Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Eskişehir İl Başkanlığı’nın düzenlediği iftar yemeğinde bir konuşma yaptı: ( 11.08.2011 )
(DP Basın Merkezi – 11 Ağustos 2011)
“Bismillah diyerek başlayalım söze. Böyle bir Ramazan İftarında, ‘Bismillah’ diye başlamak yadırganmaz diye düşünüyorum. Yemeğini daha bitirmemiş olanların gözleri yemeklerinde, kulakları bende olsun.
Değerli arkadaşlar, bir seçim geldi geçti, bir türküde söylenildiği gibi, ‘bir hışımla geldi geçti.’ Bu, başka bir seçimdi, eşi benzeri olmayan bir seçimdi. Türkiye demek ki, bunu da yaşayacaktı ve hep birlikte yaşadık. Dilerim ki, Allah bir daha böyle bir seçim göstermesin. Biz elimizden geleni yaptık. Özellikle Eskişehir teşkilatımıza çok değerli çalışmaları için teşekkür ederim. Caddelerde yürüyenler, pencerelerini açıp bakanlar, dükkânlarının önünde bizi görüp selamlayanları gördüğümüz zaman şunu söyledik; ‘Bize öpücük gönderenler oy verirlerse biz çoktan barajı aştık, alkışlayanlar da oy verdiği zaman biz birinci partiyiz ve el sallayanlar da verirse yüzde 80 oyumuz var’ dedik. Tabii ki, böyle olmadığını biz biliyoruz. Bizim tecrübelerimiz var. Yani halkın sevgisi, ilgisi, başka bir şeydir, oya dönüşmesi başka bir şeydir, bunu da bilmez değiliz.
“Demokrat Parti barajı aşamaz damgası yapıştırıldı..”
Başka seyahatlerde bulunan arkadaşlara, ‘siz bu şekilde caddelerde ve sokaklarda dolaştığınız zaman nasıl bir ilgi gördünüz’ diye sordum. Hiç bir ilgi görmediklerini söylediler. Biz ilgi gördük ama bu ne yazık ki, oy haline dönüşemedi. Bunun da sebepleri var ama asıl meselemiz şuydu. Ne yazık ki, son yıllarda partimizin durumu dolayısıyla üzerimize yapıştırılmış bir damga vardı. Neydi bu damga? Demokrat Parti barajı aşamaz damgasıydı. Bu yüzden bizi sevenler, gönülleri bizde olanlar elleri titreye, titreye başka yere oy vermek zorunda kaldılar.
Bir de ortam böyle oluşturuldu. Yani AKP’ye oylar giderse Türkiye şöyle olur, bu partiye giderse şöyle olur diye. Türkiye iki zıt kutba ayrıştırıldı ve sonunda sanki bir gizli el, TRT dâhil olmak üzere basın yayını tanzim etti. PKK’nın siyasi oluşumu olan parti dahi desteklendi, bütün haberlerine yer verildi ama biz televizyonlara, düşünce programlarına çıkma imkânını herkesten çok bulduğumuz için, çünkü herkesten daha çok söyleyecek sözümüz varolduğu için, bulduğumuz halde bizim televizyonlara hiç çıkmadığımız gibi bir anlayış ve efsane oluştu. Halkımızın büyük çoğunluğu düşünce programlarından çok, haber programlarını izler. Bu dört parti dışındaki partilere bir yasak konuldu, devletin TRT’si de dâhil olmak üzere.
“Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti olmaktan çıkarılmak isteniliyor.”
Böyle bir seçim hiç yaşanmadı. Bir tanzimdir bu. Bu tanzim öyle bir tanzimdir ki, iktidarı da muhalefeti de tanzim eden bir gücün ortak eseridir ne yazık ki. Çok açık söylüyorum, bugün iktidarda bulunan parti ile ilgili olarak biz, seçim sırasında olan biten işlerin temelini ve kökünü de anlattık. Bunların nereye varacağını da söyledik. Şimdi bir takım insanlar beni arıyor. Televizyonlarda anlattıklarımı dinleyenler şunu söylüyorlar, ne kadar haklı söylemişsiniz ve söyledikleriniz ne kadar çabuk gelişiyor. Yani biraz da şaşkınlıklarını ifade ediyorlar.
Bir şey söylemiştim ben; ‘AKP bir tanzimdir, bir çılgın projedir ve bu projenin amaçları çok yönlüdür’. Yine söylüyorum, bunu herkesin iyi anlamasını istiyorum, Türkiye dönüştürülmek isteniliyor. Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti olmaktan çıkarılmak isteniliyor. Kurulduğu günden beri bağımsızlığı ilan edilmiş olan devletimiz, başka ülkelerle elbette ki ittifaklar kuran, müttefikleri olan, dostluklar geliştiren ama hiçbir zaman bir başka ülkeye kesin olarak teslim olmayan devletimizin hükümetine hükmetmek üzere, bir siyasi parti oluşturulmuş ve getirilmiştir.
Değerli arkadaşlarım,
Toplumdaki olagelen işler ekonomiden, siyasete, iç siyasete ve dış siyasete kadar aklınıza gelen her konu kültür siyaseti de dâhil olmak üzere birbirine benzerler, birbirleriyle aynı düzeyde ve aynı nitelikte olurlar. Dolayısıyla bu iktidarın neler yapmak üzere getirildiğini anlamak için son günlerde olan çok tehlikeli gidişe dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çok tehlikeli gidiş konusunda bize, değerli teşkilat mensuplarımıza, burada bulunduğunu bildiğim değerli kitle örgütleri, meslek kuruluşları yetkililerine, hepinize bir görev düşüyor. Halkımızın uyandırılması lazım, gidiş son derece tehlikelidir. Neden tehlikelidir?
“Böyle bir şey olamaz”.
Bakınız, Cumhuriyet tarihinde siz herhangi bir Başbakan’ın bir başka ülkede olagelen işlerle ilgili olarak, ‘Bunlar bizim iç meselemizdir’ dediğine tanık oldunuz mu? Düşünün bakalım böyle bir şeyi Türkiye yaşadı mı? Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, başka bir ülkede olan işlerle ilgili olarak, ‘Bu işler bizim iç meselemizdir, süre veriyoruz, sabrımız taşıyor yoksa bizi kızdırmayın’ tarzında bir konuşma yaptığını duydunuz mu? Böyle bir şey olamaz. Suriye’de bir tanzim var. Suriye değil de Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında denetim altına almak isteyenler (buna global kapital diyorum) tam anlaşılmıyor. Buna isterseniz ÇUŞ’lar (Çok Uluslu Şirketler) diyelim. Çok uluslu şirketler ama bir güç var ki, dünyanın bütün kaynaklarını ele geçirmek ve dünyayı yeniden kendi çıkarları doğrultusunda Pazar haline dönüştürmek için seferberlik halinde. Büyük Ortadoğu bunlardan birisidir. Bugün adı çok söylenmese de bu proje yaşıyor ve devam ediyor. Çok uluslu şirketleri oluşturan güçlerin stratejisi ve metotlarıyla, Obama’nın arkasındaki güçlerin strateji ve metotları arasındaki farktan ibarettir. Bu güçlerin stratejileri ve metotları değiştiği an bizim iktidarımızın da söylemleri ona uygun olarak değişiyor.
“Başbakan Ortadoğu’nun Jandarması mı, polisi midir?”
Suriye’de açık devrim örgütünün renkli devrimleri modelinde bir devrim gerçekleştirmek üzere kitleler harekete geçirildi. Kitlelerin haklı olup olmaması, Suriye iktidarının yanlış olup olmaması başka bir konudur. Ama biz soğukkanlı bir şekilde olaya baktığımız zaman bunu görüyoruz. Peki bu işlerde Suriye devleti, doğru veya yanlış, müdahale ettiği zaman yani, kendi devletinin yasalarına uygun davranmayan insanlara karşı büyük yanlışlar yapmış olsa bile Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ortadoğu’nun Jandarması mıdır? Ortadoğu’nun polisi midir? Peki Ortadoğu’nun polisi ve jandarmasıysa görevi Müslümanlara yapılan yanlışları, zulümleri önlemek ise Irak’ta yüz binlerce insan öldürülürken, kadınlar hapishanelere doldurulup ırzlarına geçilirken bu Başbakan neredeydi. Demek ki, söylediği doğru değildir, yaptığı iş başkalarının tezgâhına gelmek ve Atatürk’ün kurduğu böyle bir cumhuriyeti de ne yazık ki, böyle bir adam arkasından sürüklüyor. Başımızı belaya sokmaya hakkın yok senin Recep Tayyip Erdoğan. Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesinin konuşulması bile bir felakettir, böyle bir saçmalık olur mu? Böyle bir bataklığa, Türkiye’yi, Ordusunu, halkını sokmaya senin ne hakkın var. Asla böyle bir şeye izin vermeyeceğiz. Açık söylüyorum, muhalefette olabiliriz ama biz bu ülkenin vatandaşlarıyla, böyle bir şeye Türkiye Cumhuriyeti izin vermemeli ve böyle sözlerden biran önce vazgeçilmelidir.
“Sünni ve şii’leri savaştırmak istiyorlar”
Çok açık ve özet olarak söyleyeyim; Büyük Ortadoğu Projesi’nin unsurlarından birisi de, İslam dünyasını Sünni ve Şii diye bölmek, birbiri ile savaştırmaktır. Bu bir projedir. Sünni olsun, Şii olsun, Alevi olsun, ne olursa olsun müminler birbirinin kardeşidir. Üstelik Müslüman olmasalar da bizim komşularımızdır. Ne işimiz var bizim böyle bir savaşta? Bugün Suriye’de bir yönetim var, İran’ın yakın dostu. Eğer Türkiye’ye bir yanlış yapar Suriye’ye müdahale ederse İran’ın boş durmayacağını herkes biliyor.
İşte bu bütün İslam dünyasına yayılacak ve Türkiye içinde de çok ciddi sonuçları olacak olan bir çatışmanın başlaması demektir. Üstelik Suriye küçük bir devlet olsa bile, iktidardan düşürülse bile, böyle bir iktidardan düşme ile muhalefete geçecek ve gayri nizami harp taktikleriyle, Türkiye’nin başına bir bela saracak olan böyle bir işe girme hakkını sen nereden alıyorsun? Böyle bir şey inşallah olmayacak. Bugünlerde Türkiye’nin konuştuğu konu bu. Çünkü böyle yapılması isteniliyor. Tabii ki, bunun nasıl bir felaket olduğunu bilen insanlar, muhtemelen Dışişleri Bakanı da bunu böyle yapmadan çözmenin yollarını arıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine bakınca, ondaki tehditkâr söylemleri görünce milletim adına korkmaktan kendimi alıkoyamıyorum, endişe içindeyim. Asla Türkiye bunu izin vermemelidir. Böyle bir şey olduğu takdirde bu iş Meclis’e gelmelidir, Meclis’e geldiği takdirde, evet Eskişehir teşkilatımız, halk kitlelerini harekete geçirerek burada seçilmiş olan AKP milletvekillerinin yakasına yapışmak ve ‘sakın bu işe oy vermeyin’ denmesini sağlamak zorundayız. Bu bütün Türkiye’de yapılmalı ve bu saçma gidiş önlenmelidir. Katılımcı demokrasi, çağdaş demokrasi de budur.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi tarihini
biz temsil ediyoruz.”
Arkadaşlar, biz Demokrat Parti olarak bu işte görevli miyiz? Evet çünkü biz Türkiye Cumhuriyeti’nin Demokrat haline gelmesi ve demokrasi ile gelişmesi konusunda temel hizmeti yapan siyasi partiyiz. Celal Bayar, Atatürk’ün son Başbakanı, en güvendiği insan. İsmet Paşa’yı görevden alacağı zaman O’nunla görüşerek görevden aldı. Her işi Celal Bayar’la istişare etti. Atatürk’ün Demokratik Cumhuriyet ülküsünü yaşatan insan da Celal Bayar ve onunla birlikte hareket edenlerdir. Biz böyle köklü bir derinlikten geliyoruz. Bizim tarihimiz, milletimizi ruh kökünün derinliklerindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi tarihini biz temsil ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ni değerlerine bağlı olarak yaşatmak ve demokratik gelişmesini sağlamakta bizim görevimizdir. Bu görev atalarımızın, büyüklerimizin ruhunun bize yüklediği ve gelecek nesillerin bizden beklediği bir görevdir.
“Seçimi iyi yönetemedik”
Arkadaşlar, bu seçimler geldi geçti, iyi bir netice alamadık. Seçimi iyi yönetemedik, kendimizi tanıtamadık. 2 ay süre ile bu seçimi yönetmek zorunda kalan genel başkanınız olarak, bu seçimi gelecek seçimlerin başlangıcı olarak düşündüm. Değerli Demirel’le görüştüğümüzde, ‘ben sizin seçime giremeyeceğinizi, aday bulamayacağınızı düşünüyordum. Sizi tebrik ederim, bayrağı indirmediniz, hiç aldığınız oyları küçümsemeyin. Böyle bir dönemde alınmış oylar çok değerlidir. Şimdi tam birbirinize kenetlenme zamandır”dedi.
Evet biz büyüklerimize saygı duyarız ve sözlerini istişare eder değerlendiririz. Teşkilatlarımızın dimdik ayakta durduğunu görüyorum, bunu Bursa’da da gördüm. Çünkü bizi köklerimiz tarihimizin derinliklerinde, çünkü biz bugünkü iktidar gibi köksüz dam otu değiliz.
Biz kökleri çok güçlü bir hareketiz. Budandık belki ama gelecekte daha güçlü olacağız. Geçmişte büyüklerimiz tarım toplumunda, Menderes döneminde Türkiye’yi birbirine bağlayarak milli ekonomiyi oluşturdular. Demirel’e ithal ikame ile sanayileştirmek görevi düştü ve onlar görevlerini yaptılar. 24 Ocak 1980 günü Özal ve Demirel’in başlattığı dışa açılmak, dünyaya bütünleşirken, dışa açılmak, üretim ve ihracat yapmak bilgi çağını yakalamak hedefi var.
“Bilgi çağını yakalamakla yükümlüyüz”
Şimdi biz bilgi çağını yakalamakla yükümlüyüz. Bütün projelerimizi programlarımızı buna göre hazırlıyoruz ve inşallah birlikte geleceğe doğru yürüyoruz. Genel Merkez’imizde eğitim vermeye başladık. Ankara teşkilatından başlayarak tüm Türkiye’ye yayılacak. Birbirimizi ben dahil olmak üzere eğiteceğiz. İnşallah liseler ve üniversitelerle ilgili projelerimiz gelişiyor. ‘Hür Genç’i kuracağız. Lise ve üniversitelere yönelik çalışmalar yapacağız.. Bu iktidar kendisine verilen görevi gereği, ithalata dayalı bir ekonomi kurmak zorundadır. Yapmazsa kendisin getirenler bunları iktidardan alırlar.
Biz ihracatı ve üretimi destekleyen o büyük projeyi, tarımı sanayiyi destekleyip bize dayatılan birtakım saçmalıkları söküp atacağız. Nedir o? Şudur; sanayinizi tarımınızı destekleyemezsiniz, sübvansiyon yapamazsınız gibi şeyleri silip atacağız. Amerika’yla dostluğumuzu sürdürürüz, Avrupa’yla dostluğumuzu sürdürürüz ama onların himayesine girmek gibi bir ihtiyacımız yok bizim. Olmadığı içinde doğru ne ise, bilimin gereği ne ise onu yapacağız. Topyekün ayağa kalkacağız, bilgi çağını yakalayacağız. Türkiye’yi bilgi çağına sokacak projeleri hazırlayacağız. Dünyaya kendisini pazarlayan, dünyaya mal satan, ihracat yapan bir ülke haline gelirken aynı zamanda milli kültürümüzü dünyaya yaymayı da hem insanlığa karşı bir görevimizin hem de mallarımızın ve siyasetimizin yaygınlaşması için önemli bir araç olarak görüyoruz. Vaktiyle 1991 yılını bütün dünyada, ‘Yunus Emre Yılı’ olarak ilan ettirdim ve Dünya’nın her yerinde Yunus Emre tanıtıldı. Vaktiyle çok para harcandı ama, Yunus Emre’yi tanıyanlar bizi tanıyordu, bizi tanıyanlar mallarımızı satın alıyordu. Bu işler böyledir, biz büyük düşünüyoruz, biz büyük düşünmeye mahkûmuz.
“İttifak sözü duymak istemiyorum”
Arkadaşlar artık ittifak sözü duymak istemiyorum, bizim sıkıntılarımızdan biri de bu ittifak sözüdür. Yanlış bir ittifak yaptık, müttefiklerimiz bize oy vermediler, Bursa dışında bize oy vermediler, bize oy verilmemesi için karar aldılar ve uyguladılar. Onların yolu açık olsun. (Leküm, diniküm, veliye din) Senin dinin sana, benim dinim bana. ‘Hocamıza 81 il başkanımız kurban olsun’ diyen bir anlayışları var. Bizim fikriyatımızı ve seçim beyannamemizi de kendi istekleri gibi doldurmak istediler ama bu da mümkün olmadı. Seçim bildirgemize de istediklerini koymadık. Biz artık kendimizle ittifak yapıp milletimize ulaşacağız.
“Yerel seçim startı..”
Ne bizim ne de sizin bir mazeretiniz kalmamıştır. Fikriyatımızla, projelerimizle 2.5 sene sonra yapılacak olan seçimlerde, birinci parti olmak en büyük hedefimizdir. 31 ayımız var. 31 ay sonra mahalli idareler seçimleri var. Büyük ihtimalle milletvekili genel seçimleri de yapılacak. Büyük ölçüde teşkilatların yapacağı ön seçimlere dayalı olarak seçimlerimizi yapacağız. Biz teşkilata önem veriyoruz, teşkilatlarımızla ayakta duruyoruz. Ramazanınız hayırlı olsun, niyetlerimiz doğru, ‘ya rabbi bize iktidarı nasip eyle’ diye dua ederek hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.”