DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, ART’nin “Strateji Özel” programında Ali Külebi’nin sorularını cevaplandırdı:

 
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, ART’nin “Strateji Özel” programında Ali Külebi’nin sorularını cevaplandırdı:
( 22.05.2010 ) 
 

 

Arkadaşıma gönder !

Yazıcıya Gönder!

 

“Dış Politikamız, Bir Fiyaskodur”

“Avrupa Birliği’ne ilk başvuruyu 1959 yılında Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu yapmıştı.

“ O başvurudan sonra Sayın Demirel ve Sayın Özal, bu işe önemli ölçüde özen gösterdiler.”

(DP Basın Merkezi- 22 Mayıs 2010) Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, ART’ye konuk olarak “Strateji Özel” programında Ali Külebi’nin sorularını cevaplandırdı.

Cindoruk, uygulanan dış politikayı eleştirirken, “Dış politikamız, bir fiyaskodur” dedi.

DP lideri, AB’ye üyelik konusunda da “Avrupa Birliği’ne ilk başvuruyu 1959 yılında Dışişleri Bakanı Zorlu yapmıştı. O başvurudan sonra Sayın Demirel ve Sayın Özal bu işe önemli ölçüde özen göstermişlerdir.” diye konuştu.

Demokrat Parti Genel Başkanı Cindoruk, “Terör, açılım, dış politika, Anayasa değişikliği paketi ve AB ile ilgili olarak yöneltilen sorulara şu cevapları verdi:

ALİ KÜLEBİ: Merhaba saygıdeğer izleyicilerimiz. Ben, Ali Külebi ve bugünkü Strateji Özel programımızda sizleri selamlayarak programımıza başlıyoruz. Bugünkü programımızın konusu; “Türkiye nasıl kalkınır, terör nasıl önlenir?” Bugün bizi onurlandıran Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk, efendim hoş geldiniz.

Ülkemizin demokrasi ve kalkınmasına damgasını vurmuş, büyük hizmetler yapmış Demokrat Parti’nin Genel Başkanısınız. Ülkemiz sizlerin sayesinde bugünkü gıpta edilecek noktaya geldi. Ne var ki, gün geçtikçe artan ve farz edilmek istenen sorunlar da diz boyu. Yani, işsizlik, terör, eğitim, sağlık, nereden baksanız çiftçinin durumu, emeklilerin durumu, hepsi büyük sorun. Tabii bu arada, bu sorunlar yok farz edilerek, suni bir takım olaylar da yaratılıyor. İşte, Anayasa paketi çıkarılıyor veya çıkarılmak isteniyor, bunlarla meşgul ediliyoruz.

Dilerseniz bugün, bu konuları ele alalım. Belki ağırlıklı olarak işsizlik ve Demokrat Parti’nin bu sorunlara nasıl önlem alacağını dile getireceksiniz, ama açıkçası ben hep şundan rahatsız oluyorum; 2002’lerde terör dibe vurmuştu, seviniyorduk, iftihar ediyorduk, ama maalesef bugün Türkiye’de istenmeyen olaylar oluyor. Habur konusu hepimizi çok yaraladı. Maalesef bir takım yerlerde kahramanlarımızın isimleri caddelerin, sokakların isimleri siliniyor; onların yerine teröristlerin isimleri konmak isteniyor. İhbarcılar, bir takım uyduruk iddialarla, terörle mücadele edenler hakkında, bir takım ihbarlarda bulunuyorlar. Onların hapse girmesine neden oluyor. Dilerseniz bununla başlayalım efendim.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Terörle başlayalım. Tabii terörle ilgili mücadelenin bir bölümünde devlet görevlisiydim, Meclis Başkanıydım. Dört sene kadar bu görevde bulunduk. Sonra, parti Genel Başkanlıkları yaptım.

1987 yılında TBMM’de bir gizli oturum yapıldı. Rahmetli Turgut Özal Başbakandı. Türkiye’de, o, zaman aşımına uğramış olmasına rağmen, o belgeler açıklanabilir olmasına rağmen, henüz açıklanmadı. Ben, o tarihte yapılan görüşmeleri hatırlıyorum. Tabii not almak dahi yasaktı, ama aklımızda kalanlarla notlarımız var. Ne kadar yanıldığımızı, o gün yapılan konuşmalardan anlamak mümkün.

1984’te başlamıştı biliyorsunuz, terörün silahlı kalkışması. Üzerinden 3 sene geçmişti. Dikkat ettim, hem devlet görevlileri konuştular, o zaman MİT Başkanı dahil, Emniyet Genel Müdürü, hem de hükümet üyeleri konuştular. Bizler de konuştuk. Şöyle baktığımız zaman, terörü çok hafife aldığımızı hatırlıyorum. Hükümet tarafının da terörün varabileceği boyutları tam teşhis ve tespit etmedikleri gözüküyordu. Basite indirilmişti terör. Benim o zaman itirazım oldu kendilerine. Keşke, o zabıtlar ortaya çıksa. Terörün bir ideolojisi olduğunu, bu ideolojinin özellikle içeride ve dışarıda 1804’ten bu yana yaşandığını söyledim. Hatta Doktor Şükrü Mehmet var, O’nun bir reddiyesi vardır 17 sayfalık. Onu okumasını tavsiye ettim kendilerine. O, çok iyi bir hekim, bir Kürt aydını ve hatta Kürt Teali Cemiyeti’nin devamı olan cemiyetlerde eski tabiriyle umumi kâtiplik yapmış, ama sonra düşüncelerini berraklaştırmış. İşin hem boyutunu anlatıyor, hem de bundan sonra silahlı eylemli sonuç alınamayacağını söylüyor.

Başka belgelere de baktığız zaman, silahlı eylem taraftarları var ve terörün merkezi yurt dışında. Sevr Antlaşması’na da baktığınız zaman, oraya da bir Kürt devleti yerleştiren düşünce, Lozan’da bizim mücadelemizin zaferle bitmesinden sonra, bence, geri adım atmamış, üstüne bir zaman perdesi koymuş, tecil etmiş diyoruz biz hukukta, o iddiayı da tecil etmiş.

Her yerde, her zaman söylenen şu: 17 milyon Kürt var Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, İran’da. Kimisi bunu 20 milyona çıkarıyor, kimisi 10 milyona düşürüyor. Devlet kuramayan tek kavim, tek ırk, tek millet gibi bir takım sloganlarla milletler arası bir takım himayeye de mazhar. O nedenle bu büyük, ideolojik kavgayı destekleyenler var. Kendi menfaatlerine kullanan milletler var, partiler var, devletler var. Bu zamandan sonra gelişen olaylar, bizim de idrakimizi aşan biçimde gelişti.

Zaman zaman çok vatansever liderler, “Kürt realitesini tanıyalım” dediler. Kimileri Avrupa Birliği’nin yolu, Diyarbakır’dan geçer dedi. Kimileri, bunlarla bir barış aradılar. Kimileri de bu büyük isyan hareketini destekleyen devletlerle irtibat kurdular. Şimdi iş, gerçekten çok önemli ve ortaya çıktığı günden bu yana en yaygın bir hareket haline geldi. Bir kere, hareketin tarafı var, eskiden yoktu, siyasi tarafı var, siyasi partisi var.

Siyasi tarafı, açıkçası Kuzey Irak’ta kurulan özerk Kürt bölgesidir. Başında Barzani vardır, yanı başında da Talabani vardır. Buna bir başka devleti katarsak, Amerika vardır, Obama vardır, Bush vardır. Bunlar da Kürt hadisesinde Türkiye’yi haksız bulurlar ve Kürt ırkının Türkiye’de bir devlet kurma hakkının olduğunu düşünürler. En son, Barzani bile bir federasyon, bir federal devlet gibi sloganları ya kendisi, ya da kendisine bağlı medyayla ortaya koyuyor.

Bugün baktığınız zaman, dağda görünen insanlar, onların sahipleri iki yerde temerküz etmiş vaziyette. Biri Irak Kürdistan’ında, partileri var, orada televizyonları var, radyoları var, gazeteleri var. Avrupa’yla ilişkileri olduğu için, rahatça para da buluyorlar, oralardan para da alıyorlar, tahsilât yapıyorlar onların tabiriyle. Silahları var. Peşmergelerin koruması altında faaliyet yapıyorlar.

Öyle bilgiler var ki, onların bazı militan başları şehirlerde oturuyorlar. Bunun için Musul’da, Türkiye sınırına en yakın il, ilçe Musul. Bizim Lozan Antlaşması’na göre muğlak bıraktığımız, üzerinde haklarımız olan, o haklarımızı tahsil edemediğimiz bir yer. Musul’da çok büyük temerküz ettikleri görülüyor. Bir de kuzey Irak’ta devleti yerleştirdiler aşağı yukarı, bağımsız devlet gibi. Bu devlet, inşaat yapıyor. Bu devlet, petrol gelirlerinin büyük kısmına el koymuş. Türk müteşebbisleri Kürt veya Türk fark etmeden orada iş yapıyorlar, para kazanıyorlar. Orada konut inşa ediyorlar, her şeyi yapıyorlar. Türk, Kürt, Hollanda, Amerika gibi petrol ortaklıkları var. Çok yerleşik bir maddi güç ortaya çıktı. Hem az evvel söylediğim gibi yapılarla, hatta üniversite var…

ALİ KÜLEBİ: Yani aslında bu güç ortaya zorla çıkarıldı. Bu güç, Orta Doğu’da İsrail’i yedeklemek, İsrail’e yardımcı olmak üzere çıkarıldı. Soğuk savaş döneminde, Türkiye aslında hep büyük potansiyeli olan bir ülke, tarihten beri böyle olmuş, İmparatorluklar kurmuşuz. Şimdi, Türkiye’nin bu potansiyelinin ortaya çıkmaması için, soğuk savaş döneminde Rus tehdidi şeklinde bir baskı vardı. Amerika ve NATO bunu kullandılar ve onların dümen suyundan gitmek zorunda kaldık. Soğuk savaşın biteceğini biliyordu Amerika, 1984’lerden, hatta daha önceden Rusya’nın çökeceğini biliyordu. Tam buna geçilirken, Türkiye’de bu terör belasını ortaya çıkardılar. Sözde Kürdistan olayını ortaya çıkardılar. Türkiye’yi yine çok rahat hareket edemeyecek çok büyük bir ülke olarak, bölgesel devlet, hatta süper güç olma yolunda geniş bir bölgesel güç olmasını engelleme açısından böyle bir strateji izleniyor gibi düşünüyorum.

Bunun yanı sıra tabii Amerikan üssü olması, bu peşmergelerin Irak’ın kuzeyindeki yönetimin ve İsrail’e yedek olmaları, bunlar Amerika’nın büyük Orta Doğru projesinin içinde diye düşünüyorum.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi bu o kadar açık ki, Sevr’den bu yana Kürtlerin bir devlet kurma hakları vardır diyen ne kadar fikri güç varsa, siyasi güç varsa, devlet varsa, bunu gerçekleştirdiler. Bugün Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti var. Bunu tarif etmek istedim. O devletin elinde de büyük petrol geliri var. O petrol gelirini de Ceyhan’a nakledebilecek bizim yaptığımız bir boru hattı var. Üst üste olanaklar geldi ve orada Amerika hâkimiyeti altında, Amerika koruması altında bir Kürdistan devleti kondu.

Şimdi Sevr tekrar canlandı. Sevr’den Lozan’a doğru götürmek istiyorlar. Burada iki türlü el uzatma var; bir şefkatli el var sanki “Gelin bize sahip çıkın, bizimle beraber olun, biz sizinle rahatlıkla dostluk kuracağız” diyenler var. Bir de onu yeterli bulmayan, Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan devletin egemenliğini, özerklik haklarını, vesairesini Türkiye’ye taşımak isteyenler var. Bunların bir kısmı silahlı eylemci, bir kısmı roman yazarı, şair, fikri tarafı olanlar, hatta vaktiyle Fransız Cumhurbaşkanı’nın Firs Lady’si bile bunun içinde. İş, çok köklü hale gelmiştir.

Ne var ki, bizim kahraman ordumuz, askeri bir harekât ile bilhassa sınır ötesi takipte çok başarılı bir hamleyle, bu işi 2000’li yıllara yakın bitirmişti. Bu, yeterli değildi tabii ki, arkasından yapılacaklar vardı. Bizim devletimizin bazı alanlarda aldığı kararlar doğru değildi, ana dil gibi. Bunları düzelterek, vesaireyle hem askeri harekatı bitirmiş, tamamlamış olan ordumuza, hem de devletimize layık olan bir takım tedbirler almamız gerekiyordu. Bunun için de tabii, Kuzey Irak’ta ekonomi çok canlanıyor, orada kişi başına düşen gelir artıyor ve orada daha müreffeh bir hayat ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bunu kültürel anlamda da destekledikleri görülüyor. Bizim tarafımızda da buna benzer bir kalite kontrolü yapıp, bir kalite ortaya koymalıyız. Sadece GAP yetmez. Daha büyük bir ekonomik kalkınma modeli ortaya koymak gerekiyor. İhmal görmüştür, duruştur. Urfa’ya kadar gelen o otoyol, niye Habur Kapısı’na kadar götürülmedi diye sormak, hakkımızdır. Pek çok alanda, sulamada, mali meselelerde, sanayileşmede, tarımda kalitede, eğitimde Türkiye Cumhuriyeti, yavaş hareket etmiştir. Bu yavaş hareketin sonucu, öbür tarafta sanki dolu bir hazine var, Türkiye’de ise doldurulmaya çalışılan bir hazine var. Bu sıkıntıların ortadan kaldırılmasında, sıkıntılar ortaya çıktı. Görüyorsunuz ki terör, tekrar, bilhassa Amerika’nın da müsamahasıyla, hatta Irak’ın kuzeyindeki hem özerk idarenin, hem de Talabani’nin başında bulunduğu devlet olduğu çok şüpheli ama bir arada duran Amerika’nın sayesinde Irak Cumhuriyeti’ni de bizim üstümüze, en azından el altından saldığı anlaşılıyor.

Benim zamanımdan bu yana gelişen hadiseleri, 14.21 de çok iyi takip etmiştir. MİT’in orada çok önemli raporları vardır, bilgileri vardır. Uyarmıştır Türkiye’yi, sonucun böyle olacağını. Bush’un başlattığı Irak harekâtını, Obama sürdürüyor. Biz Obama’nın isminin Hüseyin Obama olduğunu görünce, bizden bir Müslüman kardeş zannettik. O, Amerikalı bir Cumhurbaşkanı. Yani, Amerika Müslüman Hüseyin Obama’yı Başkan yapar mı? Adı Hüseyin olan bir Hıristiyan’ı Cumhurbaşkanı yaptı. O da Amerika’nın milli menfaatleri, devletler hukukunun getirdiği düzen içerisinde belli bir şeydi. Biz Obama seçildi diye Kenyalılardan daha çok sevindik. Bugün görünüyor ki, Obama, senatosuyla, Cumhuriyet Meclisiyle, CIA’yle aynı bir Amerikan Cumhurbaşkanı. Türkiye’ye ayırdığı özel bir iltimas alanı yok. Kendi, Amerika’nın menfaatlerini koruyor. Bizi de o menfaatleri korumada dost tutmaya çalışıyor. Belki de bir miktar asker çekerse, bu çekeceği askerlerin yerine, Türkiye Cumhuriyeti ordusunu bir bekçi gibi görüyor.

Bundan sonra ne olur? Bundan sonrası çok zor. Amerika tabii ki oradaki ordusunun tamamını çekmez. Bir kısmını çektiği zaman, oradaki Silahlı Kuvvetleri’nin zayiat vermeden, oradan çekilmesini sağlamak zorunda. Eğer bunu Basra üzerinden çekerse, çok zayiat verir, Türkiye üzerinden çekerse, daha az zayiat verir. İşte Türkiye ile anlaşmalarının sebepleri o, yumuşak götürüyor. Ama göründüğü gibi, Irak, üçe bölünmüştür. Bu üçe bölünmüş Irak’ı bir federal devlet veya konfederal devlet ancak paklar. Amerika bunu yapacaktır. Tabii İsrail’in desteğiyle İsrail’in de bekçiliğini yapacak bir Irak federasyonu ortaya çıkıyor. Bu, burada maalesef, iki Kürt aşiret reisi Irak’ı idare ediyor.

ALİ KÜLEBİ: Arapların etnik olarak hakim oldukları Irak’ta bugün çok azınlık olan iki Kürt aşiret reisi, sizin de burada belirttiğiniz üzere, açıkçası Irak’ı idare ediyorlar. Bu noktaya getirildi bu coğrafya. Bunun da bir şekilde sıkıntılarını biz çekiyoruz. Oraya müdahale etmememiz için, Amerika her şeyi yapıyor.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Türkmenleri ezdiler. Orada, ciddi bir Türkmen varlığı vardı. Türkmen liderlerinden iki tanesini daha evlerine varmadan öldürdüler. Bir kısmı da Irak otoritesinin altına girdiler. Türkmenlerin oradaki varlığı, nüfus artışı sağlanacak kadar önemliydi. Çünkü, bilhassa Saddam’ın da baskısıyla Türkmenlerin çoğu, ya Türkiye’ye, ya başka ülkelere gittiler. Halbuki, zenginleşen Kuzey Irak’a, Kürdistan’a, nereye derseniz, bütün Irak’a da diyelim, dönüşleri mümkündü. Çok küçük bir oran döndü. Gene Türkmen kaynaklarından aldığım bilgiye göre bu, yüzde 4 oranında, çok düşük bir oran. Daha doğrusu, şimdi ortaya çıkan Irak zenginliğinden Türkmenler pay alamadılar. Son dönemlerinde nüfuslarına baskıyla bir kısmını Kürt diye geçirdiler ya da Arap diye geçirdiler. Her alanda kavgalı olan Kürt’ler ve Arap’lar, Irak’ta Türkmenleri ezmekte birleştiler. Bugün Türkiye de bunları koruyamadı. Manevralar yaptılar, ama tutmadı.

Şimdi hükümetleri suçlamak istemiyorum, ama 87 konuşmalarının yayınlanmasını talep ediyorum. 10 yıllık süreç geçmiştir. O zabıtları yayınlayalım. Ben dâhil, kim ne hata yaptıysa, görelim. Diyelim ki, “Biz 87’de, 86’da böyle bir fırsatı kaçırdık. Yanlışlarımız ortaya çıkıyor. Doğrusunu yapalım” Doğrusunun ne olduğunu da konuşuruz.

ALİ KÜLEBİ: Bu arada açıkçası siz, konuya değindiniz. Ordumuz, başarılı operasyonlarla 2002’lere kadar, 1994’te alan savunması diye bir konseptle teröristlerin üstüne gitmeye başlamıştı. Bu alan savunması konseptinde sınır ötesi harekâtlar dâhildi, ama 2002’den sonra maalesef bir takım tavizler görüyoruz. Son aylarda, son bir yıl içinde maalesef Kürt açılımı, demokratik açılım, milli açılım, ne derseniz deyin, gündelik açılımlarla, ki açıkçası bu açılımları sonra Kıbrıs açılımları takip etti. Bu arada bunlar da oldu. Bugünlerde çok ilginç, et açılımı diyorum. Bu da yanlışlar dizisinin belki bir tanesi olacak. Bir türlü halledilemeyen konu var.

Demokrat Parti, Türkiye’de çiftçiye, köylüye çok dönük partidir ve çiftçinin, köylünün sorunlarını bilir. Bugün çiftçimizin, köylümüzün ne noktaya geldiğini, niye üretemediğini tartışırız, ama bu et konuları falan var.

Dışişlerinde de ciddi, açılım gibi bir takım olayların üzerine atlamalar var. Bakın, son olarak İran’la yapılan antlaşma, uranyum konusunda çok acele edilmiş, yanlışlar yapılmış olduğu gün be gün ortaya çıkacak olan bir husus. Yani, ben şunu düşünüyorum açıkçası, başta terör ama gene başta işsizlik ve istihdam konusu, biz iyi yönetilemedik. İyi yönetilseydik, şu anda Türkiye’de istihdam sorunu olmazdı, terör sorunu olmazdı.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Siyasi hayatımda şunu gördüm: Eğer, dış politikada takip edilen politika, hamleci ya da yepyeni bir politika diye tanıtılıyorsa, bundan şüphe duymak gerekiyor. Bunlar, o zaman, iç maksatlı kullanılan bir takım hareketler haline geliyor. Masaya yumruğunu vurdu; Amerika’ya şunu söyledi, Fransa’ya bunu söyledi diye bir takım beyanlar, efsaneler yaratılıp, kendi yandaş basınınıza bunu yayıyorsunuz ve bunu iç politikada kullanıyorsunuz. Sonra bunlar Türkiye’ye misliyle zarar diye geliyor.

Bu İran meselesinde de sıkıntı var. Dün, İstanbul’da bir Amerikalı yetkiliyle görüştük. Amerikalı dedi ki, “Siz niye üstünüze vazife olmayan bir işin içine girdiniz? Sizin ne alakanız var? Siz eğer Güvenlik Konseyi’ne üyeyseniz, fikirlerinizi, düşüncelerinizi söyleyin. Bu o kadar zor bir iş ki” dedi. Bütün dünyanın büyük devletleri, İran’dan korkanlar, yaptırımlar koyanlar size şüpheyle bakıyor. Sizin tesisleriniz müsait değil. 1200 kilogram, 1500 kilogram, ne kadarsa, bir uranyum artığını getirip, bir yere koyacaksınız. “Ondan sonra en az 56 tane mesele var, İran’ın kendisini beraat ettirmesi için” diyor. İran, iyi niyetli bir devlet değil. Size kazık attı İran, getirdi, sizi bu işin içine soktu. Şimdi, Amerika denetimi var, Atom Komisyonu’nun denetimi var, bir de sizde Brezilya’nın denetimi var diyor adamlar. Bize sormadan yaptınız. Hadi denetleyin şimdi, nasıl denetleyeceksiniz? Adam diyor ki, “nerede saklayacaksınız? Sonra bunun takasını yaparsanız, hangi uzmanlarınızla, hangi gelişmiş teknolojiyle yapacaksınız? Bir müddet sonra sizin üstünüze kalır bu.” Sonra dedi ki adam, “Bunun sonucunda bütün dünya devletleri, hele İran da samimi davranmazsa, sizi suçlayacak. Durduk yerde ilişkiniz bozulacak. Sizi çağıran mı vardı? Siz talip oldunuz” diyor. Tam siz bunu yaptınız, adam Birleşmiş Milletler’de yaptırım kararı alıyor. Hemen ertesi gün yaptırım kararı çıktı. Siz ne yaptınız bunu, Türkiye’de büyük bir başarı, İran’la dünyayı barıştırıyorsunuz, İran’ı nötralize diyorsunuz, gün verdiniz. O kadar televizyonlar bunu verdiler ki, antlaşmalar yapılıyor falan. Başbakan, bunu müthiş bir başarı gibi gördü, Dışişleri Bakanı’nı kutladı falan.

ALİ KÜLEBİ: Ama efendim, Ermeni açılımı da böyle olmuştu, Azerbaycan’ı kaybettik.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Bir Dışişleri Bakanı şahsi bir mesele haline getirirse dış politikayı, bu sonuçlar sonra bizim Türkiye’mizin anonim meselesi haline geliyor, devlet politikamızın üstüne oturuyor. Ermeni meselesi de öyle oldu. Ne oldu protokoller? Ben onlara o zaman da söyledim. Bu protokolleri Meclis’ten geçiremezsiniz çünkü bunlar milletlerarası antlaşma niteliğinde değil. Tek taraflı ve üstüne üstlük de başka bir tarafı var; anlaşma niteliğinde değil, 90. Maddenin tarif ettiği.

Ermeni Anayasa Mahkemesi, Türkiye hakkında karar verdi. Gözümüzden kaçtı. Ermenistan Anayasa Mahkemesi bunları durdurdu. Taraf olduğumuz bir hadisede hem Ermenistan için, hem Türkiye için bize bu çok ağır bir hakarettir. Türk hukukuna da hakarettir. Geldiniz, Türk hukukunun üstüne, Türk dış politikasının üstüne Ermeni Anayasa Mahkemesi kararı koydunuz. Bu, bir fiyaskodur. Bunu yapan Dışişleri Bakanı’nı azletmek gerekirken, şimdi taltif ediyorsunuz. Bu yeni maceralara doğru gidiyor. Türkiye’nin dış politikası, açılımın içinde gibi bir garabet ortaya konuyor.

ALİ KÜLEBİ: İktidar, olayları çok mu hafife alıyor? İçerideki sorunları bir şekilde ötelemek için, geçiştirmek için, ilgimizi dışarıya mı aktarmak istiyor? Bunların sonucunda biz, beceriksiz bir şekilde yönetilmiş oluyoruz. O zaman da Türkiye’de etin fiyatı bir yıl içinde yüzde 100 artıyor, benzinin fiyatı iki yılda yüzde 100 artmış durumda. Biz, bunları düşünemiyoruz. Basın işte, İran konusu, Ermeni konusu falan yazıyor. Biz, beceriksiz yönetiliyoruz sanırım.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Beceriksiz ve tehlikeli, çok tehlikeli yönetiliyoruz. Dış politikamız bir fiyaskodur. Ne var ki sevgili basınımızın, üstelik sevdiğim kalemleri bile bunları başarı gibi söylüyor. Hayır, hiç de başarı değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı politika alanlarından biri, dış politikaydı. 90 yıldır Türk dış politikası partiler değişse dahi değişmemiştir. Dış politikadaki arkadaşlarımızın, birbirini takip eden büyükelçilerimizin, oradaki değerli elemanların vizyonları, Türkiye’yi tarafsız bir devlet niteliğinde ama zaman zaman da taraf tuttuğunda, doğru tarafı tutan bir devlet halinde muhafaza ettiler. Toprak kaybetmedik, Hatay’ı kazandık. Ordumuz zaafa uğramadı, bugün bir kolordumuz var Kıbrıs’ta. İkinci Dünya Savaşı’na girmedik. Nazi olmadık, faşist olmadık, komünist olmadık. Hep bu tehlikelerin içinde yaşayarak, İran Devrimi’yle muhatap olmadık. Dış politikamızı gayet dengeli götürdük. Zaman zaman hatalar yapmış olabiliriz. Birleşmiş Milletler’de yanlış oy kullandığımız günler olmuştur. Ama bunları hep telafi etmişizdir.

Ana politikamızın, “Yurtta barış, cihanda barış” politikamızın başarısı var. Ben burada çok büyük Dışişleri Bakanları gördüm, Fatin Rüştü gibi. Çok büyük büyükelçiler gördüm. Bunlar Türkiye’nin dış politikasını çok iyi götürmüşlerdir. Şimdi, durduk yerde, bir kitap yazdı diye bir profesörü, kıymetli bir kitap olabilir, bütün bu donanımların dışında hiçbir donanımı olmayan Dışişleri Bakanı’nı Türkiye’nin dış politikasına memur ettik.

Geçenlerde diyor ki, “Benim bu yaptığım politika çalışmalarında bana yardımcı olan Dışişleri Bakanlığı’na teşekkür ederim” Bu, fiyaskodur yani. Koskoca ülkenin Dışişleri Bakanlığı gayet başarılı, en azından kendi açısından biraz muhafazakâr olsa da statüyü koruyan Dışişleri Bakanlığı’na teşekkür etme cüretinde bulunan bir Bakanımız var. Olur mu böyle bir şey? Dışişleri camiası demek, ki ayrı bir camia, kendi götürüyor politikayı, büyük bir devlet, 75 milyonluk bir ülkenin, bu kadar tehlikeli bir noktadaki ülkenin Dışişleri Bakanı, tek başına politika ürettiğini bundan iyi ifade edemez. Yazıktır Türkiye’ye. Bu, Anayasamıza da aykırı aslında. Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı çalışmalarını bırakıp da sadece Bakan’a yardımcı oluyorsa, esas görevini yapmıyor demektir. Esas görevi Dışişleri Bakanlığının, Bakan bunun temsilcisi, yöneticisi, hatta yönlendiricisi olabilir, ama bizim Cumhuriyetimizin 90 yıllık politikasını muhafaza edecektir. Böyle saldırgan politika olur mu? Böylesine, zaman zaman da alttan alan politika olur mu? Gidiyor, Karadağ’da uğraşıyor, gidiyor, Sırbistan’da uğraşıyor.

Şimdi, siz gitseniz de Karadağ ile Kosova’yı barıştırsanız, Arnavutluk’la şunu yapsanız ne var? Türkiye’den uzak, bizim kardeş ülkelerimiz onlar. Onları da sevgiyle selamlıyoruz. Peki, Azerbaycan meselemiz ne oldu, Ermeni meselemiz ne oldu? Kürdistan meselemiz ne oldu?

Suriye ile vize anlaşması yaptılar. Ben, Bakan’a dedim ki, “Keşke daha evvel Suriye hükümetinin resmi ideolojisi, Hatay üzerinde hak iddia etmektir. Ondan vazgeçtiğini açıklatsaydınız” Durdu, dedi ki, “Onu da yapacaklar” Aradan 6 ay geçti, yapmadılar. Vize kaldırılır, ben buna teşekkür ederim, ama vize kaldırılırken, bir sorunumuzun üzerindeki gölge de kaldırılır. Suriye hükümetinin resmi ideolojisinden caydığını anlatırsınız. Biliyorsunuz, bu vizenin kaldırılması Suriye’ye yaradı. Biz, güçlü, ekonomide pazarı olan bir ülkeyiz. Bugün Hatay’daki sınır kapılarından sorsanız, kaç Türk geliyor, kaç Suriye’li geliyor? Aynı şekilde Gaziantep’ten Urfa’ya kadar olan sınır kapılarında da aynı şey var. Biz, o ferahlığı yaratalım. Suriye devletini milletlerarası camiayla buluşturalım, yakınlaştıralım, ama kendi topraklarımızla ilgili talepten de vazgeçirelim.

ALİ KÜLEBİ: Dış politikadan konuşmuşken, özellikle Demokrat Parti’nin şu anda Avrupa Birliği’ne nasıl baktığını da bilmek isteriz. Türkiye, açıkçası Avrupa Birliği konusunda son derece onurumuzu rahatsız edici bir takım muamelelere maruz kaldı ve kalıyor. Bizim aldığımız, verdiğimiz, Avrupa Birliği’yle ilişkilerimiz, bunların sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanı sıra, halkımız da artık eskiden belki Avrupa Birliği konusunda halkımızın yüzde 70-80’i Avrupa Birliği taraftarıydı, ama bugün tamamen tersine döndü konu. Acaba Demokrat Parti’nin bu konudaki düşünceleri nedir?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Avrupa Birliği’ne başvuruyu 1959’da rahmetli Fatin Rüştü Zorlu yapmıştır. Hatta Semih Üner’in kitabında da var. Nasıl başvurulacağını da bilmedikleri için, Yunanistan’dan kopya çektiklerini söylerdi. Yunanistan’ın başvurusundan 15-20 gün sonra, biz de başvurduk. O, bir medeniyet projesi gibi görülmüştür Demokrat Parti tarafından. Demokrat Parti için Batıya yönelik bir siyaset, laik, demokratik bir Cumhuriyet’i koruyan bir devlet adamı olan Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun özlemiydi.

O başvurudan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısında değişiklikler oldu, darbeler oldu. Onlar mesafe koydu. Ama, sonra yine Sayın Demirel, Sayın Özal gibi devlet adamlarımız, bu işe önemli ölçüde dikkat gösterdiler. Rahmetli Ecevit, buna karşı çıktı biliyorsunuz, talebi geri çevirdi. Önemli bir dalgalanma süreci geçirdi.

Bugüne kadar bir medeniyet ve ekonomik gelişme projesi gibi gördü bunu Türkiye. Biz de öyle gördük. Ama son zamanlarda bu hükümet, bu müzakere sürecinde çok yanlış yaptı. Bir de hükümetin, hükümet adamlarının hayat hikâyesi vesairesi yan yana gelince, Avrupa Birliği’nde de bir tereddüt oluştu, bir gecikme oldu, bir kopuş oldu. O aşamadan sonra bugünkü durumu tekrar müzakere etmek gerekiyor. Yunanistan krizi, çok önemli bir kriz. Türkiye henüz onun kıymetini veya değersizliğini tespit edemedi.

Geçenlerde Bodrum’da miting yaptık, mitingde de söyledim Yunanlı dostlarımıza, sizi Avrupa Birliği’nin yardımları, euro kurtaramaz, ama Türk-Yunan dostluğundan, işbirliğinden ortaya çıkacak ekonomik güç, kurtarabilir. Gelin, kavgaları, gürültüleri, uçak tehditlerini, tahditlerini kaldıralım. Çok da Yunanlı var tabii, Kıbrıs’tan gelip, Yunan adalarından gelip, Bodrum’da yaşamak isteyen. Hatta, talepler var, göç talepleri var. Onlara da aynı şeyi söyledim. Türkiye, Yunanistan’la dost olmak, Yunanistan’la ortak ekonomik siyaset üretmek hakkına sahip ve belki de vazifesidir, belki de görünen menfaatidir diyebiliriz. Euro bölgesi çünkü o. Euro bölgesindeki çöküş, sadece Yunanistan’da değil, anlaşılıyor ki, 5 ülkede, özellikle İspanya, Portekiz, İrlanda, İzlanda gibi ülkelerde çok önemli sonuçlar verecek. Son verilere göre, belki de euro bölgesi dağılacak. Dolardaki kıymet kazanma hızı devam ediyor. Çok da üretmeyen ülkeler, daha çok ticari ve banka enstrümanlarıyla hayatlarını sürdüren bir takım euro bölgeleri, sıkıntıya düşecek. İngiltere’nin, Fransa’nın üretimin kendilerinde olduğu, tüketimin de bu ülkelerde olduğu yolunda şikayetleri dikkate alınmalı. Şöyle de düşünebiliriz:

Acaba asırlardır gelen Avrupa Birliği projesinde bir aksama olacak mı? Türkiye bunları iyi analiz etmek zorunda. Gümrük Birliği’ni analiz etmek zorunda. Gümrük Birliği 94-95 senesinde yürürlüğe girdi aşağı yukarı. O zaman da tereddütler vardı. Bugüne kadar hesaba baktık, hesap Türkiye’nin lehine, ama bundan sonra ne olacak? Bizim ihracatımızın büyük bölümü, euro bölgesine. O, dikkat edilecek ekonomik tavırdır. O ekonomik meseleyi ekonomistler inceliyorlar. Bizim de bu işlerden sorumlu arkadaşımız Sayın Ufuk Söylemez çok güzel bir araştırma yaptı. O’nun da tereddütleri var ama, ben o tarafına bakmıyorum. Öteki taraf çok önemli.

Türkiye, Avrupa’ya, Avrupa Birliği’ne yakın olmak zorunda, onun üyesi olmak zorunda ama Orta Doğu ile de komşu olmak zorunda. Coğrafyamız böyle. Bu seçimi, bu sonucu, realiteyi bu hükümet değiştirmek istiyor. Tenkit ettiğimiz o. İran’a el uzatmasının sebebi o. O Türkiye’ye açıkça söylüyordu, ılımlı İslam ülkesi yapmaya uğraşıyor. O tam tersi yani, Avrupa’nın komşusu olacak, ama İslam Birliği’nin, İslam Konferansı’nın, İslam ekonomisinin daha güçlü bir ortağı olmak istiyor.

Hatta, kendileri söylüyorlardı; laik Cumhuriyet’in artık çok da geçerliliği kalmadığını, laikliğin tartışılabileceğini, vazgeçilmez olmadığını, hepsini söylüyorlardı. Tabii devlet prosedürü içerisinde bazı gerçeklerle karşılaştılar. Anayasa Mahkemesi önlerine bazı engeller çıkardı. Ama, bugünkü devlet yapısının, devleti idare edenlerin yapısının aileleri, kendileri, partileri itibariyle Avrupa kültürüne, ya da diyelim ki, çağdaş kültüre, batı kültürüne pek yakın olmadığı anlaşılıyor. Çatışma, çarpışma şimdi orada. Bizim içimizde de o. Biz henüz şu anda kapak açıldı açılmadı gibi değil, mantalite olarak, Avrupa’nın veya batının, çağdaş dünyanın genel kültürü, pozitif kültürüne henüz adapte olmak istemiyoruz. Buna kanıt olarak da halkoylarını gösteriyoruz. Bu halkoyları içerisinde tabii buna müsait olmayanlar olabilir. Ama, devlet politikasını oluşturduğunuz zaman, halkı ikna etmek zorundasınız. Siyaset ikna sanatı. Onlarla bunu oturup düşünmek, taşınmak gerekiyor.

Geçenlerde İran Büyükelçisi geldi bana. Dedi ki “Biz, sizin Avrupa Birliği’ne girmenizi istiyoruz.” “Niye?” dedim. “Çünkü Avrupa’ya komşu oluruz” dedi. Bir İran’lı böyle düşünüyor, ama bizim yazarlarımız var Doğu yanlısı, ben de Doğunun çocuğuyum, siz de Doğunun çocuğusunuz. Ama biz Doğunun çocuğu olarak Batılı olmak istiyoruz. Batılı olmak demek, Atatürk’ün tabiriyle, çağdaş uygarlık seviyesine çıkmak demek. Teknoloji aşamalarına bakarsanız, teknolojik yapıya, elementlere bakarsanız, zaten Türkiye’nin başka çaresi yok. Doğunun da başka çaresi yok. Teknoloji üreten, imalat sanayinde yükselen, bugün önemli bütün ekonomik meselelerde ileri teknoloji olan ülkeler, belli ülkeler. Onlardan yalın hale gelirseniz, zaten sizin bir müddet sonra sanayiniz gelişmemiş olarak kalır, eskimiş olur.

Türkiye’nin ve dünyanın en önemli düşüncelerinin temelinde olan ahlaktan tutunuz da siyasete, son zamanlar milli üst hukuka kadar hepsinde çağdaşlık çok önemli. İnsan haklarıyla ilgili çok önemli kurumlar var. Mesela, bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hayal edilir şey değildi. Ben, hukukta okurken 50 sene evvel, bunlar hep romantik duygulardı. Hocalarımız, bunların olabileceğini söylerdi. Birleşmiş Milletler’in San Francisco Beyannamesi’nden başka elde belge yoktu.

Şimdi, Doğu dünyasının da çökmesiyle oluşan müthiş hukuk dokümanları var, sanayi dokümanları var, sosyolojik dokümanlar, bütün dokümanlar öyle. Böyle bir dünyada biz, kendimizi sadece mahalli bir devlet olarak tutma imkânına sahip ülkeyiz. Bizim Avrupa’ya bakışımız, siyasi bir bakıştır. Ekonomik olarak meseleyi çözmeye uğraşırız, ama eğer siyaset, ekonomide de Avrupa Birliği ile koordinasyona gidiyorsa, bunda hiçbir engel yok. Ekonominin dini yoktur. Enternasyonal bir ekonomi var. Ekonomide meseleleri çözerken, orada servis edilen ya da dolaşan değerlerin hepsi ortak, anonim değerlerdir. Ona da baktığınız zaman, meseleyi çözmekte zorlanmazsınız.

ALİ KÜLEBİ: Açıkçası, Avrupa Birliği, meselelere galiba biraz daha fazla ekonomik açıdan değil de, bugünlerde dini açıdan bakar gibi bir görüntü veriyor, veya en azından onu bahane ediyor. Belki, ekonomi nedeniyle bahane ediyor, çünkü Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse, çok büyük bir rakip olacak. Türk insanı, çok müteşebbis, Türk firmaları, bugünlerde Avrupa’da firmaları satın almak için teşebbüse geçti. Havayolumuz öyle, elektronik firmalarımız, bir çok şey, hatta küçük ve orta ölçekli firmalar, bugünlerde Avrupa’da tesisleri satın alması söz konusu. Avrupa, galiba bundan da ürküyor.

Açıkçası biraz evvel Anayasa’dan da bahsettiniz. Bizim açımızdan böyle bir değişiklik gündeme girdi ve Meclis’ten de bazı milletvekillerinin uyku halinde bile çalışarak, zorla bir Anayasa değişiklik paketi çıktı. Ben de yanılmıyorsam, siz bu Anayasa paketi konusunda “O Anayasa paketi bile değil, sigara paketi kadar küçük ve değersiz” dediniz. Bu paket, referandumda geçer mi, ne olur, Türkiye’ye yarar mı?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Bir iki örnek vereyim. Bu Anayasa paketi dediğimiz hakikaten büyük Anayasa bagajı içerisindeki küçük sigara paketi, bence, fevkalade yetersiz. Sonra, iyi niyetli değil. Siyasetin içinde de iyi niyet vardır, ama bizim hukukta ilk öğrendiğimiz; iyi niyet. Borçlar Hukuku’nda da iyi niyet, hukukun niyeti iyiye dayanıyor. Burada iyi niyet yok. Burada iyi niyet olsa, iki alanda Anayasa Mahkemesi ile Yüksek Hakimler Kurulu’nda yapılan değişiklikler ortaya çıkmazdı.

Şimdi siz diyorsunuz ki, Yüksek Hakimler Kurulu’nda Adalet Bakanı var, bunu çıkaralım. Hayır, öyle yapmıyorsunuz. Şimdi, Abdullah Gül’ü de oraya sokuyorsunuz. Adalet Bakanı orada, çünkü çok tayini o yapacak. Kim yapacak? Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı sorumsuz bir kişi, ama taraflı. Bugüne kadar gördüğüm en taraflı Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül.

ALİ KÜLEBİ: Sizin sigara paketi diye değindiğiniz paketi ertesi gün imzaladı, değil mi efendim?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Diyordur ki daha evvel, “Cumhurbaşkanı’nın yetkileri fazla” Şimdi siz 17 tane âzâyı Anayasa Mahkemesi’ne seçeceksiniz, 14 azayı da Hâkimler Kurulu’na. Hâkimler Kurulu, Abdullah Gül Hakimler Kurulu olur. Anayasa Mahkemesi de Abdullah Anayasa Mahkemesi olur. Bunları yaptığınız zaman buradan demokratik bir yapı çıkar mı?

Böyle bir Cumhurbaşkanı’nın seçtiği, bakıyorum sayılara, tarihlere, 12 sene süren üyelikler var. Yani kendi iktidarınızın süreci içinde Anayasa Mahkemesi’ni de, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu da kendinize bağlıyorsunuz ve Cumhurbaşkanı bunu imza ediyor 5 gün içinde. 5 günde bunu okumak mümkün değil. Neden değil? Sade metin okunmaz. Anayasa Komisyonu’nda müzakereler var, Meclis’te müzakereler var, onları da okuyacaksınız.

Ben, kısa bir süre, üst üste 6 ay kadar Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet ettim. Vefat ettikten sonra Turgut Bey, 34 gün arkamda Cumhurbaşkanı olmadan, Cumhurbaşkanı vekilliği yaptım. Orada çok iyi organizmalar var, çok iyi bilim adamları var, hukuk adamları var ve çok güzel bir örgütü var Cumhurbaşkanı’nın. Böyle önemli bir konu geldiği zaman onları topluyorsunuz. Onlar, sizi inceliyorlar hatta dışarıdan müşavir rapor da alabiliyorsunuz. Bu sürecin, bu Anayasa paketinin inceleme süreci, yaklaşık 20-25 gün sürer. Cumhurbaşkanı’na özetler, bilgiler getirmek gerekiyor. Hiçbirisini okumadı, hiçbirini okumadan bunu tasdik etti. Peki, bu Anayasa paketini paket kabul edelim, kim hazırladı? Başbakan. Türkiye’de çünkü Başbakan’lık rejimi var. Nasıl hazırladı? Bakanlar Kurulu’ndan da geçirdi bunu.

Bana gelen heyette 3 kişiydi. 2 tanesi Bakandı, biri de grubunun Başkan Vekiliydi. Anaysa, peki bunu partiler arası uzlaşma mı sağladı? Değil. Cumhurbaşkanı nereden güç alıyor? Bir Cumhurbaşkanı halktan güç alır. Tabii kendisi hükümetin eski partisinin Başkanlığını da yapmış, Meclis tarafından seçilmiş, doğru, ama orada başka partiler de var. Bize gelip, sadece şöyle dediler: “Bugün Salı, Pazartesine kadar cevabınızı bildirin” Şaka yapmak gibi.

Üstelik benim geçmişimde 1991-95 arasında 20 maddede Anayasa değişikliği için ortaya koyduğumuz müzakere süreci var. Teamül koyduk orada, bütün partiler. Bir üyesi olan partiyi dahi çağırdık. O partiler ortaklaşa düşüncelerini ifade ettiler. Bir seneden fazla komisyon çalışması yaptık. Çok da güzel fikirler çıktı. Uzlaşılmaz zannettiğiniz partilerle uzlaşılır, ittifak da çıktı. Böylesine bir çalışma metodu örneği varken, ben ona teamül de diyorum.

ALİ KÜLEBİ: Kaldı ki Türkiye’de açıkçası ciddi istihdam sorunu var. Ekonomik sorunlar var. Ekonomik sorunlar sınırlarımıza dayanmış. Bunlar varken, alelacele, seçimler öncesi bir şekilde popülist bir davranış diye düşünmek gereken bir şekilde bu Anayasa paketi ortaya sürüldü ve sizin de işaret buyurduğunuz gibi, hiç kimsenin fikri alınmadı. Peki, böyle bir paket geçerse, memlekete yararı olur mu bunun?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Hayır, bu geçmez. Yaklaşık 4-5 milyon kayıtlı işsiz var. Başbakan’ın buna karşı çaresi, Ticaret Odası’na kayıtlı herkesin bir işçi alması. Zaten, o Ticaret üyesi olanlar batmış. Nereden işçi alacaklar? Aynı zamanda bu, itiraf. Devletin bu konuda bir bilgisi, bir teşebbüsü, bir planı yok. İşsizlik oranı kadınlarda yüzde 28, gençlerde yüzde 24 ve işsizlik oranı kayıt dışı ekonomiyi içermiyor. Kayıt dışı ekonomiyi de bilmiyoruz.

İnanıyorum ki bu işsizler, her ailede bir işsiz var aşağı yukarı, işsiz aileleri dünyanın en güçlü partisidir. Bütün partilerden güçlüdür işsizler partisi. Onlar bu Anayasa’ya hayır vereceklerdir çünkü onlara bu, şaka gibi değil, hakaret gibi gelecektir. Kendilerinin bütün meselelerini bırakmış, sadece yargıçları, Anayasa Mahkemesi’ni kendisine bağlamak isteyen bir iktidar var. Bunu taraflar anlatacaktır. Ben, inanıyorum ki, Anayasa Mahkemesi, referanduma gerek kalmadan, bu meseleyi Anayasa hukuku açısından çözecektir.

ALİ KÜLEBİ: Hükümet de bunu herhalde başka türlü yorumlayacak. Bakın, görüyorsunuz, Anayasa Mahkemesi gene bizim, halkın yararına diye düşündüğümüz böyle bir değişikliğe onay vermedi şeklinde bunu bir şekilde istismar edecek.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Eş zamanda iktisadi tedbirleri almasına mani bir hal var mı? Anayasa Mahkemesi bakıyor, siz bir hata yaptınız mı, yapmadınız mı? O arada ne yaptınız? Muhalefet de bunu anlatacaktır.

ALİ KÜLEBİ: 8 yılda ne yapıldı değil mi? 30 yıldır, böyle bir tek başına bir iktidar gelmedi. Her şeyi yapabilirlerdi, ama bugün geldiğimiz durum, dünyada kendi kendine tarımsal açıdan yeterli 7 ülkeden biriydik. Etimizi bile, eskiden et Türkiye’den komşulara giderdi, bugün, her şey dışarıdan gelmeye başladı. Üzüm dahil, meyve, sebze… Bunlara çare bulunmadı. Bunun yanı sıra birçok konuya bulunmadığı gibi maalesef Cumhuriyet devrinin büyük kazanımları olan büyük tesisler, fabrikalar, kurumlar yok pahasına satıldı, erozyona uğratıldı.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Anayasa Mahkemesi işsizlik sorunuyla uğraşır mı? Bu işsizlere Anayasa Mahkemesi mi izin verdi, işsizliği Anayasa Mahkemesi mi yarattı? Bu Anayasa Mahkemesi, sana iş bulmaya mecbur mu? Yargıçlar, kürsü yargıçları dahil 11 bin 5 yüz kişi bunlar, savcılar, size iş mi bulacak? İşi hükümet bulacak, bunlar da denetleyecekler, doğru mu yapıyor, eğri mi. Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Yargı ile oynayan hiçbir iktidar, referandumu kazanamaz.

ALİ KÜLEBİ: Efendim, süremiz bitti. Bizi hakikaten özellikle dış politika konusunda, kanunlarla ilgili, Avrupa Birliği ile ilgili konularda aydınlattınız. Türkiye’nin kalkınması konusunda inşallah önümüzdeki günlerde beraber oluruz. Teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.,

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Ben de teşekkür ediyorum.

 

| Biyografisi | Konuşmaları | Fotoğrafları | Ulaşmak için form | e-mail |

 

 

 
  | Ana Sayfa | Geçmişten Günümüze | Amblemimiz | Linkler |

                DEMOKRAT PARTİ
Adres: Akay Caddesi No:16 Kızılay/Ankara
Tel: 0 312 444 1946-0 312 416 86 00 Faks: 0 312 416 86 83
                  e-mail: dp@dp.org.tr

Copyright ©
DP Bilgi İşlem Merkezi