ve nizamların uygulanamaması halidir. Uygulanamadığı takdirde, eğer devlet işleyemiyor duruma düşüyorsa, o çok kötü bir durum arz ediyor, onun altından ne çıkacağı da belli olmuyor.
Şimdi şöyle: “Sonuçta, huzur ve sükûnun bozulması karşısında devletin acze düşmesi, can ve mal emniyetinin sağlanamaz hale gelmesi, kanunların uygulanamaması, hükmünü yitirmesi, otoritenin etkisinin kaybolması, böylece meydana gelen boşluğun önüne gelenler tarafından doldurulması, velhasıl her şeyin şirazesinden çıkması, düzenin tamamen bozulması, kimin baş, kimin ayak olduğunun karışması gibi bir keşmekeş ile karşılaşılabilir. Türkçemizde bunun adı ‘fetret’tir”. Bu fragile (gevrek-kırılgan) devletin sonudur. Fukuyama onlara “21’inci yüzyılın kara delikleri” diyor. Hani neredeyse dokunsan kırılacak.
Şimdi, “Çağın devleti, demokrasi, insan hakları ve pazar ekonomisi temeline oturuyor. Devlet, çok önemli bir kavram ve kurumdur. Aşiretten devlete, hele çağdaş devlete kolay geçilmiyor. Keza, diktatörlükten çağdaş devlete geçilmesi de bir hayli zor. Hem halkın, hem yöneticilerin, çağdaş devletin bilincinde olması lâzım”. Bunu çok önemsiyorum. “Toplumun da çağdaş devleti taşıyabilmesi lâzım. Ayrıca, devlet kurumlarının, ondan beklenen görevi ifa edebilmesi lâzım”.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, bu söylediklerinizin hepsi altı kırmızı kalemle çizilecek sözler.
Demirel: Bu söylediklerim, benim aşağı yukarı 50 senelik tecrübemdir. Şunu çok önemsiyorum:
SİLAHLI GÜCÜN SİYASİ OTORİTEYE İTAATİ, MİLLET İRADESİNE İNANÇ VE ANAYASAYA MUTLAK SAYGIYLA SAĞLANABİLİR
“Batı ölçülerine göre demokrasi, ‘silahlı kuvvetlerin, sivil idarenin kontrolünde olduğu rejim’ olarak tarif ediliyor.
Silahlı gücün, meşru siyasi otoriteye itaati, onun direktifinde görev yapması, devlet kurumunun en önemli sorunlarından birisidir. Bir ülkede, siyasi iktidarın kendi ordusundan şüphelenmesi söz konusu olmaz. Ancak onun itaatinden emin olunması, ikinci bir silahlı güç kullanarak da sağlanamaz. Bunlar, Osmanlı idaresinde denenmiştir. Batı’nın ‘hasta adam’ dediği Osmanlı’yı iyileştirmek ve güçlendirmek için ilk yapılan iş, ‘ordu ıslahatı’ olmuştur. Padişah II. Mahmut, devletin geleceğini, böylece teminat altına alabileceğini düşünmüş ve gereğini yapmıştır.
‘Elinde silah olan kurum, niçin itaat eder?’ sorusuna cevap, ancak bir şekilde verilebilir: ‘Sivil yönetime itaat, millet iradesi gibi, en yüksek güce inanç ve herkesi bağlayan anayasaya mutlak saygı neticesinde sağlanabilir!”. Bunu da çok önemsiyorum. “Bunun gelenek ve görenek haline geldiği ülkeler, devlet kurumunu güçlendirmiş sayılır’. Görülüyor ki bu, moral bir olaydır”
Şimdi bu security (güvenlik) ile devletin münasebetlerini söylemeye çalışıyorum. Şöyle bir pasajım daha var:
“Türkiye Cumhuriyeti bir anayasal devlettir. Çok partili sisteme geçilinceye kadar, herhangi bir sorun olmamıştır. Çok partili sisteme geçtikten sonra, yani 1950 sonrasında, 1960 ve 1980’de devlete ���tam müdahale’ ve ‘el koyma’, 1971’de hükümeti istifaya zorlama ve ülke idaresine dolaylı yön verme şeklinde müdahaleler olmuştur. 1962 ve 1963’te de başarısızlıkla neticelenen iki teşebbüs olmuştur”
İşte burada Silahlı Kuvvetler’in İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesi gündeme geliyor, aynen şöyle:
“Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır”.
Silahlı Kuvvetler de o müdahalelerde kollama ve koruma ihtiyacına re’sen karar vermiş ve hiçbir siyasi direktife gerek duymaksızın , devlete el koymuşlardır.
Şimdi, işin önemli kısmı burada: “Müdahale gerekçeleri, hemen hemen birbirinin aynıdır”. Yalnızca Türkiye’de yapılan müdahalelerin değil, dünyada yapılan müdahalelerin de. “Bu, ‘çökme, yıkılma, iç savaş ve kardeş kavgasını önleme, devletin ve milletin bekasını tehdit eden bunalımı ortadan kaldırma, ülke bütünlüğünü koruma, devlet otoritesini yeniden tesis etme’ şeklinde özetlenebilir.
Bu tespitler doğru ise; bunun anlamı, ‘Ülkeniz yönetilemez hale gelmiş’ demektir. Önemli olan, bu durum meydana gelmeden gerekli tedbirleri alabilmek ve daha büyük bunalımı önleyebilmektir
Peki darbenin sonucu ne oluyor, ne getiriyor? O da şöyle:
“Darbeler, hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi sebebe dayanırsa dayansın, siyasi ve idari kadroları geniş ölçüde tahrip etmekte, ülkeyi deneyim ve bilgiden bir ölçüde mahrum bırakmaktadır. Seçilmiş parlamento ve onun güvenoyuna dayanan hükümetler darbenin hedefi ise, bu demokratik kurumların, halk nezdinde itibarını aşındırmakta ve bunların gücünü azaltmaktadır. Halkın devlete, rejime, siyasete ve siyasetçiye olan güveni azalmaktadır.
Ayrıca, siyasete giren silahlı kuvvetler, en kısa zamanda kışlalarına dönmezse, bir ülkenin en önemli kurumu, yani silahlı gücü yıpranmakta ve kendi içinde bölünebilmektedir”.
BAŞARILI DEVLETİN KRİTERLERİ
Bütün bu açıklamalardan başarılı bir devlet yönetimi için çıkarılması gereken neticeye gelince, onun için de şöyle diyorum:
“Özetle demek isterim ki hedef; demokratik rejimin iyi işlemesi, kurumların ahenk içinde olması, halk ile devletin kucaklaşmış bulunması olmalıdır. Devlete ve rejime müdahale gibi fevkalâde tedbirlere gerek olmamalıdır.
Başarısız devletleri ve başarısızlığın sebeplerini araştırırken, bunun karşıtı olan başarılı devleti de dikkate almamız lâzımdır.
Eğer bir ülkede;
· Huzur,
· Sükûn,
· Emniyet ve asayiş tesis edilebilmişse,
· Can ve mal güvenliği hukukun içinde kalarak korunabiliyorsa,
· Adalet çabuk ve doğru dağıtabiliyorsa,
· Hak ve fırsat eşitliği mevcutsa,
· İnsanlar, o devletin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorsa,
· Siyasi iktidar değişikliği kurala bağlanmışsa,
· Ve bu kural kansız, kavgasız, hilesiz, entrikasız uygulanabiliyorsa,
· Halk tok ve geleceğe güvenle bakıyorsa,
orada başarılı bir devlet yönetimi var demektir”
TÜRKİYE’NİN BAŞARILI DEVLET OLMASI LÂZIM
Şimdi buradan şuraya geliyoruz; Türkiye’nin bir gün bu sıkıntıların hepsinden kurtulması, devletin başarılı bir devlet olması, başarılı devlet için de öfkeye değil; akla, bilgiye, tecrübeye dayanılması lâzımdır.
KURUMLAR SİYASİ İKTİDARLARA GÖRE DEĞİŞMEZ
Devletle ilgili olarak yeni yapılacak ayarlamalarda, devletin kurumlarıyla olan münasebetlerinin ahenk içinde çalışılabilir hale getirilmesi lâzımdır. Ve burada mesele gelip tabii ki ayrı ayrı var olan kurumlar ve siyasi iktidara dayanıyor. Çağdaş devlette siyasi iktidar değişiyor, ama kurumlar siyasi iktidara göre değişmiyor.
Ültanır: Yalnız biz de maalesef tam aksi, değişiyor.
Demirel: İşte o zorlamalar gereği. Yani her siyasi iktidar, kurumları kendine göre değiştirmeye kalkarsa, sürtüşmeler doğuyor. Ama burada söyledik ki, Silahlı Kuvvetler meşru iktidarın emrindedir. Ancak, bu emrinde olma hadisesi başka bir iştir, kurumları kendi kurumu yapma hadisesi başka bir iştir.
TÜRKİYE’DE SİYASET İLE KURUMLARIN İLİŞKİSİ, AHENK İÇİNDE ÇALIŞABİLECEK ŞEKİLDE YENİ ANAYASADA DÜZENLENMELİDİR
Buradan çıkardığımız netice; Türkiye’nin güncel sıkıntıları, bilhassa asker ile siyasi iktidar arasındaki güncel münasebetler, yine siyasetle yargı arasındaki münasebetler ve siyasetle üniversiteler arasındaki münasebetler ki, bunların hepsini yeni anayasa ahenk içerisinde işleyecek şekilde yeniden tanzim etmelidir.
Ve millet kendi vesayetini kendi üstüne almalı. Zincirbozan’dan yazdığım mektupta, o günkü Milli Güvenlik Konseyi üyelerine, “Biz kimsenin milletin vasisi olmasını, velayet ve vesayetini kabul etmiyoruz” dedim. Çünkü, milletin hiç kimsenin velayet ve vesayetine ihtiyacı yoktur. O kabul edilemez.
Burada bütün hikaye incitmeden, kırıp dökmeden yerlerine oturtarak, neden bunu alıyor diye kızmadan, bunları nasıl ortadan kaldırabiliriz diye yürümek lâzım.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, devletin güvenliği bağlamında çağdaş ve başarılı devlette silahlı kuvvetler ve kurumlarla ilişkisinin ne olması gerektiğini açıklayan, yol gösteren bu demeciniz için çok teşekkür ederim. Kamuoyunda yankı yaratacaktır.
Türkiye’nin güncel sorunlarıyla ilgili bir konuda daha açıklamanızı almak isterim. Kürt siyasetçilerin toplanıp karar aldıkları demokratik özerklik ilânı için ne diyorsunuz?
Demirel: Demokratik özerklik diye bir kavram yok. Daha doğrusu, söyledikleri demokratik özerklik uygulanabilir bir şey değil. “Ben demokratik özerkim” dediğin zaman, yani sen neyi yapacaksın? Bu ülkenin kanunlarına uymuyorsan, suç işlemiş olursun. “Demokratik özerkim” diye ilân ettiğiniz zaman, bunu kime söylüyorsunuz? Kamuoyuna. Neyi yaparsanız demokratik özerk olacaksınız? Onları yapmaya kalktığınız zaman suç işlersiniz. Ülkenin kanunlarına aykırı şeyler yapmaya kalkarsanız suç işlersiniz. Kanun da sizi takip eder. Türkiye, kanunlarını uygulayabilecek güçte bir devlettir.
Ültanır: Bunlar demokratik özerkliğin anayasada yer almasını istiyorlar ki, böyle bir şeyin anayasaya geçirilmesi üniter yapının bozulması olacaktır. Zaten, şu andaki kararları bile üniter yapıya karşı işlenmiş bir suçtur herhalde?
Demirel: Demokratik özerklik, içeriğini koymadıktan sonra bir hayaldir. Anayasalarda hayallere yer yoktur.
Ültanır: Efendim, Türkiye’nin güncel sıkıntılarına çarelerin neler olduğunu gösteren bugünkü önemli söyleşiniz için çok teşekkür ediyorum.
Demirel: Peki, Sevgili Hoca, ben de teşekkür ederim.