(DP Basın
Merkezi – 16 Temmuz 2010)
“Değerli arkadaşlar, Sayın
basın mensupları hoş geldiniz. Bugün bir sunuş konuşması yaptıktan sonra
sizlerden müsaade isteyeceğiz, tabii konuşmamızın konusu Türkiye’nin gündemi.
Türkiye’nin gündeminde iki önemli unsur yer alıyor, basınımızı ve kamuoyumuzu
meşgul ediyor, çeşitli yorumlar var. Görüşümüzün bir kısmını sunuş bölümünde
anlatacağım. Sonra da Genel İdare Kurulu olarak gerekli kararları vereceğiz ve
size de açıklayacağız.
Ortada terörle ilgili bir
görüşme trafiği yaşandı, terör gerçekten Türkiye’nin gündeminde 26 senedir yer
alan çok yaşamsal bir konu, bu konuda yapılan işleri eleştirmek zor ama
eksiklikleri söylemek de bir yurttaş görevi, bir siyasal görev. Terörle
mücadelede görev alan bütün hükümetlere bütün devlet adamlarına, asker kesimine,
güvenlik birimlerine teşekkür borcumuz var. Siyasi açıdan bakmak yerine
vatanseverlik açısından baktığımız zaman, pek çok kurum kuruluş, kişi bu görevi
üstlendi ve yaptı.
Başta ordumuz olmak üzere
devletin bütün güvenlik güçlerine saygımızı, sevgimizi, teşekkürlerimizi
sunuyorum. Ama ne var ki bir gerçek de ortada, bugün bu konular tartışılıyorsa,
bugün bu konularda Başbakan önemli ölçülerde bir ziyaret trafiği çiziyorsa,
demek ki bazı eksikliklerimiz var ve bazı eksikliklerimiz üzerinde de objektif
durmamız gerekiyor.
Bugün terör hükümetle kavga
ediyor, terör mücadele ediyor, terör saldırıyor, şuana kadar hükümet bunları
karşılayacak, göğüsleyecek kadar önemli bir girişimde bulunmuyor. Bu hükümetin
sıkıntıları var, bu hükümetin bir takım teşebbüsleri veya tahayyülleri var
diyebiliriz.
Profesyonel ordu fikri terörle
mücadele yıllarından bu yana hep dikkatle ve önemle gündemde olmuştur. Yeni bir
şey değildir, benim Meclis Başkanlığım döneminde de, sonra hükümette bulunduğum
dönemde de bu profesyonel mücadele metotları her zaman göz önünde tutulmuştur.
Aslında korucular kurumu da bir profesyonel kurumdur, oda o zaman eleştirilmiş
ama denenmiştir. Bugün yirmi bini aşkın korucu profesyonel olarak görev yapıyor.
Ayrıca hem emniyet içinde hem ordumuzun içinde özel harekât timleri, özel bir
takım ihtisas kurumları ortaya konmuştur bunlarda profesyoneldir.
Uzman çavuşlarda
profesyoneldir, Türkiye için profesyonellik silahlı mücadelede yeni bir şey
değildir. Burada önemle üzerinde durulması gereken, bu çeşit kurumların mutlaka
ve mutlaka Silahlı Kuvvetlere bağımlı olması ve bu bağlı oluşu sürdürmesidir.
Biz terörle mücadele geçmiş
deneyimlerimizi elde ettiğimiz sonuçları paylaşmaya hazırız, burada da hiçbir
sıkıntı ya da hiçbir siyasi düşünceyi ön görmeyiz. O nedenle terörle mücadele
konusunda hükümetin alacağı tedbirler, paylaşılabilir tedbirler oldukça
desteğimiz sürecektir ve bu desteğimizi sürdürürken de bir proje hazırlığı
içerisindeyiz. Çünkü terörle mücadelenin sadece askeri kesimle, sadece
profesyonel orduyla biteceğini sanmıyoruz.
Bu hadisenin 19. asrın başından
beri gelen bir süreci var. Biz yeni projemizle kamuoyuna da takdim edeceğimiz
bir takım tekliflerimizle de eş zamanlı ve seferberlik halinde bir hükümet
devlet işbirliği içinde önemli bir proje oluşturmaya çalışıyoruz.
Bunun içinde ulaştırma
hizmetleri var, bunun içinde tarım hizmetleri var, bunun içerisinde Ceylanpınar
Çiftliğinde Kültür ve Eğitim Merkezi kurma çalışmalarımız var, bunların hepsini
halkımızın ve hükümetin önüne getireceğiz.
Terörle mücadele konusunda
Demokrat Parti deneyim sahibidir, bu deneyimin içerisinde Cumhurbaşkanlığı,
Başbakanlık, Meclis Başkanlığı ve hükümet üyeliği yapmış pek çok arkadaşımız yer
almaktadır. Kim bizim deneyimlerimizden faydalanmak isterse, hiçbir kıskançlık
duymadan bunu devletimizin halkımızın emrine sunmak zorundayız.
İkinci mesele bir anayasa
değişikliği teklifini kamuoyunda paket adını alıyor, ben o paket tabirine
karşıyım, paket tabiri anayasa ile bağdaşmıyor. Anayasa kurumu gibi yüce bir
kurumun bir pakete sığdırılması yanlış olur. Bir kanun teklifidir, eğrisiyle,
doğrusuyla gerisiyle, o kanun teklifi ile ilgili görüşlerimizi her zaman
söyledik.
Bizim ilk isteğimiz şudur;
Anayasa değişiklikleri, bizim Meclis iç tüzüğümüzde ve Anayasamızda nitelikli
çoğunluğa bağlanmıştır. Yani, bir kanunu çıkarmak için yeterli olan çoğunluklar,
anayasa değişiklikleri çıkarmak için yeterli değildirler. Bunun anlamı şudur;
nitelikli çoğunluklarla bu anayasa değişiklikleri yapılmalıdır. Diğer bir
deyişle nitelikli çoğunluğu sağlayacak uzlaşma aranmalıdır.
Uzlaşma referanduma gidiş
aşamasında değil, bu tekliflerin hazırlanma aşamasında olmalıdır. Uzlaşmayı
Parlamentoda, partiler arasında aramayan hükümetin, şimdi birden bire partileri
ziyaret ederek, referandum sürecinde bu uzlaşmayı araması geç kalmış bir
uzlaşmadır.
Çünkü anayasa teklifinin
niteliği bugün tartışılır haldedir ve bu teklifin niteliği ile ilgili ileri
sürdüğümüz Anayasa’ya aykırılık iddiaları Anayasa Mahkemesi’nce haklı
bulunmuştur. Bizim Meclisteki temsilcimiz olan Sayın Mesut Yılmaz’ın da
imzasıyla hazırlanan ve Anayasa Mahkemesi’ne sunulan iptal dilekçelerindeki pek
çok teklif Anayasa Mahkemesi’nin gündemine girmiş ve görüşülmüştür.
Anayasa Mahkemesi’nin bu işe
bakamayacağı, Anayasa Mahkemesi’nin teklif aşamasını dikkate alamayacağı,
referandumdan önce Anayasa değişikliğinin tartışılamayacağı yönündeki hükümet
itirazları Anayasa Mahkemesi’nce reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği
karara saygılıyız, bu karara saygımızdan ötürüde, bu Anayasa teklifinin
referanduma sunulması aşamasında bir tavır ortaya koymak zorunda hissediyoruz.
Şöyle bir baktığınız zaman
Anayasa değişiklikleri özgürlük alanını genişletmek için yapılır. Demokratik bir
ülkede her Anayasa değişikliğinin temelinde iyi niyetli bir gayret olmalıdır ve
o iyi niyetin temeli de eksik bir hakkın verilmesi olmalıdır. Eksik bir kurumun
tamamlanması olmalıdır, eksik bir özgürlüğün ortaya konması olmalıdır.
Ne var ki bununda bir başka
şartı var, o da bu Anayasa değişikliklerinin temelinde, iş birliği, güç birliği,
görüş birliğini aramak vardır. Elbette bu aramayı şimdi yapmanın da önemli
ölçüde bir faydası olabilir ama geç kalınmış bir aşamadır.
İkincisi, bizim düşündüğümüz
bir başka şey; bu hükümet bu teklifleri yaparken, Türkiye Cumhuriyeti’nde
gerçekten özgürlükten yana bir idare mi göstermektedir. Bu hükümet döneminde bu
Anayasa değişikliğini geçerli kılacak, iyi niyetli bir gayret var mıdır?
Şöyle bir baktığınız zaman 70
bin kişinin telefonun dinlendiği bir ülkede hükümet eden tarafın, kendisinin
hazırladığı bir Anayasa değişikliğini halkın önüne sunmasında iyi niyet aramak
zordur. Telefonları dinleyen yönetim, idare bu hükümet zamanında kurulmuş ve
başbakana bağlanmıştır. Mahkeme Başkanları dahi telefonlarının dinlendiğinden
şikâyetçidir. Bu şikâyet giderek genişlemiştir, dinleme tutanakları mahkemelerde
kanıt haline getirilmiştir.
Bu güne kadar olmadık biçimde
ve yine bu hükümet döneminde hem sendikal haklarda, hem özgürlükler alanında
kısıtlayıcı tedbirler getirmiş, Özel Yetkili Mahkemeler, Özel Yetkili Savcılar
ortaya çıkarılmıştır. Bu hükümet döneminde pek çok sanık hakkında ciddi kanıtlar
olmadan tutuklanmış ve bu tutuklanma kararları Yargıtay’ın belli daireleri
tarafından bozulmuş, tahliyeler yapılmış ya da zaman zaman gördüğünüz gibi bu
tevkif kararlarında imzaları olan hâkimler hakkında tazminat talepleri
neticelendirilmiştir.
Bu hükümet döneminde hiçbir
halkın güvencesi sağlanmamıştır, bu hükümet döneminde seçim hukuku, temsilde
adalet niteliğine kavuşturulmamıştır. Kaldı ki bunlar anayasa değişikliğine
gerek göstermeyen, seçim hukukunda ya da Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılacak
değişikliklerdir. Bu hükümet döneminde partiler arası parasal meseleler
çözülmemiştir. Bu hükümet döneminde seçim adaletinin en büyük unsuru olan seçim
endüstrisi konusunda iktidar partisine ya da Meclis’teki partilere açık
avantajlar sağlanmıştır.
Yine bu hükümet döneminde savcı
savcıyı tutuklamış, hâkim savcıyı bırakmış, hakim, hakim hakkında dava açmış,
gizli belgeler ortaya çıkarılacağı iddiasıyla araştırmalar yapılmış, o
araştırmaların sonuçları alınmamıştır. Suikast iddiaları ortaya atılmış ve bu
suikast iddiaları tespit edilmemiştir.
Bir yıldır duruşma sırasını
bekleyen sanıklar tutukludur, Silivri Cezaevinde Adalet Bakanlığı bir mahkeme
kurmuştur. Bugüne kadar Cumhuriyet Tarihinde böyle bir uygulama yoktur. Bir kere
Yassıada’da vardır, o da mazeretlidir, çünkü bir ihtilal mahkemesidir. Bunca
sıkıntıya ve bunca sıkıntının sonunda gizli tanıklıktan başlayan ve Yargıyı
birbirine düşüren uygulamalara, hakimin, hakimle ihtilafına kadar varan bir
dönem yaşanmaktadır.
Böyle bir dönemde, işleri
düzeltmekle yükümlü olan Adalet Bakanı’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’na başkanlığı sürdürülmüş, Müsteşarın, Başkan Yardımcılığı görevini
yapması devam ettirilmiştir.
Bu arada, rektörler, bilim
adamları, orgeneraller tanınmış gazeteciler, bürokratlar, yazarlar,
siyasetçiler, iki tanesi Parti Genel Başkanı olmak koşuluyla yaz sıcağında
duruşma, Yargıç ve tahliye bekler hale gelmiştir. Böyle bir özgürlük ortamında,
buna özgürlük diyebilir misiniz?
Bunun özgürlük olduğunu
söyleyen sadece Başbakan kalmıştır ve Başbakan bu davaların savcısı olduğunu
söylemek gibi çok önemli, ileri giden bir tespit yapmıştır. Şimdi böylesine
önemli bir meselenin içindeyken, başka bir meseleyle Türkiye karşılaşmıştır.
Anayasa Mahkemesi 10 oya karşı
1 oyla, bu iktidar partisinin Anayasa’ya aykırı fiillerin odak noktası olduğunu
ifade etmiş, bir karar bağlamıştır, bu bir kesin hükümdür. Bizi idare eden
hükümeti temsil eden parti, Anayasa Mahkemesi’nin, muhkem kaziye olan hükmüne
göre maalesef anayasa aykırı fiillerin odağı halindedir. Bu anayasaya aykırı
fiillerin temeli de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın vazgeçilemez
değiştirilemez dediği ilk üç maddesidir.
Böyle önemli ölçüde, muhkem
kaziye niteliğinde bir kararla töhmet altında kalan bir partinin yapması gereken
bir şey vardı. Orada söylenen, itiraz edilen ya da kanıt olarak değerlendirilen
konularda çeşitli kanunlarla genişlemeler yapabilirdi. Özgürlükler alanında
kendisinin hakikat açısından bağımsız Yargıya vereceği bir hesap olmalıydı. Onun
yerine bu kanunları getirmek yolunu seçti. Yani Anayasa Mahkemesi ile Hakimler
Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştirme yolunu seçti.
Kendisinden beklenenin aksine
temyizi kabil bir karar değil Anayasa Mahkemesinin kararı, ama temyizi kabil
hale getirilecek hukuksal bir takım konularda, Meclis’teki çoğunluklarına dayalı
olarak bir takım iyileştirmeler getirebilirdi.
Mesela temsilde adaleti
getirebilirdi, mesela eğitimle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin endişelerini
giderebilirdi. Bunların çoğu da kanunlarla yapılabilirdi. Hakimler ve Savcılar
Kurulu ile ilgili değişiklikler yapabilirdi, YÖK ile ilgili değişiklikler
yapabilirdi. YÖK ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin bir takım kuruntularını
kuşkularını giderebilirdi, bunların hiç birini yapmadı ve iktidar partisi
hükümet olarak bir kanun teklifi hazırladı, bu Anayasa’yı değişiklik kanunudur,
nitelik olarak kanundur, nicelik olarak da az önce söylediğim gibi önemli ölçüde
bir takım çoğunluklara bağlı olarak kanunlaşması bir kanundur.
Bu kanunun bir maddesini Meclis
kendisi düşürdü, o neydi parti kapatmaları zorlaştırıcı öneri, o düştü. Ama
ikisi yani, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerini
sıkıntıya sokan bir değişiklik.
Şimdi burada şöyle bir bakmamız
gerekiyor, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda iş yükümü fazla, başkanı iş
yükünden mi şikayet ediyor? Hayır, şikayet sadece sekreteryadan geliyor, şikayet
sadece Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı müsteşarının orada görev almasından
geliyor. Bunları gidermek yerine, üye sayısını 17’ye çıkarmanın ne anlamı var?
Orayı iki daire haline getirirseniz ne olacak?
Geliniz bu tarafa Anayasa
Mahkemesine bireysel müracaat hakkını tanımışsanız yapılacak işler sadece onunla
sınırlı olmalıydı, onunla ilgili bir daire kurulabilirdi, müracaat mercileri
ortaya konulabilirdi. Onun yerine onlarında sayılarını çoğaltarak ve o tayinleri
de mutlaka ve mutlaka bugüne kadar hiç kimsenin düşünmedi biçimde Hakimler
Savcılar Yüksek Kurulu dahil, Anayasa Mahkemesi dahil, Cumhurbaşkanı’nın tayin
yetkisine bağlamak demokratik bir tavır olamaz.
Çünkü sayın Cumhurbaşkanı
tarafsız değildir, Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakanlığını, kuruculuğunu, genel
başkanlığını yaptığı bir siyasi partinin seçtiği bir Cumhurbaşkanıdır.
Cumhurbaşkanı’nın, tarafsız bir seçici olduğuna inanmak da zordur, çünkü YÖK’te
yaptığı tayinler tamamıyla siyasal nedenlerle yapılmıştır ve YÖK’ün bünyesindeki
anti demokratik tavrı Cumhurbaşkanlığı’na taşımıştır.
O zaman Sayın Abdullah Gül’ün
yapacağı tayinlerin hem Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, hem de önemli
ölçüde Anayasa Mahkemesi’ni siyasallaştıracağını söylemek çok kolaydır.
Denilebilir ki bazı ülkelerde, Parlamento veya Cumhurbaşkanları bu çeşit
tayinleri yapıyor, o zaman verilecek cevap açıktır, orada temsilde adalete
dayalı parlamentolar vardır. Orada barajlar yüzde on değildir ve orada temsil
kabiliyeti sadece ve sadece iktidar partilerinin değil, ana muhalefet partileri
dahil, siyasi blokların temsil edildiği meclislerdir.
Önce demokratik bir meclis
kuracaksınız, temsilde adalete uygun, demokratik yapı koyacaksınız, sonra
parlamentoların seçim haklarını elbette düşünmeye başlayabiliriz. Evvela
demokratik bir cumhurbaşkanı seçeceksiniz. O seçimi, mevcut bir siyasi
partilerin temsilde adalet usulüne göre getirdiği, Meclise veya halka götürüp
seçeceksiniz, ama o zaman gerçekten o cumhurbaşkanına yetki vermekte, Anayasa
hukuku açısından da siyasi demokrasi açısından da bize bir tatmin hissi
vereceksiniz.
Bütün bunları üst üste
koyduğumuz zaman ortada hukuksal bir Anayasa değişikliği değil, siyasal bir
Anayasa değişikliği olduğu açıktır. Bu siyasal Anayasa değişikliğini halka
tekrar ‘evet’le devam ettirmek, gerçekten bir siyasi stratejidir.
Bunu elbette ki iktidar partisi
tarafından doğru veya eğri seçilmiş bir siyasi strateji olduğunu kabul
edebiliriz. Onlar açısından bu, doğru olabilir. Onlar, bunun sonuçlarından
faydalanmak da isteyebilirler.
Yeni bir seçim için gerekçe ya
da bundan sonra yapacakları, altını çizerek söylüyorum, daha antidemokratik
Anayasa değişiklikleri için bir ümit kapısı olduğu da söylenebilir. O nedenle,
onlar açısından bu Anayasa’ya ‘evet’ demek, bu Anayasa değişikliğini halkın
önünden geçirmek fevkalade faydalı ve siyasi menfaatlerine, hedeflerine uygun
olabilir.
Ama biz, muhalefet partileri
devlet görevlerinde halkı temsil ediyoruz. Oyunu belli etmek için bir ışık
bekleyen, oyunu düzeltmek, temsil etmek için bir düşünce ortaya koyan siyaset
var. bizim ışık tutacağımız kitleler, Anayasa değişikliğiyle ilgili konularda
bilgileri çok çeşitli nedenlerle kısıtlı insanlarımızdır, yurttaşlarımızdır,
taraftarlarımızdır, üyelerimizdir. Onlara ışık tutmak, onlara bu gerçekleri
anlatmak, muhalefetlerin vazifesidir.
Muhalefet, her alanda konuları
tartışırken, konuşurken gerçekten realist olmalıdır, vatansever olmalıdır.
Duygularını ifade ederken de, düşüncelerini ifade ederken de elinden geldiğince
Cumhuriyet’in menfaatlerini düşünmelidir. Cumhuriyet’in menfaatleri dediğimiz,
aynı zamanda demokrasinin menfaatleridir, demokrasinin çıkarlarıdır.
İktidar partilerinin hata yapma
hakları vardır. Çünkü iktidar partileri çok iş yaparlar. Çok iş yaparken, çok da
yanlış yaparlar. Onların sonuçlarına da katlanırlar.
İktidar partilerinin
yanlışlarını düzeltmek için siyasetle görevlendirilmiş, Anayasa ile
görevlendirilmiş muhalefet partilerinin yanlış yapma hakları yoktur. Doğruları
tartışmalı, düşüncelerini ortaya koymalı ve halkın önüne anlayamadığı bu
referandumun iç yüzünü anlatmalıdır.
Bu, ekonominin tartışıldığı,
refah payının az veya çok olduğu yolunda bir kara verme organizasyonu değildir.
Bu, inşaatçılık, şantiyecilik, tarımdaki gelişme, Sayın Başbakan’ın son günlerde
söylediği gibi, büyüme-büyümeme gibi konularda bir oylama değildir. O, seçimdir.
O seçimde, o mesele tartışılır. Bu, halkın tümünün bugün farkına varsa da
varmasa da çıkarlarını tehdit eden önemli bir Anayasa değişikliğidir. Bu Anayasa
değişikliğinin yeterliliği yetersizliği konusunda halkında çok açık bilgisi
olması mümkün değildir. Burada kanaat önderliğini yapmak biz partilere düşer.
Biz, partiler olarak bu kanaat önderliğinde halkımızın yanılma payını azaltmak
zorundayız.
Ben bugüne kadar yapılmış olan
bütün referandumlarda oy kullanmış bir vatandaşım. 1961’den başlayarak, bütün
referandumlarda oy kullandım. 1987 referandumunun da hazırlayıcısıyım. 1995’teki
Anayasa değişikliğinin önemli ölçüde yönetimini elimde tuttum, Anayasa
değişikliklerinin nasıl yapılacağı konusunda geniş bilgim ve tecrübem var.
Onlara dayanarak söylüyorum.
Bu Anayasa değişikliği,
demokratik değildir. Bu Anayasa değişikliğinden hayır gelmez. Bu Anayasa
değişikliği ancak ve ancak iktidarı şımartır. İktidarlar bu şımarma sonucunda da
daha büyük yanlışlar yaparlar. Cumhuriyet için bir tehlike oluştururlar.
Bizim hem kendimiz için, hem
halkımız için, hem de bu iktidarın yanlıştan dönmesi için önemli ölçüde
sorumluluğumuz vardır, görevimiz vardır. O görevlerimizi ve sorumluluğumuzu
dikkatle yapmamız gerektiğini söylüyorum.
Şimdilik söyleyeceklerim bundan
ibarettir. Arkadaşlarımla oturup, konuşup, tartışıp bir karara vardıktan sonra,
sizlerle partimizin kararını paylaşacağım.”