Ayasofya'yı açacağız

DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Ayasofya'yı ibadete açma zamanının geldiğini belirterek, "Camidir, açılmıştır diye karar alırız. * Ayasofya'yı ibadete açarız" dedi.

28 ŞUBAT KANUNLARINI TOPTAN KALDIRACAĞIZ
28 Şubat postmodern darbenin tahribatı ortada. 28 Şubat sürecinde temel hak ve hürriyetlere, dinî özgürlüklere büyük darbeler vuruldu. 28 Şubat’ın devlete sinen ruhunu ve tahribatını nasıl temizleyeceksiniz?
Meselâ bu “katsayı” haksızlığı başlı başına bir vicdansızlıktır. Hoca Ahmed Yesevî Üniversitesi’nde bunu uygulamadım. Yani Şişli’yi bitirirse çocuk 140 puan almış, diğeri de Siirt’teki okulu bitiren çocuk da 140 puan almış. Şişli’yi bitiren adamın puanını bir de yükseltiyorsun. Böyle bir vicdansızlık olur mu? “Katsayı”nın özeti bu…
Bunun gibi 28 Şubatı toptan temizleyeceğiz. “28 Şubat’tan sonra, 28 Şubat sürecinde çıkarılmış olan bu tür bütün kanunlar bir torba kanun şeklinde ilga edilmiştir” dediğiniz zaman, olay biter. Kur’ân kursları önündeki YAŞ yasakları ve diğer bütün yasakları kaldıracağız…
“Bu yasalar yürürlükten kaldırılmıştır” diyeceksiniz. Sekiz yıllık zorunlu eğitimde ilk beş yıldan sonra meslekî ihtisaslaşmayı, yönlendirmeyi getirmek lâzım. Bu uygulamaların açtığı yaralar belki kolay kolay kapatılamaz, ama en azından bundan sonrakilerin mağdur olmaması için derhal yürürlükten kaldırılabilir bu uygulamalar. Biz de böyle yapacağız…
AYASOFYA’YI YİNE İBÂDETE AÇARIZ…
Bediüzzaman, Ezân-ı Muhammedinin aslına çevrilip neşri ve ilânıyla Demokratların on-yirmi derece mânevî kuvvet kazandığı gibi, “Ayasofya’yı beş yüz sene devam eden kudsî vaziyetine çevirme”nin Anadolu Müslümanlarını duâcı yaptığını belirtir. DP olarak önceki hizmetlerin devamı anlamında Ayasofya projeniz var mı?
Güzel özetlediniz süreci. Ayasofya’da Hünkâr Mahfili'nin ibâdete açılması ve Mukaddes Emânetler’de 24 saat Kur’ân-ı Kerim okutulması 12 Eylül’den önce sayın Demirel tarafından başlatılan uygulamalardır. Sonra 12 Eylül’de bunlar kapatıldı. Ben DYP’de Kültür Bakanı olduğum zaman ise, yani 1991’de, orayı sür'atle onarttım ve tekrar hizmete açtırdım.
O sene Yunus Emre yılıydı. Kendime göre çok siyasî davrandım. Yunus Emre oratoryosunun büyük salonda gösterimi vardı. Çok dikkati çekmesin diye açmayı o güne denk getirdim. Hatta kurmaylarım bana, bunun için tören yapalım dediler. Ama ben tören istemem, Allah rızâsı için açtırıyoruz dedim. Tabiî bu arada Mevlânâ Kültür ve Sanat Vakfı’na orada Mevlevî ayini yaptırdık. Oratoryodan sonra onu da yaptık, ama bu arada arka plânda Hünkâr Mahfili ibâdete de açıldı ve Mukaddes Emanetler’de Kur’ân okunmaya aynı gün başlandı.
Hiçbir medya mensubunun dikkatini çekmedi bu uygulamalar. Tek bir gazeteden, uyanık bir gazeteci fark etmiş sadece. Güneş gazetesi vardı o zaman. “Ayasofya’da Zeybek oyunları” diye başlık attılar. Hatta Ayasofya’nın dört minaresine hoparlör koydurup ezân da okutmaya başlamıştık. “Hissettirmeden, yavaş yavaş orayı cami yapacaklar” diye haber yazmışlardı. Uyanık bir gazeteciymiş; o zaman niyetimiz böyleydi gerçekten. Zira bunu alıştıra alıştıra yapmamız gerekiyordu...
BU İŞİ DERHAL ÇÖZMENİN ZAMANI GELMİŞTİR
Ama şimdi öyle değil. Bu işi artık derhal çözmenin zamanı gelmiştir. “Camidir, açılmıştır” diye karar alırız. Ayasofya’yı ibadete açarım! Bununla da kalmam, Mevlânâ Dergâhını Mevlevîlere veririm, ‘Burada Mevlevî ayinleri yapın’ derim. Dahasını da söyleyeyim, Hacı Bektaşı da Bektaşilere veririm, burada da siz kendi ritüelinize göre zikrinizi yapın derim. Buralar o insanların zira. İstanbul’da Şahkulu Dergâhı var. Orada kirada duruyorlar. Niye? Halbuki onların. Gelsinler zikirlerini yapsınlar. Bundan kimse rahatsız olmamalı. Olan da olsun. Demokrasi dediğimiz budur zaten. Varsa diğer hak sahiplerinin de haklarını vermeliyiz, vereceğiz.
Denilecektir ki, “devrim kanunları” falan var… Dünyanın geldiği bu çağda, bu zamanda, Tekke ve Zaviyelerin hâlâ kapalı kalmasının bir anlamı var mı? Yani “devrim kanunu” diye bütün yapılanları öylece kabul mü edeceğiz? Türkiye’nin bunca zamandır geldiği demokratik inkişaf karşısında, bütün düzenleme ve düzeltmelerin yapılması gerektiğine inanıyorum.
AKP’NİN İSRAİL’E TEPKİLERİ, ABD’NİN KONTROLÜNDE ÇIKIŞLARDIR
İsrail’e “one minute” diyen AKP hükûmetinin Resmî Gazetede yayınlanan “tebliğ”le ABD’nin Irak işgaline “destek hamûlesi”yle, Meclis’te reddedilen tezkereye rağmen tam destek vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi zaman zaman bizim hükümetin tavırlarından rahatsız olan bazı ABD’liler olduğunda, Hillary Clinton açıklama yapıyor aceleyle, “Biz her şeyi birlikte yapıyoruz. Merak etmeyin her şey kontrol altında” diyerek teskin ediyor. Ben bu “one minute” vak'asına da bu gözle bakıyorum. “One minute” gösterisi tuhaf bir şeydi. Başbakan bir ihtiyar adama kalkıp “one minute” diye bağırdı çağırdı, “bir daha gelmeyeceğim” dedi, kaçtı, gitti ve kahraman oldu. Yani “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır, bir tanesi de hiç görünmemektir” düsturuna göre “kahraman” oldu. Ne erkeklikmiş yahu! Nasıl bir çarpıtmadır bu.
Ama Türkiye’nin savunma sanayiinin ihâleleri İsrail’e verildi. İsrail ekonomisini Türkiye’den oraya aktarılan savunma sanayii kaynakları kurtarıyor. Sonra oraya gemi gönderiliyor. O gemi oraya gidecekse, onun yanına iki tane mutlaka savaş gemisi koyacaksın ve yurttaşını koruyacaksın. Yine kendi milletvekillerini gemiye bindirmiyorsun, kaçın diyorsun, ama yurttaşlarımızı gönderiyorsun. Öldürsünler diye mi gönderiyorsun onları?
Yani onların öyle bir muameleyle karşılaşacağını bilmiyorsan, nasıl bir istihbarat ağın var? Yok, eğer biliyorsan, nasıl bir vicdanın var? Kendi vatandaşlarını ölüme gönderiyorsun. Sonra onlar oraya gidiyorlar ve İsrail askerleri baskın yapıyor, öldürüyor. Senin söyleyebildiğin tek şey şu: “Tazminat verirlerse, özür dilerlerse affederiz…” Peki ben de diyorum ki, Sayın Başbakan, senin çocuğuna birisi gelse bir tokat atsa ve sonra da dese ki, “sayın Başbakan biraz para vereyim, bir de özür dileyeyim, sen beni affet”, onu affeder misin?
AKP’NİN İSRAİLLE İLİŞKİLERİ BİR TİYATRODUR, VERİLEN ROLÜ OYNUYOR
Bu vatandaşlarımız öldürüldü! İnsan hayatı hayatta en değerli şeydir. Hükûmet sorumlu vatandaşın hayatından. Tedbirini alsaydı böyle olmayacaktı. Sonra bunu bile, öyle bir propaganda kabiliyetleri var ki, kendi kararlarını öyle bir “ak” olarak gösteriyorlar ki, şu yanlışlığı bile, “kahramanlık” gösterisine çevirdiler.
Zaman geliyor, İsrail’de orman yangını çıkıyor. Barışmak için bahane arıyorlar. Oraya uçak gönderiyorlar. Dolayısıyla bütün bunlar bir tiyatrodur. Hiç ciddiyeti yoktur. Millî dış siyaset falan da değildir bu.
Bütün bunlar kendilerini iktidara getiren güçlerin, kendilerine verdikleri rolü oynamaktan başka bir şey değildir. Yani bu Orta Doğu’da “eş başkanlık” dedikleri şeyin gereğidir. Tayyip Bey geçenlerde “eş başkanlığı” şöyle açıkladı: “Büyük Orta Doğu Projesi deyip duruyorlar, artık o proje yok ki. O Bush’un projesiydi. Bush gidince proje bitti” diye…
Peki, senin “eş başkanlığın” var idiyse gerçekten, eş başkanlardan biri giderse, öteki eş başkan alır bunu devam ettirir. Ben de diyorum ki, sen eş başkan bile değilsin, olsa olsa “peşkeş başkan”, “peş başkan” olursun. Yani nasıl eş başkan olunur? Birileri söyleyecek, sen yapacaksın ve böylece “eş başkan” olacağız. Bunun adına ne zamandan beri “eş başkan” deniliyor? Bunlar işte bunların verdiği projeleri uyguluyor…
IRAK PERİŞAN EDİLDİ, HÜKÛMET SES ÇIKARMIYOR…
Irak perişan edildi. Bush’un eşkıyaları, Bush’un patronları olan şirketlerin emirleri doğrultusunda Irak’a girdiler. Saddam da Amerikalıların oyuncağı bir zâlimdi, ama neticede bir Saddam meselesi değildir bu. Amaç Saddam falan değildi. Amerika Irak’ı bombalayıp, tahrip edip Irak’ı yeniden inşa etmek için Irak operasyonundan sonra başta Chevron, Halliburton, Bechtel, Lockheed gibi dört büyük petrol, silâh ve inşaat şirketi olmak üzere ecnebi şirketlerinin kârları ve hisse senetleri kat kat artar hale geldi.
Zaten düzen bunun üzerine kurulmuş. Irak tahrip edildi, korkunç zenginlikler çalındı oralardan. Tarihî şehirler, müzeler, tapu daireleri talân edildi, yakıldı. İnsanlar Şiî-Sünnî diye birbirine düşürüldü. Sonra Irak’ta Hıristiyanlaşma aldı başını gitti, gidiyor. Evangelist misyonerler cirit atıyor. Zaten Amerikan işgalinde, şirketlerin yanında misyonerler de girdi Irak’a. Bir ara beş bin peşmergeyi Hıristiyanlaştırıp geri getirdiler. Bir kısmını da “sizin aslınız Yahudidir” diyerek, Yahudileştirdiler. Yüz binlerce insan öldürüldü, milyonlarca insan evsiz kaldı, Irak halkının bütün kaynakları yağmalandı, şehirler yok edildi…
Türkiye’nin bütün hassasiyetleri tek tek çiğnendi. Türkiye’deki AKP hükümeti ise bütün bu olanlara hiç ses çıkarmıyor. İsrail’e verdiği tepkiler ise tamamen ABD’nin kontrolü dâhilinde olan göstermelik çıkışlardır. Bizimkilere bir rol verilmiş ve o rolü oynuyorlar özetle…
Rejisör ne diyorsa, aktör onu yapar; maalesef bunlar acı gerçeklerdir…
EMPERYALİZMİN BÖL-YÖNET TAKTİĞİNE, ŞİÎ-SÜNNÎ AYRILIĞI FİTNESİNE DİKKAT!
Arap âlemindeki inkılâplara nasıl bakıyorsunuz? Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da diktatörlüklerin yıkılmasının AKP üzerinden lanse edilmesine ne dersiniz? Bu çarpıcı gelişmeler “Demokratlık ve ahrârlık mânâsı”nda nasıl tahlil edilmeli?
Bir defa ittihad-ı İslâm, benim için ve bizim için son derece önemli ve vazgeçilmez bir hedeftir. Niye? Çünkü bu Allah’ın emridir. “Bütün Müslümanlar kardeştir” diyor Rabbimiz. Ayrıca İslâm birliği bütün Müslümanların hayrınadır…
Bu Arap liderlerin adları “sultan” olmasa da, saltanat süren insanlardır. Mübarek de öyle, Kaddafi de öyle, Bin Ali de öyledir…
Bunlar iktidarı ele geçirip, yolsuzlukla, hırsızlıkla kendilerine büyük servetler, o servete dayalı kudretler elde etmişler, demokratik sistem de olmadığı için bunlardan kurtulmak son derece zor olmuştur. Şimdi halkın hangi sebeple olursa olsun, isyan etmiş olması bence güzel bir gelişmedir. Ama bunun sonu gelmek şartıyla.
Eğer bundan istifadeyle, istismarıyla yeni despotlar doğacaksa, o zaman hiçbir şey fark etmez. Şimdi Arap âlemi, emperyalizm tarafından yapay olarak bölünmüş bir âlemdir. Sınırlar yapaydır. Ne tabiî, ne de demokratik bir sınır yoktur orada. Kasten fitne maksadıyla bölmekiçin yapılmıştır. Bu emperyalizmin oyunudur. Böl ve yönet taktiğidir. Global şirketlerin kafasında hep bu vardır. Dünya devleti yönetimini sağlamak için, millî devletleri olabildiğince zayıflatma plânıdır bu.
Bizim plânımız ve hedefimiz ise, yani Türkiye’nin hedefi ise ittihad-ı İslâm, vahdeti İslâm olmalıdır. Hatta “takrib-i mensubin-i mezahip” yani mezheplerin mensuplarının yakınlaştırılması da çok önemlidir. İslâm mezhepleri, teferruata takılıp, kavga etmesinler. İslâm kardeşliğinde birleşilsin…
Çünkü bizim coğrafyamızla ilgili çok büyük tuzaklar hazırlanıyor. Sünnî-Şiî diye ayrıştırılmak isteniyor. Buna izin vermememiz lâzım. Bu bilincin yaygınlaşması lâzım. Bediüzzaman’ın dediği, millet bilincine sahip, ırkçı olmayan bir anlayış gerekiyor. Bu birlik herkes için gereklidir. Burada tabiî birlik bilincinde herkesin kültürüne, diline ve anlayışına da saygı duymak şarttır…
TAM DEMOKRASİYİ HEDEFLEYEN ANAYASA HAZIRLIĞI
Siyasî iktidar referandumda bol bol “demokratikleşme” ve “yeni sivil demokratik anayasa” kozunu kullandı. DP’nin “yeni anayasa projesi” var mı? Temel umdeleri ne olacak?
Yeni anayasa yapacağız diyorlar. Biz ülkemizi tam anlamıyla demokrasiye geçirecek yeni bir anayasa yapmanın zamanının geldiğine inanıyoruz. Bu hazırlığı da bizzat ben yürütüyorum. Biliyorsunuz ben hukukçuyum. Hukukun bazı alanlarıyla da çok meşgul oldum. Anayasa hukuku, idare hukuku ve ceza hukuku gibi alanlarla meşgul oldum. Bu anayasayı hazırlarken, kendi millî ruh kökümüzün, partimizin ruh kökünün bize kazandırdığı deneyimlerden istifade ediyoruz.
Böyle bir anayasa şu anda yazılıyor. Bizzat ben yazıyorum. Temel umde olarak bu anayasa yasakçı olmayan, tam demokrasiyi hedefleyen bir anayasa olacak. Millî, mânevî ve insanî değerlerin bütünlüğü içerisinde hayata bakışı sağlayacak bir anayasa olacaktır. Esas hedefi tam demokrasi olacaktır. 28 Şubat’a ve benzeri şeylere bahane olmayacak, anti demokratik müdahaleler karşısında sığınak olacak bir anayasa...
Bunu seçimden önce bitirip, hukukçu arkadaşlarla istişare edip, GİK’imize sunacağız ve sonra kamuoyuna da sunacağız.
ÖZGÜN PROJELERİMİZ VAR…
Seçimlere nasıl bir programla hazırlanıyorsunuz? Sizin tâbirinizle “Menderes’in Demokrat Partisi” misyonu için çağrınız nedir?
Açıklayacağımız birçok projemiz var. Bu projelerle ortaya çıkacağız. Buna bir örnek vermek gerekirse, tarihimizdeki mahalle teşkilâtlarını canlandırma projemiz var.
Nedir bu? Tarihimizde şehirlerde mahalle sistemi vardı biliyorsunuz. Mahalle kavramı insanları ahlâkileştirir. “Mahalle baskısı” kavramını bu mânâda olumlu yöne de yöneltebiliriz. Bu çok ciddî bir projedir. Mahalle sistemini kuracağız, mahalle konakları yapacağız. Burada ibadethane-mescid olacaktır, kütüphane olacaktır, çeşitli kurslar olacaktır, sağlık merkezi, spor merkezi olacaktır. Bunun başına müdür maaşı verilecek muhtarı koyacağız. Bu özgün bir projedir.
Bunun gibi somut projelerle ortaya çıkacağız. Biz esas itibariyle, orta sınıfın, üretici köylünün, esnafın, memurun, işçinin, emeklinin, KOBİ’lerin, küçük sanayicilerin desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Orta sınıf güçlü olmazsa bir toplumda demokrasi var olamaz. Orta sınıf aynı zamanda toplumun ortalama değerlerinin de muhâfızıdır. Orta sınıflar hem demokrasinin teminatıdır, hem millî ve mânevî değerlerin güvencesidir. Bunun güçlendirilmesi lâzım. Biz bunu hedefleyeceğiz ve bunu yapacağız. Bunun aynı zamanda doğru bir iktisat teorisi olduğuna inanıyoruz.

Dolayısıyla Demokrat Parti’ye oy veren, geçmişte DP’ye, AP’ye, ANAP’a, DYP’ye destek verenleri, Menderes’e, Demirel’e, Özal’a oy verenlerin çocuklarının hepsini yeniden Demokrat Parti’ye oy vermeye dâvet ediyoruz…
Sayfayı Paylaş: