DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, NTV’nin “Gündemdekiler” programında Murat Birsel’e 27 Mayıs’ı ve darbeleri değerlendirdi

 
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk,
NTV’nin “Gündemdekiler” programında
Murat Birsel’e 27 Mayıs’ı ve darbeleri değerlendirdi
( 30.05.2010 ) 
 

 

Arkadaşıma gönder !

Yazıcıya Gönder!

 


“27 Mayıs Aslında Orduya Karşı Bir Darbedir”

“Hiçbir darbe meşru değildir”

“Yassıada’daki 18 kararın hepsi yanlıştır”

(DP Basın Merkezi - 30 Mayıs 2010) Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, NTV’de yayınlanan “Gündemdekiler” programında Murat Birsel’in sorularını cevaplandırdı.

Cindoruk, ihtilal, darbe tartışmalarını değerlendirirken “27 Mayıs tam bir darbedir” dedi.

DP Genel Başkanı, 27 Mayıs’ın aslında, orduya karşı bir darbe olduğunu da vurguladı.

Hiçbir darbenin meşru sayılamayacağını belirten DP Lideri, Yassıada kararları konusunda da, “Alınan 18 kararın hepsi yanlıştır” diye konuştu.

Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Murat Birsel’in kendisine yönelttiği sorulara şu cevapları verdi:

MURAT BİRSEL: Efendim “Gündemdekiler” programına hoş geldiniz. Bugünkü konuğumuz Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, hoşgeldiniz.

Sayın Genel Başkan Türkiye’nin siyasi hayatında çok enteresan gelişmeler var. Süleyman Demirel’de gördüm, Özal’da gördüm bu su meselesi. Çok enteresan siyasi hayatta gidişatlar var siz baktığınız zaman ne görüyorsunuz, bir ilerleme var mı, bir yere geldik mi? Bir de çok acıklı bir hikaye maalesef.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Bence, ihtilal mi, darbe mi konusunda bir konuşma okumak istiyorum. Cemal Gürsel’in 28 Mayıs’ta yaptığı bir konuşma; “İşte bu düşünceler ve mülahazalarla, bu feci gidişe son vermeye karar verdim ve devletin idaresine el koydum” Tam bir darbe, bir general diyor ki, “Devletin idaresine el koydum” El koyduğu da belli. Ondan sonra verdiği beyanlar var, yine kendisinin ve bu beyanların büyük bir kısmında da bakın ne diyor; 9 Haziran 1960 Milli Savunma Bakanlığı’nda Cemal Gürsel konuşuyor. Düşünün ki, bu adamlar, ordumuzun biricik irfan kaynağı harbiyemizin 1500 kişilik bu masum çocukları kurşuna dizmeyi, toptan imha etmeyi tasavvur etmiş insanlardır. Bu, bir rivayet değildir. Bunun, delilleri vardır. Arkasından yeni bir şey söylüyor, yine Milli Birlik Komitesi Başkanı ve Üyeleri ile beraber 3 Haziran 1960’ta, “cesetleri yok etmek için ıssız kuyulara atıldığını, hayvan yemi yapılarak makinelerde kıyıldığını, bu vahşetin yakında açıklanacağını” ifade ediyor. Bütün bunları söylerken de, ihtilali yapan yahut darbeyi yapan bu generalimiz rahmetli oldu, Allah rahmet eylesin, yalan söylüyor. Bu iftiraları, yalanları da biliyorsunuz Yassıada mahkemesinin zabıtlarında, kararlarında, hiçbir yerde yok. Ama, öyle bir hava yaratıldı ki, ben o günleri yaşıyorum. Bizler Demokrat Partililer olarak da, “Acaba doğru mu söylüyor koskoca general, darbe yapmış, bir şeye dayanmadan bunları söyler mi?” diye düşündüğümüz olmuştur, şüphe etmişizdir. Aynı duygular, sonra yazdıkları hatıradan anlaşılıyor. Milletvekilleri arasında, Harbiye’de veya Yassıada’da konuşulmuştur. Bu kadar büyük bir yalana, iftiraya dayalı bir hadise başlıyor ve bu hadiseyi sonra çeviriyor. Kim çeviriyor? Bizim bilim adamları saydığımız, hocamız saydığımız insanlar, bir araya geliyorlar. Oradaki tabir de şu, bu alelade bir hükümet darbesi değildir. Uzun bir gerekçe. İhlal idaresi dediğimiz idare, yani darbecileri de uzun müddet meşgul edici bir siyasi baskı kuruyorlar.

MURAT BİRSEL: Özellikle ben burada gençlere söylüyorum esasında, email atsınlar, merak ettiklerini sorsunlar. Şöyle soralım, bir darbe olabilir mi? Yahutta, şu olursa, darbe olur mu diye düşünüyorlar mı? Var mı bilinmeyen şeyler, sizin bildiğiniz, Türkiye’nin bilmediği şeyler var mı?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Benim bildiğim şey şu, Türkeş, hatıralarını gazeteci Sayın Hulusi Turgut’a uzun uzun anlattı, orada bazı bilgiler var. Ama, benim edindiğim o zamanki bilgiler şu, Demokrat Parti’nin kapatılması feshinden sonra Türkeş ve arkadaşları, bir Adalet Partisi gibi bir parti kurma hazırlığı içindeydi. Milliyetçi Hareket, Demokrat Parti’nin kapatılmasından sonra doğacak boşlukta, biraz daha sağa kaymış, daha milliyetçi demoları işleyen bir parti oluşturmak için bizim arkadaşlarımızla temas halindeydiler. 13 Kasım’ın sebeplerinden biri o olabilir. Bu bilgi devlet bilgisi Genel Kurmay Başkanı’na ya da hadiseleri takip eden diğer komite üyelerine gitmiş olabilir. Onunla beraber sürülen arkadaşlarının içinde Münir Köseoğlu hariç, o başka bir sebeple gitti. Diğerleri, bu hareketin içindeydi ve aynı topraktan gelen Demokrat Parti’nin genlerini taşıyan bize yakın kişilerdi. Hatta, zaman zaman onların adaletli bir sonuca varacağı düşüncesi bizde hakimdi. Hani onları derleyip toparladıktan sonra, mektup yazmaktan başka bir şey yapamadılar, güçleri kalmamıştı.

MURAT BİRSEL: Yassıada’da mahkemeler devam ederken, Necip Fazıl’dan savunma alınmıştı, onu soralım, neden savunması alındı efendim? Ayrıca hep hiç yayınlanmamış fotoğraflar diye söylemler oluyor, bunlara ne diyorsunuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Sadece tanıklık yaptı, sanık değildi, hatta eşi de. Ödeneklerle ilgili.

MURAT BİRSEL: 50 yıl sonra filmler çıkıyor, görüntüler çıkıyor bunlara ne diyorsunuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Orada film merkezi vardı, başında Nusret Binbaşı diye bir zat vardı, onlar muntazam olarak hem filme çektiler hem fotoğraf çektiler. O görüntüler de daha evvel yayınlandı, hatta, Hürriyet Gazetesi, idam resimlerini bir açık artırmada parayla alarak yayınladı. Öteki gazetelere de servis yapıldı, sanıyorum oralarda çalışanların mirasçıları, bugün yaşıyorlarsa, onlar da ellerindeki fotoğrafları, dağıtıyorlar, satıyorlar. Bunların çoğu mükerrerdir, hiç yeni bir şey yok, ben hepsine bakıyorum, bunlar, eski olan ve ordunun arşivinde bulunan bilgi ve belgelerdir.

MURAT BİRSEL: O üç idam bütün Türkiye’nin kalbinde bir yara, ama esas merak edilen şu; o olmasaydı meşru darbe olabilir mi? Ne oldu da darbe oldu, Demokrat Parti’de hiç mi hata yok, nereye gidiyordu Demokrat Parti, durup dururken mi darbe oldu? Bir daha darbe olmaması için neler yapılmalı, şuanda darbe şartları ortadan kalkmış mıdır?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Hiçbir darbe meşru değildir, bu biz hukukçular açısından baktığımız zaman böyledir. Her darbe, aynı zamanda bir suç oluşturur, tehlike suçu dediğimiz suçtur bu. Bu mutlaka darbeci içinde büyük bir risktir. Ben, hiçbir darbeye, bugün de, yarın da, dünde evet demedim. Bizim bildiğimiz, sadece sandık demokrasisidir, temsili demokrasilerde, seçimlerle iktidarlar gelirler giderler. Ama eleştirirsiniz, ama muhalefet edersiniz, her şeyi yaparsınız, ama darbe mümkün değil ve hukuksal da değil.

Ayrıca, bana sorarsanız, bu darbe hadiseleri zincirleme gitmiş ve Türkiye’yi çok sıkıntıya sokmuştur. Şimdi, burada sadece 27 Mayıs Darbesi’ni konuşuyoruz, arkasından alışkanlık haline gelen Talat Aydemir Darbeleri var, Türkiye’yi çok sıkıntıya soktu. Daha da açığa çıkmayan, ama konuşulan, şimdi hatıralarla belirlenen teşebbüsler var.

Yani, Türkiye, bir amiral kardeşimiz “Bu darbe değil, müdahaledir.” Diyor, tabir üzerinde tartışmak istemiyorum. Müdahale ile darbe arasında ne fark var? Ama, önemli olan, Türkiye de darbeleri bir gelenek haline getirdiler. Öyle zaman geldi ki, siyasi partiler bile darbe ihtiyacından bahseder oldu ve kendilerinin önünü tıkayan güçleri aşmak için, seçim yolunu, siyaset yolunu tercih yerine, darbeleri ortaya koyan partiler oldu. Bugün de evhamlar var, vesveseler var, darbe sözcüğünün bu kadar sık konuşulduğu bir Türkiye’yi, ben Türk demokrasisine yakıştıramıyorum, açıkçası.

Darbe ani bir hadisedir, darbe yapacak olan, 7 sene, 8 sene beklemez. 7-8 sene evvelki planlar, aktüalitesini kaybeder, gerçekçiliğini kaybeder. Kim darbe yapacaksa, işte burada yaptıkları gibi, geldim, el koydum diyor. Ben o hadiseleri yaşadım, bir ay içinde darbe veya müdahale ne derseniz, iklimine Türkiye geliverdi, sokak hareketleri başladı. Bence esas darbeye ışık tutan, Harbiye Yürüyüşü’dür. Harbiye Yürüyüşü’nde tesadüfen oradan geçiyordum, duruşmadan çıkmıştım. Harbiye talebeleri, geldiler, bir ahenk içerisinde, önlerine de sivil idare atlı polisleri, koymuştu. Harbiye talebeleri atların kuyruklarını kaldırdılar, geçtiler, Kızılay’a kadar yürüdüler, sonra hepsi aynı intizam içerisinde döndüler. Ama hepimiz anladık ki, bir askeri müdahaleye ön hazırlıktı.

MURAT BİRSEL: O sırada Ankara ve İstanbul’da sıkı yönetim vardı zaten, değil mi?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: İlan edilmişti sıkıyönetim. Sıkıyönetim, ne yapacak, bin beş yüz tane harbiye talebesi iniyor, başlarında subayları, Sıtkı Ulay’dı komutanları, onun idaresinde geliyorlar. Gözümle gördüm, atlı polislerin ne kadar çaresiz kaldıklarını, tesirsiz kaldıklarını gördüm. Atın kuyruğu kaldırıldığı zaman at duruyor, askeri kişiler bunu biliyor, herkesin gördüğü gibi, bizde gördük ki, artık darbe davul çalarak geliyor.

Nizamettin Nizip’in tabiridir bu, diyor ki “ Bu darbe davul çalarak geldi.” Darbe, davul çalarak geldi, o gün hadise, rutin ağırlığıyla ortaya çıktı.

MURAT BİRSEL: Rahmetli Menderes niye son ana kadar bekledi?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Menderes tedbir aldı, Bayar’ı orada suçlamak yanlış. Bayar’ın Yassıada Mahkemesi’nde çok önemli bir sözü var, zannediyorum, Ankara – İstanbul hadiselerinde, tenkil kelimesi üzerinde bir tartışma, Fahri Paşa da var işin içinde, Rüştü Erdenhun var, Bayar var, onları yüzleştirme yapıyor, Başol karşılaştırıyor. Bayar diyor ki; “Tenkil edin, bu hadiseyi” Başol soruyor “Tenkille neyi kast ettiniz?

Tenkilin karşılığı, yok edin, ortadan kaldırın, diyor ki, “Bu asayiş kelimesi, devlet idaresinde kullanılan bir kelime” Bayar bunları söyleyince, Başol, sıkıştırdı, döndü Bayar dedi ki, “Ben sokak hareketlerini de mütarekeden önce, iktidarların değiştiğini, Bâb-ı Âli Baskınlarını gördüm ve ihtilaller değil, darbeler Osmanlı İmparatorluğunu yıktı.” Benim itirazım, sokak hareketleriyle bir hükümetin değişmesine karşıdır, tenkil yapılır, asayiş sağlanır, ondan sonra müzakere başlar. Mahkeme Başkanı’na döndü dedi ki “Ben, bugün beni buraya tıkan hükümetin dahi, sokak hareketleriyle değişmesine karşıyım”

Tarihi bir ders veriyor, sokak hareketlerinden çok çekmiş, arka arkaya yapılan baskınları, darbeleri vesaireyi, onları kast ederek diyor ki” Evvela, bir siyasi hukuk olsun ortada” evet gösteri olur, ama ortada bir devlet kudreti olursa, onu önler. Sonra onlar bir hak talep ediyorlarsa, onu müzakere eder. Böyle bir hadise ve böyle bir düşünce içindeydi, Bayar meşruiyetçi idi, herkes, Bayar’ı yanlış tanıyor, Bayar, komitacı falan değildi, Bayar demokrasiye inanmış ama tecrübelerine dayanarak, elinin altından bir devlet kaymış, bir imparatorluk yıkılmış. Sonra bir devlet kurmaya uğraşmış, bir adam, önemli bir isim.

MURAT BİRSEL: Senato vardı, Anayasa Mahkemesi vardı, bir de Milli Güvenlik Kurulu vardı, MGK’ya sadece danışılıyor, Senato kalktı. Şuanda Anayasa Mahkemesi’nin üstüne hakemliğin görevleri yıkılmış oldu. Sistem içinde de, hakemlik müessesesinde eksiklik yok mu?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Var, eski Anayasa Mahkemesi başkanı Mustafa Vural bunu söyledi, “Senato olmadığı için, biz Anayasa Mahkemesi olarak, Senato işlev ve görevini görüyoruz.” dedi. Tespitler onu gösteriyor, Anayasa Mahkemesi ile halkın ve iktidar partisinin ilişkileri gayet ilginç hale geldi.

O hale geldi ki, emekliler, kendilerine ayrılan refah payının artmasını hükümetten değil Anayasa Mahkemesi’nden istiyorlar, bunun için dava açtılar. Böyle bir Anayasa Mahkemesi olgusu, demokratik olguya ters. 17 Avrupa Birliği ülkesinde senato var, Türkiye, bunu niye reddetti, niye kaldırdı, tatbikatta yanlışlıklar olabilir, düzeltirsiniz onu.

O, devlet idaresinin basite getirilmesi değil, bence yanlışa getirilmesi. Bugün, pek çok kanun Anayasa Mahkemesi’ne gideceği yerde, Senato’da çözülebilirdi. Ben, Meclis Başkanı iken gördüm, gece geç saatlerde, Mecliste, bir önergeyle kanunu kaldırdı Meclis. Ondan sonra, işiniz yoksa onunla uğraşın. Hâlbuki, anayasa Mahkemesi’nden o dönecek, sözcük hataları var, mana hataları var. Çünkü, Meclisler gece geç vakitlerde önerge kabul etme alışkanlığı içindedir ve Anayasa’ya uygunluğunu falan tartışacak zamanları da yoktur. Senato, bunları önler.

Daha akil, daha uzun süreli bir senato, aynı zamanda tek parti iktidarlarının mahzurlarını kaldırır, bugün olduğu gibi. Bugün bir Senato ihtiyacı çok açık ve Anayasa Mahkemesi ile Hükümet arasındaki ihtilafların kaynağı bir boşluk var. Gelin, Senato’yu kuralım. Ama, tamamen seçimlerde ortaya çıkan bir Senato, Milli Birlik Komitesi üyesi, Cumhurbaşkanı’nın tayin ettiği Senatörler olmasın. Dünyada çok çeşitli senato örnekleri var, birbirinden güzel. Bunlara dönmekte kesinlikle fayda var ve ben bunları kaç senedir söylüyorum.

MURAT BİRSEL: Merhum Adnan Menderes, darbeyi hissedememiş mi, gerçi çevresine söylemiş ama ordudan beklememiş, inanamıyormuş, öyle bir şey var mı?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Yassıada Duruşmaları’nda ortaya çıktı ki, hakikaten beklemiyormuş. O, biraz da Cumhuriyet adamı, Cumhuriyetin subayı, sonra da Cumhuriyetin kurumları içerisinde yetişmiş, Mecliste vesaire. Aklına gelmiyor, ordu darbe yapacak diye bir şey düşünmüyor, yani demokratik yapısı önde gelen bir Başbakan.

Bir takım hareketleriyle belki sıkıntı verdiğinin farkında, nitekim, bu Tahkikat Komisyonun falan kaldırıldığını söylüyor. Hatta, bir sözü var “Üç ay sürecekti, bir ayda bitirdik, bundan sonra tedbirler konusunda dikkatli olacağız” dediği Eskişehir konuşması var.

Bunlardan, bir şey hissettiği anlaşılıyor, ama bazı sosyal hareketler öyle bir noktaya gelir ki, bunu önlemek, hükümetlerin elinde değildir artık, Başbakan’ın da değildir. Orada belki bugünkü Başbakan gibi, kaderi diyeceksiniz.

MURAT BİRSEL: Başbakan’da ben tutum olarak şunları görüyorum; sayın Başbakan’ın demeçleri ile, sayın Menderes’in bazı konuşmaları o kadar çok benziyor ki. Acaba sistem insanı oraya mı getiriyor? O kadar çok benzerlikler var ki, gerçekten insan şaşırıyor. Efendim, en büyük devlet tecrübesi olan insanlardan birisiniz, nasıl oluyor orası?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Eğer aklınız varsa, bilginiz varsa, bir de istihbarat alıyorsanız, çevre size etki yapmaz. Çevre, her yerde vardır, hepimizin çevresi var, ama çevremizin doğrultusunda hayatımızı düzenlemek çok yanlış olur. Onlardan da faydalanacaksınız, çevre dediğimiz reddedilecek bir şey değil. Danışmanlarınız vardır, siyasi arkadaşlarınız vardır, onların da kararlarını, duygularını alacaksınız. Ben, burada çevre problemini çok önemsemiyorum, çevre problemi belki zaman zaman bazı basit hadiselerde etkili olabilir ama temel, kendi hayatınızı ortaya koyduğunuz bir hadisede çevre etkisinde kalıyorsanız, siz devlet adamı veya siyaset adamı değilsiniz. Olacak şey değil, tecrübeleriniz var ki sizi oraya getirmişler, bilginiz var ki, sizi oraya getirmişler. Siz, karar verirken danışacaksınız, ama son kararı kendiniz vereceksiniz.

Türkiye’nin tarihi, giderek zenginleşiyor, bu olaylar yaşandı, belki de yaşanması gerekliydi, belki de yaşanması Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni atılımlarına gerekçeler oldu. Ama maalesef idamlarla, bu hadisede kayıplar verdik, 3 tane. Namık Gedik’i de ben ona katıyorum, Namık Gedik’in de ölümü hazin bir ölümdür, Namık Gedik, çok kaliteli bir devlet adamıydı, onurlu bir adamdı, o da şunu gördü ki, idama doğru giden bir duruşma aşamasında Türkiye, oradaki muameleyi gördü ve kendi mesuliyetini dikkate alarak, kendi kararını kendi verdi ve intihar etti. Aynı şekilde kalsaydı, mutlaka idam kararı alınacaktı Namık Gedik için de. O, artık bir çevre değildi, onlar bir yönetim kadrosuydular, o yönetim kadrosu, kararlar verdi.

MURAT BİRSEL: Siz, zaten Demokrat Parti’nin Genel Başkanısınız bunca zaman içinde kaldınız, bu işi ve her şeyi yaşadınız. Bir yerde bir hata olması lazım, öyle bir nokta koyabiliyor muyuz, tarih verebiliyor muyuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Demokrat Parti’yi bugün tarif ederken, bugünün şartlarına bakmanız gerekiyor. O günün şartları içerisinde neden Demokrat Parti var ve neden Demokrat Parti’ye bugün bir takım tenkitler yöneltiliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bence 3 Anayasa dönemine ait ayrı ayrı bölümleri var. Ben tek Cumhuriyete inandığım için Cumhuriyetimiz dönemlerinden biri 1924 Anayasası dönemi. O, tek parti döneminin Anayasası, sonra 1961 Anayasası kısa bir süreç bir de 1982 Anayasası. Bu anayasalara bağlı bir devlet idaresi olması kadar doğal bir şey yok. 1924 Anayasası pratik bir anayasa, kendi içinde tutarlı 105 maddelik reşit bir anayasa ama tek parti döneminin Anayasası. Tek partinin ve tek liderin etkilerini, yetkilerini, sınırlayan bir anayasa değil. Düşünün ki, o anayasa ile Türkiye, hem rahmetli Atatürk’ün hem rahmetli İnönü’nün egemen parti, egemen lider dönemlerini yaşamış, otoriteye bağlı bir Anayasa. Bu anayasanın içinde fazla teminat yok. Ne vatandaş teminatı var, ne de kurumsal teminat yok. Her şey, anayasaya bağımlı hale getirilmiş. Milli Mücadele Anayasası, önemli bir anayasa, ben onu yadsımıyorum ama 27 Mayıs’ta bu anayasayı ihlal suçunu vasıfları itibarıyla, unsurları itibarı ile yanılgı içinde olduğunu düşünüyorum. Siyasi sonuçları olabilir, bunlardan biri de müdahil olabilir, hadiseler orada durdurulabilir ama sonra yapay bir dava 146. maddeyi değiştirerek, tarif ederek bir dava çıkarırlar. O dava, fevkalade ahlaka aykırı, hukuka aykırı bir davaydı. Nitekim o davayı görürken ortaya çıktı ki, kanıta dayalı bir dava değildir. Ben, bugün de kareneye dayalı açılan davalara, iddialara daima karşı çıkıyorum. Çünkü, sonunda bakınız, tarih yargılıyor, biz yargılayabiliyoruz. Evet, belki kesin hüküm çıktı oradan, ama o kesin hüküm, bugün insanları tatmin edici bir kesin hüküm değil. Tartışabiliyoruz, insanları asabilirsiniz, otoriteyi ele geçirdikten sonra. Ama hukuka uygun asabilir misiniz? Sokrat’ı yargılarken karısı diyor ki, “Seni idam edecekler”, “edecekler” diyor. “Hukuka aykırı, hakka aykırı” diyor. Sokrat diyor ki, “Ya haklı olsalardı. Haksız oldukları halde beni asıyorlarsa üzülme”

MURAT BİRSEL: Efendim, siz mutlaka biliyorsunuzdur, ama eğer 9. Cumhurbaşkanımız izliyorsa saygılar sunuyoruz, Aydın bey izliyorsa ona da saygılarımı sevgilerimi sunuyorum. Sayın Cumhurbaşkanı bana anlattı, uçakta götürüyorlarmış, darbe olmuş, Nazmiye hanım yanında, 12 Eylül. Demiş ki, “Nazmiye hanım bak, şuradaki barajı biz yaptık. Şurada bir fabrika var, onu da ben yaptım” hatırlıyor musunuz siz anlatın hikayeyi. Sonra Süleyman bey dedi ki, “Bizim Nazmiye Hanım biraz tok sözlüdür, durdu durdu dedi ki, Demirel, bütün bunları yaptın diye mi bizi götürüyorlar?”

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Demokrat Parti’nin dönemini değerlendirirken dönüp 1946-1950 arasında değerlendirmek lazım. Şimdi, aynı Anayasa ile 1946’da seçim hilelerini, gayrimeşru bir parlamentoyu ortaya çıkardı. Aynı şekilde orada yerel seçimler var, onları ortaya çıkardı. 1935’ler hareketi Cumhuriyet Halk Partisi’nde başarıya ulaşıncaya kadar bu Anayasa CHP’nin de gayrimeşru işler yapmasına neden oldu. Bugün onları sorguluyor mu, CHP, üstüne alınıyor mu? Hayır. O günün şartlarıydı dediğimiz zaman, Demokrat Parti için de aynı şeyi söylememiz gerekir.

Demokrat Parti’nin bence bir kusuru ve bir yanlışı olabilir, o da şu; Devr-i Sabık yaratmayacağız demesidir. En azından hukuk alanında, demokrasi alanında bir devr-i sabık yaratmalıydı, ardından da Anayasa meselesinde CHP’yi de yanına alarak yeni bir anayasa düzenine geçebilirdi. Yoksa, Demokrat Parti’nin hedefinin diktatörlük olduğuna inanmak mümkün değil. Bunu şahsi kanaat olarak söylemiyorum, Yassıada kararını okuduktan sonra söylüyorum. Bugün, bir kere daha okuduğunuz zaman, bir blöf olduğunu görüyorsunuz. Zorlama olduğunu görüyorsunuz 14 gazetecinin makalelerini, fıkralarını gerekçeye alıyor. Başka bir şeyi alıyor, 1961’de yapılan referandumu gerekçe diye alıyor. Bir tuzaktır o. Hukuka uygun tek satır yok. Daha acı bir şey söyleyeyim. Şimdi, biz müşterek müdafaa hazırladık, 80-90 avukat, çok da güzel bir müdafaa oldu. Sayın arkadaşlarımız hazırlarken dil bilenler atıflar yaptılar. Bilimsel bir 3 sayfalık hakikaten güzel bir savunma. Onu bize okutmamak için uğraştı. Bütün iddiaları çürütüyoruz, her şey ortada. Ne yaptı biliyor musunuz? Duruşmayı bir ay sonraya bıraktı, kesin karar vermek için ve maalesef bu prof. Arkadaşlarımızı bilirkişi heyeti kurdu, bizim gıyabımızda müdafaayı eleştirdiler, eklemeler yaptılar, bir şeyler yaptılar, biz şaşırdık. Mahkeme karar günü, sanıklara son sözlerini de sormuyor 15’er, 15’er çağırıyor. Bize bir dosya verdi, açtık okuduk gerekçeli kararı bizim gıyabımızda, bizim hocalarımız, bizim müdafaamızı inceleyip rapor vermiş. O rapora dayanıp insanları astılar, insanları müebbet hapse mahkum ettiler. Böyle hukuk, böyle adalet olur mu? Ben, hala o arkadaşlardan bazılarıyla görüşmüyorum. Kendilerini savunmak için uğraş verdiler. Rahmetli Uğur Mumcu, bunlardan önemli bir ceza Profesörünü sorguya çekti ve Uğur Mumcu araştırmacı gazeteciliğiyle perişan etti. Çünkü savunacak hiçbir tarafı yok. Söylediği en son şu, bize bunun avukatlara verileceğini söylediler. Son kesin karar vermek için duruşmayı tecil etmiş, ne zaman verecek? Belli ki, bunlar da korkudan yahut yanlış düşüncelerden ötürü adaletsizliğe hizmet etmiş oldular.

MURAT BİRSEL: Orada bir şey sormak istiyorum, asker mi baskın yapıyor, yoksa o hukukçular mı baskın yapıyor?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi, mahkeme salonunun son aşamasında asker yok. Bunu yapan, mahkeme heyeti ile bilir kişi heyeti. Mahkeme heyeti şaşırmış, kendisini aşan bilgiler var, dayanacağı iddianamede olanları çürüten bir büyük müdafaadır o. O şaşkınlık içerisinde yapacağı şey, kendisinin bunu irdelemesi hatta bir celse açıp, bizlerden müdafaada o heyetin getireceği itirazları da dikkate alarak ek savunma almaktı.

MURAT BİRSEL: Ben, bir şey soracağım, idam sehpasını kurmada diyelim ki, üç tane ayak var, iki tanesini askerler koydu, bir tanesini hukukçular koydu diyecek olursak ikiye bir bir durum mu? İki tanesini hukukçular koydu, bir tanesini mi askerler koydu buna nasıl cevap ereceğiz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şunu söyleyeyim, ortada bir mahkeme kararı varsa bu mahkeme kararı, eleştiriye açık olmalıdır. İkincisi, bu mahkeme kararının emsal olmasını önlemek lazım bir hukukçu olarak. Bu abesle iştigali kesinlikle kabul etmiyorum. Aksine, şimdi sen bile bilmiyorsun, böyle bir bilirkişi incelemesi yapıldığını. Tarihi gerçekleri ortaya koymalıyız. Tarihi gerçek şu, bir mahkeme kararını vermekte kendisini yetkin bulmuyor, etkin de bulmuyor. Hatta, karar yazmakta zorlandığında, ciddi bir müdafaa ile karşılaştığında olmayacak bir iş yapıyor. Bilirkişi kurumunun ceza muhakemesi usulü kanundaki bütün teminatlarını, bütün niteliklerini bir yana bırakıp, kendisi için bir yardımcı kurum olarak kullanıyor. O kararı Türkiye Cumhuriyeti’nin gençleri, hatta bazı hukukçuları, bir adalet temsili olarak görüyorlar. Bazen, diyorlar Yassıada’da yargılama oldu. Adil hakimler vardı ve o adil hakimler de bu kararı verdi. Ben, hukuk hayatımda şunu gördüm, adil hakim olmak için, adil karar vermek için, insanların vicdanında adaletli olması lazım. Adil olduğunu zannettiğimiz pek çok karar, karineye dayanır ve onun için de o kararlar geçersizdir. Yanlışları önlememiz gerekir.

Herkes bilsin ki, Yassıada’daki 18 karar var orada, 18 kararın hepsi yanlıştır. Bir tek bebek davasındaki beraat kararı doğrudur, çünkü, kifayetsiz deliller, bir de mağdurların ifadelerinin tamamen lehe olmasıyla hadise çözülmüştür. Ama burada, bu hadisede başka bir yanlış daha vardır. Bu davayı İnönü’ye suikast ve İnönü’yü mağdur kılan 3-4 dava daha var burada. Bütün Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda ne var? Mağdurun gelip ifade vermesi. Mağdur, gelip diyecek ki, “Benim önümü kestiler, beni öldüreceklerdi. Bana suikast yapacaklardı.” Mağdurun görgüsü bütün şahadetlerden de önemli. İsmet İnönü’nün bu davaların hiçbirinde ifadesi alınmadı. Biz itiraz ettik. En son bir tren yolculuğunda Metin Toker’e rastladım. Metin Toker’e anlattım bu hadiseyi. Dedi ki, “Ben, şahitlik yapsam olur mu? Hadiseleri biliyorum” o günlerde anlatmıştı. Tabii dedim, Metin Toker’i şahit gösterdim ve Metin Toker’in aleyhe şahitlik edeceğini farzederek onu Dolmabahçe’deki irtibat bürosuna getirdi, orada Metin Toker dürüst davrandı ve şahadeti ile hadiseleri durdurabilecekti. İsmet Paşa geldi, bana taarruz ettiler, beni dövmeye kalktılar filan filan. Öldürmek gibi kastı aşan cürümleri ben görmedim diyecekti. Öyle bir hadise ki, öldürmeye teşebbüs ettiğini iddia ettiğiniz kişi, davacı olmak bir yana, bir şahitlik yapsa meseleyi çözecek. Bunu dinlemeye dahi tahammül edemeyen bir mahkeme, bir başsavcı. Zaten bu mahkemelerin en büyük talihsizliği, gayet karmaşık, karışık, kafası siyasete daha yatkın ama adalete yatkın olmayan birinin savcılık yapması. Ben, savcıdan korkuyorum, eğer savcı bir davayı yanlış açıyorsa, savcının hukuki bilgisi yoksa, tarafsa, o davanın sonuçlarında adaletin tesisi çok zorlaşır.

MURAT BİRSEL: Eklemek istediğiniz, aktarabileceğiniz, ne ders varsa, ne bilgi birikimi varsa cümlelerinizi alalım efendim.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Ben, hâkim sorumluluğuna çok önem veririm, hâkim olmak, aynı zamanda, evliya olmak gibi bir hadisedir. Hâkim, korkusuz olacak, hâkim asker bana emir verdi diyemez, öyle bir hakkı yok, o zaman bırak git, o zaman gelme. Nitekim, Yüksek Adalet Divanı kuruluşunda Recai Seçkin gibi çok önemli büyük hukukçular, görev almadılar, adil olacaklarına inanmadıkları için. Mahkemede görev alan hakimlerin en azından kararlarında adil olmalarının gerektiğini düşünüyorum. Bütün sorumluluğu idamlar dahil, mahkeme sorumluluğunda Yüksek Adalet Divanı’na yüklüyorum, Başsavcıya yüklüyorum.

Gelelim başka konuya, Demokrat Parti, gerçekten 1946’dan bu yana yaşayan, 64 senedir yaşayan önemli bir siyasi güç, temelleri var. uzun yıllar devam eden, açılıp, kapanmalar dahi, kendisinden sonra kurulan benzer partiler dahil, onların tümünü dikkatle incelemek ve onlardan, fırsatlardan faydalanmak, ders almak bizim görevimiz.

Kemal Kılıçdaroğlu’na düşen görev, Cumhuriyetin kuruluşunda görev almış Cumhuriyet Halk Partisi’nin eksilerini artılarını, iyiliklerini, kötülüklerini de denetleyerek, bundan sonra hata yapmamak, bundan sonra Türkiye’ye çözüm getirmektir. Bizim de görevimiz o, benim de görevim o. Bu yaşadığımız olaylardan çıkan, köklü siyasi parti geleneklerinde, yanlışı doğruyu bulmak, tecrübeyi devreye sokmak, bunları yapacağız.

Bu tartışmalar bu günlerde yapılıyor, ben bundan memnunum, gerçekler ortaya çıkıyor. Ama güncelleşmemiz gerekiyor, bütün siyasi partilerin, köklü partilerin güncelleşmesi gerekiyor. Bunların içerisinde dersler de alınabiliyor, bunlar, biraz da tarihteki hayat hikayemizdir, bu senaryodan mutlaka faydalanmamız gerekiyor.

Bir diğer konu, bugün burada söylemek kolay ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin 27 Mayıs ile ilgili vebali olduğunu düşünmüşümdür. Nitekim, darbeden sonra, İnönü bir genelge yayınladı; “Biz bu darbenin ne içindeyiz, ne dışındayız.” Bu fevkalade önemli bir hadisedir, İnönü’nün usta kaleminden çıkmış, işin içinde olduklarını gösteren bir belge.

Başka bir şey daha yaşadım, Yassıada’daki Topkapı, Ankara, İstanbul’dan gelen şahitlerin yüzde 90’ı Cumhuriyet Halk Partili yerel yöneticilerdir, ya da genel yöneticilerdir. Gelip aleyhte çok şahitlik etmişlerdir. Sadece Kasım Gülek hariç, o geldi, aslanlar gibi ifadesini verdikten sonra, “Bu tertibin, hükümet tarafından yapıldığı kanaatinde değilim.” dedi.

Onun dışında, gelen Cumhuriyet Halk Partili, emirler veya mahalli örgütler, örgütlenerek geldiler.

MURAT BİRSEL: Allah rahmet eylesin, Kasım bey de, adam gibi adam yani, sonuçta

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi, ben de onu rahmetle anıyorum. Başka bir şey, seyirciler. O seyirciler, tamamen Cumhuriyet Halk Partisi’nin dağıttığı davetiyelerle geldiler, tezahürat yaptılar. Başol, zaman zaman “Bu kadar tezahürat yeter.” Diyerek, onlara kol kanat gerdi. Orası bir siyasi mahkeme idi, hukuk mahkemesi olması için uğraşmamıza rağmen, yuhalandık.

Beni hapse soktular, “kararlar sümenin altındaysa çıkar oku” dediğim için, bu suç mu? 2 ay hapis yattıktan sonra, normal mahkemeye düştü dava, o zaman kurtardım.

MURAT BİRSEL: Mahkemeye hakaretten değil mi efendim?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Ama, önemli olan, bir mahkemenin müsaadesiyle bir Başsavcının hatta, ihbarıyla, benim sıkıyönetim tarafından tutuklanmam. Talat Asal, Orhan Apaydın gibi avukat arkadaşlarımız da tutuklanıp salıverildi. Terör estirdiler, mahkemede e bunu yapan da maalesef Başsavcı idi. Çıktıktan sonra mahkemeye geldim, Başsavcı bana dedi ki; “Hala akıllanmadın mı?” yani, Başsavcı bu, mahkeme bahçesinde bana bunu söylüyor. Böylesine bir mahkemeden adalet çıkar mı? Çıkmaz, ama en azından, az önce söylediğim gibi hukuka uygun bir ceza usulü tatbik etmeliydiler.

Çünkü, Yargıtay’da Ceza Dairesi Başkanlığı yapmış bir hakim Salim Başol. Biz, Salim Başol’a ilk başta güvendik, ama duruşmalar ilerledikçe Salim Başol’un hesaplı, kararlı olduğu ortaya çıktı. Burada asılanlara rahmet diliyorum, mahkumiyetini ızdırap içinde çekenlere de sabırlar dilemişimdir, şimdi de çocuklarına sabırlar diliyorum. Çok az kaldı, zannediyorum 11 kişi falan kaldı, o davalarda sanık olarak hapishaneye giren çıkanlar.

Ama, ortada bir ızdırap kaldı, bir kuşku. Bugün bile herkes, darbe diye bir kuşku, bir vesvese içinde. Birbirini itham edenler, davalar, mahkemeler, Türkiye, adliyeye döndü, her gün bir dava dinliyorsunuz, aman o darbe yapacak, yok bu darbe yapacak.

Böyle bir söylenti, böyle bir iz bıraktı. Yani Türkiye’de darbe olabilir, bugün Amerika’da darbe olabilir, diye bir düşünce var mı? Yok, yerleştiremedik rejimi, sıkıntı o, ısrarım o. Geçmişi tartışalım, hocalarımız konuşsunlar, bildiklerimizi anlatalım, bilmediklerimizi dinleyelim öğrenelim, hatta bildiklerimizin bazılarını söyleyip de, kavga çıkarmayalım. Ona rağmen şunu söylüyorum; Türkiye de darbeler dönemi bitmiştir. Halk, fevkalade akıllanmıştır, herkes bunları artık daha dikkatli takip etmektedir. Hiçbir partide ben ne içindeyim, ne dışındayım dememektedir, hepimizin el birliği ile, daha iyi bir hukuk, kimsenin şikayet edemeyeceği, tenkit edemeyeceği yüksek bir hukuk düzeyini ortaya koymamız gerekiyor.

MURAT BİRSEL: Peki, daha kaliteli siyasetçiler nasıl olacak?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Darbeler olursa, kalite kalır mı?

MURAT BİRSEL: Askerleri de darbeler getirdi aslında.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: 27 Mayıs, aslında orduya karşı darbedir. Ordunun bütün karargahını, Genelkurmay Başkanı’da dahil karşısına almıştır. Sonra, beş bin subay emekli olmuştur, 247 general emekli olmuştur. Bu, ordunun yaptığı bir darbe değildi, ordudaki bazı subayların yaptığı bir darbedir. Hem hukuka, hem Demokrat Parti’ye, hem de kendi Genelkurmayına yapılmış bir darbedir. Çok paşa vardı, ordu kumandaları, herkes emekli oldu, ordunun düzenini bozan bir hadise aynı zamanda.

Siyasette de, benim gördüğüm en güzel en dayanıklı, en başarılı kabine Menderes’in son kabinesidir, o kabine gibi bir kabine, bir daha gelmedi. Hasan Polatkan’dan, Fatin Rüştü’ye, Haluk Şaman’a kadar birbirinden değerli, yetişmiş siyasetçilerden kurulu, harika bir hükümetti.

MURAT BİRSEL: Hepsine Allah’tan rahmet diliyoruz, kaybettiklerimize de, size de çok teşekkür ediyorum, katıldığınız tarihi açıklamalar yaptığınız için.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Ben teşekkür ediyorum.

 

| Biyografisi | Konuşmaları | Fotoğrafları | Ulaşmak için form | e-mail |

 

 

 
  | Ana Sayfa | Geçmişten Günümüze | Amblemimiz | Linkler |

                DEMOKRAT PARTİ
Adres: Akay Caddesi No:16 Kızılay/Ankara
Tel: 0 312 444 1946-0 312 416 86 00 Faks: 0 312 416 86 83
                  e-mail: dp@dp.org.tr

Copyright ©
DP Bilgi İşlem Merkezi