DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Kanal B’nin “Bekleme Odası” Programında Gürbüz Evren’in Sorularını Cevaplandırdı:

 
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Kanal B’nin “Bekleme Odası” Programında Gürbüz Evren’in Sorularını Cevaplandırdı:
( 21.05.2010 ) 
 

 

Arkadaşıma gönder !

Yazıcıya Gönder!

 

“Bugünkü Rejim Tek Parti Rejimidir.

Başbakan Her Kurumu Ele Geçirmeye Çalışıyor”

“İki Meclis’li sistem Başbakanlık rejimini ortadan kaldırır, Cumhurbaşkanın
tarafsızlığını da sağlar”

(DP Basın Merkezi - 21 Mayıs 2010) Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Kanal B’nin “Bekleme Odası” Programında Gürbüz Evren’in sorularını cevaplandırdı. Ülkenin önde gelen sorunlarını değerlendiren DP Genel Başkanı, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu yönetim ile ilgili olarak, “Bugünkü rejim tek parti rejimidir. Başbakan her kurumu ele geçirmeye çalışıyor” dedi.

Hüsamettin Cindoruk, Senato’nun yeniden kurulması konusunda da, “İki Meclis’li sistem Başbakanlık rejimini ortadan kaldırır, Cumhurbaşkanın tarafsızlığını da sağlar” diye konuştu.

Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un, yöneltilen sorulara verdiği cevaplar şöyle:

GÜRBÜZ EVREN: Bugün Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk’u konuk edeceğiz. Biliyorsunuz gündem CHP’deki değişimi bundan sonra ne olacağını konuşuyor ama yakın bir zamanda da 19 Haziran’da da Demokrat Parti’nin kongresi var. Biz bu akşam Demokrat Parti’nin geleceğe yönelik politikalarını, ülke sorunlarına getireceği çözümleri ele almaya çalışacağız. Stüdyo konuğumuz Sayın Hüsamettin Cindoruk’a teşekkür ederek ve hoş geldiniz diyerek başlıyorum.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Hoş bulduk.

GÜRBÜZ EVREN: Zonguldak’ta kaybettiğimiz 30 madenciye Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına sabır diliyorum. Acaba madencilerin hayatını yitirmesi kader midir, değil midir? Kadar dersek bir şeyleri ihmal mi etmiş oluyoruz. Bu tür ölümler kader midir, değil midir siz bu konuda ne diyeceksiniz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Ben orada vefat edenlere rahmet diliyorum, ailelerine ve Zonguldak halkına da başsağlığı. Kader çok ucuz bir çözüm veya çok ucuz bir teşhis. Bir de tedbir diye bir kelime vardır. Her kazayı siz sadece bir kadere bağlarsanız, tedbir almazsanız dünya yaşanır olmaktan çıkar o zaman havacılık sektöründe kimse pilot olmaz, hostes olmaz, riskli tehlikeli gelir herkese. Kim uçuracak uçaklarımızı, o konuda gerekli teknolojik tedbirler alınır, bakımlar yapılır, daha iyi havaalanları ortaya konulur, tedbirler alınır. Bu alanda da Zonguldak bölgesinde özellikle devletimizin geliştirdiği büyük bir değişim projesi vardı. Bu iktidar onu hiç gerçekleştirmedi, bu kömürleri çıkarmak için özel sektöre ruhsatlar verdi. Taşeronluk kurumlarını destekledi. Bence kaderi değil, bu kazaları besledi hiçbir tedbir almadı. Böyle anlarda herkesi suçlamak istemem. İktidarların zor günleridir. Muhalefet yapılacak bir alan değildir, 30 vatandaşımızı kaybettik. Bu vatandaşlarımızın aileleriyle beraber büyük bir cemaat sıkıntı içerisinde. Oradaki yöre halkı önemli ölçüde ıstırap duyuyor. Onu ben siyasete çevirmek istemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Benim devlet hayatında bulunduğum süre içerisinde Zonguldak meselesi, kömür madenleri meselesi devletin gündeminde olmuştur.

Şimdi ileri teknolojiler var, Almanya’daki madenci kadere bağlı bir sıkıntı yaşamıyor. Türkiye’deki yaşıyorsa o kader değil, o tedbirsizliktir. Teknoloji eksikliğidir ya da aşırı kazanç hırsıdır. Bunların hepsini üst üste koyup çözüm bulmamız gerekiyor. Bu acılı günde bunu bir siyaset malzemesi yapmadan bir şey tavsiye ediyorum hükümete, bunlar için Meclis araştırması yapılabilir. Çünkü görüyorsunuz maden ocağı kapatmakla bitmiyor, oralarda yöresel maden ocakları var, özel sektörün bir de devletin var. Bunları kadere bağlamadan, insanları ölüme götürmeden maden kazalarını sonlandıracak teknolojik tedbirleri almak gerekiyor. Gerekirse dünyanın her yerindeki teknolojiler incelenir, ama Başbakan’ın yaptığı yorum çok ucuz bir yorum. Ya da ağızdan kaçmış bir yorum gibi görüyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Teşekkür ediyorum efendim sizin dediğiniz gibi bu konunun siyasete alet edilmesi ve onun üzerinden siyaset yapılması tabii ki doğru bir şey değil. Ama hükümette bulunan, devletin önemli kademelerinde görev yapan insanların başka ülkelerde alınan tedbirleri Türkiye’de de insan hayatının ne kadar değerli olduğunu görerek almaları gerekli.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Mukayeseli kaza oranları var onlara baksınlar. Biliyorsunuz bu madencilik hadisesi hem tiyatroda, hem romanlarda, hem filmlerde çok işlenmiştir. Geçmişte 100-50 sene evvelki kaza oranları ile Türkiye bugün aynı oranlarda. Çok üzüntü verici bir hadise. Sendikaların da bu konuda çok dikkatli çalışmaları vardır. Ciddi sendikalarımız var. Hepsini bir araya getiren ulusal bir çözümü öneriyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Peki çok teşekkür ediyorum bu değerlendirme için. Efendim izleyicilerimizden de gelen posta iletisinde Demokrat Parti’nin Türkiye’deki bir çok soruna bakışı, getireceği çözüm önerilerini merak edenler var. Ama öncelikli olarak, bir başka partide olan sizin partinizi çok yakından ilgilendirmeyebilir ama Türk siyasetini ilgilendirdiği için, Türk siyasetinin önemli aktörlerinden biri olması nedeni ile ülkenin de geleceğini ilgilendirdiği için CHP’nin yarın 33. Kurultayı var. Sayın Deniz Baykal’ı siz de yakından tanıyorsunuz, yıllarca birlikte aynı Meclis altında siyaset yaptınız. Dolayısıyla farklı partilerden de olsa insanı, dost ilişkileriniz var. Bu kadar parlak bir siyasi geçmişi, kariyeri, birikimi olan bir insanın siyasi yaşamının bu şekilde sonlanıyormuş gibi gözükmesi, Türkiye’de artık hiç kimsenin bir şekilde teknolojinin yapabileceği şeylerden kaçamayacağı göstergesi mi? Türkiye’de ilk defa böyle bir kaset olayı gündeme geliyor. Bu sıkıntılı durumu acaba Türk siyasetçilerinin geleceği açısından nasıl yorumluyorsunuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Kimbilir, burada da Başbakan takdir diyebilir. Ama takdirin ötesinde, Türk siyasetinde bir genel başkan düzeyinde böylesine ilk kez böyle bir olay oldu. O da biraz teknolojinin ilerlemesinden meydana geliyor. Ben Sayın Baykal’ı hem fakülte dönemlerinden tanıyorum hem de 4 ay Zincirbozan’ta tutuklu kaldık. Takdir ettiğim bir siyasetçidir. Hiçbir zaman siyasette aynı caddede yürümedik ama, değerli bir siyasetçi, yetiştirmiş kendisini. Onun başına bu hadisenin gelmesinden üzüntü duydum. Hem siyaset adına, hem kendi adına, hem çok değerli ailesi adına.

Sayın Deniz Baykal bunun altından kalkar. Büyük bir güvenle söylüyorum, eğer dediği gibi bu komplo ise, bunu çözecek bir takım araçları kullanır. O da yeni teknolojiler kullanır, bu işin içinden çıkar. Burada üzüldüğüm şu, partisi Deniz Baykal’A çok sahip çıkmadı. Arka durmadı. Siyasetin içinde bulunan bir takım ara roller vardı, ara rolleri oynayan bir takım yardımcı aktörler, liderlerine çok destek çıkmadılar ona emrivakiler yaptılar. O kırgınlığı geçmiş zamanda, ben de, zaman zaman bu kadar olmasa bile, başka olaylarla yaşadığım için, içinde bulunduğu durumu anlıyorum. Sıkıntılarını anlıyorum, partisine küsmemesini diliyorum. O da küsmeyecektir. Bir siyasi mücadelenin son perdesi, Deniz Baykal için böylesine trajik halde bitmemeli, onu tekrar partisiyle dost, lideriyle, kendisinin yerine gelen halefiyle kolkola siyaset yaparken görmek istiyorum.

Ben Sayın Kılıçdaroğlu’nu tanımıyorum. Gazetelerde televizyonlarda gördüğümüz kadar. Ne var ki, O bizim tabirimizle bir lider adayı değildi ama bir figürdü, siyasette başarılı bir takım yolsuzluk hareketlerini yürüten bir Maliye Başmüfettişi edasıyla çalışan biriydi. İlk defa hem de 85 yıllık bir siyasi partinin kaptan koltuğuna oturuyor. Çok riskli bir hayat hikayesi şimdi başlayacak. Geçmiş hayat hikayesi, onun için burada bir doküman değildir, hatta bonservis değildir. Şimdi CHP gibi bir partinin Genel Başkanlığı hadisesini yeniden yazacaktır. Şimdiden ona başarılar diliyorum, ama onun hakında bir teşhisim yok.

GÜRBÜZ EVREN: Peki efendim bu konuyu çok fazla irdelemekten çok biraz daha Türkiye siyasetinin gelmiş olduğu noktayı daha iyi anlayabilmek açısından sormak istiyorum. Acaba, bu tür kaset olayının zamanlaması size çok manidar geliyor mu? Neden daha önce böylesi bir şey olmadı da beklendi kurultay öncesi, referandum süreci vesaire bütün bunlar olduğunda kamuoyunun kafasında bir soru işareti olarak duruyor. Yine Türk iç siyaseti bazı güçler tarafından, bazı kesimler tarafından dizayn edilmek, düzenlenmek isteniyor gibi bir durum var mı?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi Sayın Baykal’ın komplo kelimesini kullanmasını, bence dar kapsamda düşünmemeli, geniş kapsamda sizin de kuşkulandığınız alan dahil, Sayın Deniz Baykal komplo ile karşı karşıya kaldığını söylüyor. Böyle olayları kolayca ortaya koyana, organize eden bir basın organı ya da buna benzer bir organ olmaz. Bunu devletin kendi iç organları bunu yapar ya da yabancı servisler. İkisinden biri, ancak bunu organize edebilir. Çünkü, teknolojiyi kullanmak, mahremiyete bu kadar girmek, çok da kolay bir iş değildir. Sonra bunu tam dediğiniz gibi, kongre arifesinde servise koymak ve o servise koyma sonucunda bir sonuç almak. Amaçlanan sonuç, Sayın Baykal’ın bu hadise ile siyasi sonuçla siyaseti bırakması noktasına kadar gidiyorsa gerçekten burada bir komplo düşünülebiler. Yani komployu teknolojik olarak düşünmemeli, siyasal bir komplo olarak da düşünmek gerekli. Günün birinde gizli belgeler ortadan kalktığı vakit, belki 20-50 sene sonra ortaya çıkabilir ama, çok masum bir komplo olduğunu zannetmiyorum. Yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun da seçildiğini düşünüyorum. Ona biliyorsunuz, Gandi ünvanı da verdiler. Ama Türkiye’nin Gandi’ye değil Nehru’ya ihtiyacı var. Türkiye bağımsızlığını kazanmış, o çeşit tedbirlere ihtiyacı yok. Nehru gibi Hindistan’ın kaderini çizen o kaderde çok önemli siyasal rol oynayan bir lidere ihtiyacı olabilir, ama Gandi’lik bence siyasette geçerli bir şey değil.

GÜRBÜZ EVREN: Şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Bu konudan devam edersek medya sanki bu son olayla birlikte çok bu işin içerisine girdi. Medyada çok ciddi bir hemen her gün önde gelen medya mensuplarının programlarında, yazılarında bu konu çok işlerdi ve Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru ırmakların dönmesi sağlanıyor gibi bir durum ortaya çıktı. Medya gerçekten bir siyasi partinin genel başkanının belirlenmesinde bu kadar önemli rol oynayabilir mi, özellikle böylesine bir süreçte?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi, tabii sizin dediğinizi doğrulamak istiyorum. Medyanın Kemal bay hadisesine ayırdığı parça çok büyük. Olağandan da büyük bir parsel. Bunun altında şu yatabilir; mezhep kavgalarının Türkiye’de çok sıkıntı verdiği bir dönemde, bir Alevi yurttaşımızın, entelektüel bir yurttaşımızın, CHP gibi bir kurucu partiye Genel Başkan olması, çok şaşkınlık da yaratmış olabilir ve sanıyorum ki, bunu kullananlar da var. Çünkü karşılığını henüz açıkça söylemese bile, AKP’nin bu seçimden memnun olduğunu zannediyorum.

İleri günlerde, CHP ile AK Parti, yahutta ona benzer partiler, medya grupları arasında bir siyasi mezhep tartışmasının başlamaması konusunda her iki tarafın da özen göstermelerini rica ediyorum. Ben Demokrat Parti Genel Başkanı olarak, bu işte hiçbir zaman mezhep kavgalarını siyasete sokmamaya kararlıyız. Geçmişimiz de böyle olmuştur. Ama ne var ki, bugün bilhassa bir takım basın organlarında AK Parti yandaş basın organlarında, böyle bir ifadenin hafif hafif ortaya konulduğunu görüyorum ve üzülüyorum. Bunun bir mezhep kavgası, tartışması, mezhep sahiplerinin menfaat alanı olmamasını istiyoruz. Aynı şeyi etnisite olarak da söylüyoruz. Irkçılık da siyasette belirleyici olmamalı, sorgulayıcı olmalı. Nasıl bir arada yaşarız, nasıl daha fazla beraber oluruz bu konularda çok daha dikkatli olmamız gerekiyor. Bilhassa Başbakan’ın bazı imalarını da, fevkalade yanlış buluyorum. Türkiye’yi bölmeye değil birleştirmeye, ayrıştırmaya değil yakınlaştırmaya ihtiyacımız var. Bu arada Sayın Kılıçdaroğlu’nun da dikkatli olacağına inanıyorum ve bu dikkat içerisinde, onun CHP’ye Genel Başkan olması, CHP bir kitle partisi sayılır. Aynı zamanda. Sosyal demokrat nitelikleri giderek azalmış bir parti CHP. Onun da bu kitle partisinin gücünü, ülkenin birliği, beraberliği için kullanmasını temenni ediyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Bir partinin örneğin sizin partinizin de, 19 Haziran’daki kongresini düşünelim, onun öncesinde medyanın böyle kendisine göre Genel Başkan adayları belirleyip, ya da kendisine göre Genel Başkan olasılıklarını belirleyip onların üzerine yoğunlaşması çok doğru bir şey mi? Ben Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böyle bir şey görmedim.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Yani maniplasyon yapmamak koşuluyla adayları tespit, tayin, yahut tasfiye etmek, Türk basının görevi, medyanın da görevi. Bunu abartmamak gerekiyor. Bir de bunu çok bağımsız düşünceleriyle, kendi kararlarıyla yaparlarsa mesele yok. Ben basının taraf tutmasına karşı olmamışımdır hiçbir zaman. Özgürlükler ve haklar içerisinde zaten bu var. Ama bunu bir arka niyetle yaparsanız, ya da tayin edici olmak bir partinin başına birini getirmeye çalışmak gibi olgulara dayanırsanız, bu hem partiye zarar verir, hem desteklediğiniz insana hem de ülkeye. Bırakınız kongreler doğru karar versin. Kongreler, halk meclisleridir, halktan gelmişlerdir. Sizin sandığınızdan da çok daha dikkatlidirler, karargirdirler. Onları serbest bırakırsanız, doğru kararlar verirler, benim siyasi tecrübem bunu göstermiştir. Ben kongre kararına saygılı olmuşumdur, bundan sonra da olurum. Arkadaşlarımızın kongre kararlarını yüceltmesini diliyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Sayın Cindoruk, yolsuzluk, işsizlik had safhada ama medyada CHP Kongresi öncesi, ciddi olarak bunların dışında, bir çeşit operasyon diyebileceğimiz, kongre öncesi değerlendirmeler sürecini yaşıyoruz, aynı şey sanki yavaş yavaş Demokrat Parti’nin kongresi öncesinin ipuçlarını da bize vermeye başladı. Birkaç gündür bazı medya kuruluşlarında Demokrat Parti’de bir genel başkan değişikliğine gidilmesi gerektiği yönünde değerlendirmeleri içeren, ima eden ve bazı isimlerin örneğin eski Başbakan Tansu Çiller’in isminin ortaya atıldığı, örneğin Mesut Yılmaz ve ekibinin isimlerin ortaya atıldığı. Sanki farklı bir kongre yaşanacak, farklı bir yarış yaşanacak ve farklı şeyler olacak gibi bir hava var. Demokrat Parti kongreye nasıl hazırlanıyor?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Bu kongre ne için yapıldı, ne için yapılıyor? Cumhuriyet Başsavcılığı, bizim birleşme sürecinde yaptığımız iki kongre ile ilgili, ilgi çekici kararlar verdi, bunların bir kısmı bence hukuksal, biz bunları dikkate almamışız. Orada da söylendiği gibi, Türkiye’de ilk defa bu boyutta iki parti birleşiyor, bunun örneği de yok. Bazı konularda Cumhuriyet Başsavcılığının, telkinleri, tenkitler ve yaptırımlarını dikkate alan bir tüzük değişikliği için bu kongreyi yapıyoruz. Bu kongrede, yapılan tüzük değişikliği ile Cumhuriyet Başsavcılığının bize yaptığı uyarıları hukukileştiriyoruz, amaç bu idi.

Bu amaçla bu kongreyi, Genel Başkan olarak olağan üstü kongre niteliğinde ben tanzim ediyorum, istiyorum, ortaya koyuyorum. Orada bir aşamada Mesut Yılmaz, ısrarlı bir biçimde genel başkanlık seçiminin konulmasını istedi, ben bundan kaçmadım, onu da koyduk, ilave ettik. Cumhuriyet Halk Partisi kongresine denk düşmesi tesadüf tabii, süreçler bir birine yakın. Bu kongrede, evvela bir tüzük değişikliği yapacağız, yüz kişilik genel idare kurulunu elli veya altmışa indireceğiz, haysiyet divanını yirmi üç veya yirmi dörde indireceğiz ve oraya seçimler yapacağız. Çünkü Anap’tan gelen arkadaşlarımızın üyeliklerinde itiraz var, Cumhuriyet Başsavcılığının, irade beyanlarıyla ilgili.

Bizim gibi hukuku savunan, hukukla ilgili bir savaş için ortaya çıkmış olan bir siyasi parti hukuksuzluğa uzun süre dayanamaz, görmemezlik edemez. Normal kongremizden önce bunu düzelteceğiz. Ama tabi bunu düzeltirken 100 kişilik bir kurulu 60 kişiye veya 50 kişiye indirmekte de zorluklar olabilir. Bazı arkadaşlarımız, şimdilik vazifelerini yapamaz duruma düşebilirler. Hem Haysiyet Divanında, hem de Genel İdare Kurulunda, bunlara da çözüm bulacağız.

Birleşme, partinin tepesinde olmuştur, başkanlık divanında da, genel idare kurulunda da, bu itirazlar, hukuksal itirazlardır. Kişisel itirazlar değildir, bizden kaynaklanmamıştır, dışarıdan hukuk otoritesinden geldiği için, bence tanzimi ve onlara uymak gerektiği konusunda bir itirazımız olamaz. Genel başkanlık seçimi yapılır, isteyen aday olur, ben kongrelere çok güvenirim, saygı duyarım, bu kongrenin delegeleri benim siyaset arkadaşlarımdır, yıllardır birlikte olduğumuz, zaman zaman ara verdiğimiz çok değerli arkadaşlarımız. Her biri, Türkiye’nin 80 ilinden gelecekler, oraların havalarını da koklamışlardır, partinin gelişmesini istiyorlardır. Yüzde 5 bucuk almış bir parti bu, bunu nasıl bu birleşmeden sonra yüzde 10’un üstüne çıkarırız, benim orada imanım ve inancım var, dördüncü parti olarak Meclis’e girecektir Demokrat Parti.

Bu kongre onu da hızlandırabilir, yeni katılımlar olabilir, bir vesiledir, bir sahnedir. Burada katılmak isteyen kim varsa, bu yarışa katılacaktır. Benim bir tek şartım var, kongrenin son kararına saygı duymak. Bu karar ülkemiz için de, partimiz için de hayırlı olur. Kim katılacak? Eski siyasetçi arkadaşlarımız, başbakanlık yapmış olanlar, elbette ki yarışa katılırlar. Onların çünkü bu katılım için hem avantajları, hem dezavantajları vardır, çünkü sırtlarında bir bagaj vardır, geçmişte yaptıkları, geçmişte haklarında söylenenler, geçmişte kendileri ile ilgili itirazlar, ithamlar hem siyasi, hem ekonomik başarı ve başarısızlıkları, tabii onlarla yargılanacaktır. Birileri eğer bir yerde aday olmak istiyorlarsa, kendilerine parti içinde, basında, bir kamuoyu da oluşturabilirler. Ama bizim tecrübeli Genel idare kurulu üyelerimiz, kongre üyelerimiz, bu eleği çok iyi elerler, kim ne yaptıysa geçmişte ne ettiyse, mesela çok önemli bir varlık tartışmasına sebep olduysanız ve bunun hesabını vermediyseniz, Türkiye çok önemli bir ekonomik krize sokmuşsanız, dönüşünüzde bunların hepsi delegelerinde süzgecinden geçerken dikkate alınacaktır.

Benim burada temennim, gençleri ön plana çıkarmak, bu güne kadar tam yapamadık, birleşme sürecinde. Bu kongrede, sanıyorum çok genç, idealist, tabanlarında yetenekli kişiler öne çıkacaktır, Demokrat Parti’ye gençlik aşısı yapılacaktır, beklediğimiz ivme kazanılacaktır, kongrenin de amacı budur.

GÜRBÜZ EVREN: Türkiye’nin durumun pek parlak olmadığını ve bunlarında kader olmadığını herkes tespit etmiştir. Bir hanımefendi diyor ki; “Sayın Cindoruk beyfendiye saygılarımı sunarım, 50 yaşındayım ve CHP’den başka partiye oy vermedim ama Hüsamettin bey de çok seviyor ve sayıyorum. Emeklilerin derdine çare bulabilecekler mi? Ülkemizi dış etkilerden ve terörden kurtarabilecekler mi? İşsizlik için nasıl bir çözüm bulacaklar, merak ediyorum.” Demiş. Bu yoksulluk, yolsuzluk, hayat pahalılığı Türkiye’nin kaderi midir?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Değil, bu tam bir ne var ne yok sorusu, biz buna kelle soru deriz, hanımefendiye çok teşekkür ediyorum, hem güzel düşünceleri için hem de bana bu fırsatı verdiği için. Politika, bir sanattır, abartılı sözler seçim zamanlarında söylenir, partiler de programlarına çok iyi niyetli doğru hedefler koyabilirler, ama eğer iktidara gelirseniz, muhalefeti bir yana bırakalım. Bu hanımefendinin sorduğu meselelerle karşı karşıya kalırsanız, orada ne yapacağınızı şimdiden içinizde hissetmeniz gerekir.

Sadece yazılı metinler ve programlarla değil. Politika sanatında, bilhassa devleti idare ettiğiniz zamanlarda, bir şeyi çok dikkatle yapmak gerekiyor, kendiniz ve partinizi değil, halkı öne çıkarmak. Bu edebi bir sözdür, herkes bunu söyler ama, içtenlikle bunu yapanlar, başarılarıyla, insanların hayatında toplumun hayatında yer alırlar.

Ben şu kadarını söyleyeyim, bu emeklilik meselesi bir ızdırab verici meseledir, bir istatistik gördüm, bir emekli günde üç gram et yiyebiliyor, ortalama maaşı ile. Yani mangalda et kalmamış derken, en çokta emeklinin mangalında et kalmamış, hal buki onun belli bir yaşta daha fazla kalori alması gerekiyor. Dünya bunu nasıl çözmüş? Dünyanın pek çok ülkesinde, işçi sendikaları gibi, emeklilerin de sendikaları var. Emekliler sendikalar kuracaklar, kendi haklarını araştıracaklar, koruyacaklar, sosyal demokrasinin icapları içerisinde liberal bir parti dahi emeklilere bu hakları tanıyacak, emekli çünkü aynı zamanda sigorta primlerini ödemiş bir insan, gerek işçi olsun, gerek Bağ-Kurda olsun gerekse memur olsun.

Devlet ona bir iane vermiyor, onun vaktiyle birikimlerinden ayırarak, size ödediği bir sigorta bedeli var. Bugün Türkiye’de emeklilerin haklarının verildiğini söylemek çok zor. Devletin kaynaklarıyla, emeklilerin hayat standardı arasında mutlaka bir orantı kurulması gerekiyor. O orantıyı kurarken, çok vaatkar olmak yanlıştır. Ama bir bakacaksınız, devlet acaba kendi öz kaynaklarından, sosyal sigortalar kurumlarındaki, sigortalılarımıza gereken refah payını veriyor mu?

Vermiyor, onun da rakamları var, o rakamlara baktığımız zaman, verilebilir bir refah payı devletin gücü içerisinde vardır. Burada da öncelik önemli, bu öncelikleri ortaya koymakta çok sıkıntı çekmeyeceğimizi düşünüyorum. Ayrıca şunu söylüyorum; Bağ-Kur’u, Adalet Partisi döneminde biz kurduk, Bağ-Kur çok cesaret isteyen bir kurumdur, toprağı işleyen insana bile, belli ölçülerde bir sigorta imkanı veriyor, esnafa aynı şekilde, sanatkara aynı şekilde, hatta KOBİ’lere aynı şekilde. Bu hesapları yapılmış bir hadisedir, zamanında da iyi işledi, ama son zamanlarda iktidar partisinin ekonomi politikası, liberal bir politika olmaktan da çıktı, acımasız bir kapitalizme döndü. Eğer siz yandaş sermayeye imkan tanımak istiyorsanız, yandaş sermayeye basında, medya organları kurdurmak istiyorsanız, atom reaktörleri veya santrallerini siz medyanıza vermek istiyorsanız ve meydanınızın sahiplerini öne çıkarmak istiyorsanız, onların size yaptıkları medyatik hizmetlerden ötürü, sanayi ve ekonomik alanda zenginleştirmek istiyorsanız, devletin parası ve pohçası belli, o zaman birisinin hakkını alıp, ona vereceksiniz. Son zamanlarda olan hadise budur, hem sanayileşmede hem de, medya alanında, yandaş sermaye bankaların, devletin elinde kalmış üç veya dört bankanın bütün kredi olanakları, bütün imkanları, bütün teşvik tedbirleri verilmiştir, bunların içinde hazine arazisi tahsisi de dahildir. Bunun içinde sanayi bölgesi içindeki tahsisler dahildir, turizm bölgelerindeki tahsisler dahildir ve onun dışında verilen teşvikler dahildir.

Ben isim vermekten çekiniyorum, iki bankadan, bir bucuk milyar dolar kredi verdiğimiz bir medya mensubu var, kurucusu var. Bunların paralarını siz nereden veriyorsunuz? Devletin hazinesi sonsuz değil, devletin kaynakları da sonsuz değil, devlet bankalarının da kaynakları sonsuz değil. Tarımcıya, ona buna vermeyi düşündüğünüz bir takım kaynakları, onlara tahsis ediyorsunuz, hatta çağırıp bir başkasına diyorsunuz ki; “Sen yeterince para kazandın, ben falanca yeri, falanca yere vereceğim” diyen bir Başbakan var.

Başbakanın telefon konuşmaları var, söyledikleri var, bir de ortada gerçekler var. Benim burada söylemek istediğim, toparlayacak olursak, daha adil devlet kaynaklarının kullanılması halinde, emekli de, memur da, kamu işçisi de daha fazla gelir elde edecektir. Bunun kaynaklarını tespit ettik ve bu kaynakları kullanacağız.

Ortada bir işsizlik sigortası var, 50 trilyon liraya yakın para var, sade GAP’ta bir kısım vatandaşlarımızın da faydalanacağı, oraya ayrılmış bir bütçe var, onu tasvip ediyoruz. Ama bakınız, işsizleri, işsizlik sigortasından o kadar uzak tutmuş ki, bugün işsizlik sigortasından faydalanan işsiz sayısı, yüzde 2,6, o da işe yaramıyor. Orada duruyor para, sonu şu olabilir, o paranın, yandaşların daha çok yer aldığı, bir takım kalkınma hareketleri diye, vatandaşa anlatılan işlerde kullanılmasıdır. Devlet adil olursa, devlet sadece hukukta değil, ekonomide de adil olursa, devletin imkanları daha adil dağıtılır ve bu hanımefendinin şikayetlerinin bir kısmı çözülür.

GÜRBÜZ EVREN: Bir başka izleyicimiz Mahir Seçer bey diyor ki “Demokrat Parti Türk siyasi tarihinde büyük başarılara imza atmış olmasına rağmen, bugün pek hatırlanmıyor, hatırlayanlar yok denecek kadar az. Acaba yöneticiler, yeterince aktif değiller mi? Bugün Demokrat Parti’nin, esnaf, memur, işçi, emekli, dul yetim, şoför esnafı, ev hanımı, işsiz gençler, yüksek öğrenim için projelerini bilmiyor insanlar, bu söylemleri duymuyoruz, Demokrat Parti, halk için kapalı kutu gibi görünüyor” demiş. Demokrat Parti kapalı kutu mu?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Aslında bu kapalı kutuyu açmaya uğraşanlar için değil. Öyle bir seçmen kitlemiz var. Demokrat Parti’nin en uzun süreli iktidar dönemi, 1950-1960 arası, bizim istatistiklerden öğrendiğimiz, milli hasılayı bu dönemde yüzde, yüz 70 arttırmıştır. Bu Türkiye’de bir daha da kırılan bir rekor değil, Atatürk’ün sanayileşme devriminde çok öne çıkardığı çimento, şeker, bez gibi alanlarda dar imkanlara rağmen, büyük gelişmeler sağlamıştır. İlk otomotiv sanayini kurmuştur, barajlar yapmıştır, yollar yapmıştır, Demokrat Parti’nin ilk on yıldaki ekonomik göstergeleri çok iyi. Siyasi göstergeleri burada tartışmıyorum.

Sonra da Adalet Parti’sinin Demirel zamanında çok önemli göstergeleri var. Demirel’e ‘Barajlar Kralı’ denmesi, boşuna bir hadise değil, Turgut Özal döneminde otoyollar var. Biz daha kalkınmacı, meseleyi daha ziyade çok kapitalist ekonomi içinde değil, gerekirse sosyal demokrat aparatlarda kullanarak yapmışızdır. Et Balık Kurumu, Azot sanayi, daha pek çok kuruluşlar Demokrat Parti’nindir.

50’ye kadar devletçi ekonomi var. 50’den sonra 60’a kadar, karma ekonomi, Demokrat Parti karma ekonomi ile çok eser yapmıştır.

Şimdi bizim yaptıklarımızı sattılar. Özelleştirmeden elde ettikleri para Demokrat Parti, Adalet Partisi’nin yaptıklarıdır, limanlar dahil. Ben üniversiteye başladığım zaman, 50’lili yıllarda, Türkiye’de üç üniversite vardı, bugün iktidardaki arkadaşlarımız da üniversite açıyorlar, onlara bir şey demiyorum, ama 1960’lara geldiğimiz zaman, her ilde aşağı yukarı bir yüksek okul, bir üniversite vardı. Sayın Demirel zamanında, Turgut Özal zamanında önemli üniversitelerimiz açıldı. Bugün bir ODTÜ Üniversitesi ile iftihar ediyoruz, Demokrat Parti’nin son yıllarında ortaya çıkmıştır. Onların bugünkü kampus alanı, dünyanın hiçbir üniversitesinde yok, ormanları gölleri ile ve modern teknolojiyi öğreten kurum olarak. Bakınız bir sürü üniversiteyi bugün Türkiye’nin medarı iftiharı olan Isparta’daki, Seyhan’daki her yerdeki üniversiteleri biz yaptık.

Neden? Yolsuzluk yapmadığımız için. Devlet ekonomisinde yolsuzluk yoksa, yoksulluk azdır, yolsuzluk azsa, gelişme vardır. Yolsuzluk varsa, benim çocuklarıma gemi alayım derseniz, başkalarının gemilerini almış olursunuz, hatta kayıklarını almış olursunuz. Öncelikle ahlaklı idare kuracaksınız, yolsuzluk ekonomisi yapmayacaksınız, ve çok daha mühimi kaynaklarınız ahlaki ölçülerde kullanın. Sadece iktisadi değil, iktisadi ve ahlaki ölçülerde kullanırsanız, göreceksiniz o kaynaklar bereketli olur.

Ama siz, ben nasıl zengin olurum, benim yanımda çalışanlar nasıl zengin olur, ailem nasıl zengin olur, benim memurum değil de, milletvekilim nasıl zengin olur derseniz, ortaya bu sonuç çıkar. Bu sonuç aslında iktisattaki bir sonuç değildir, siyasetteki bir sonuçtur. Türk iktisadı, ben içinde yaşadığım yılları biliyorum, zaman zaman buhranlar geçirir, iktisadi çıkmazlar var onları aşarsınız, ama eğer siyasetin içinde yolsuzluk varsa, bunalımlar varsa, krizler varsa onları aşmakta zorlanırsınız, ya da halkın memnuniyetini azaltırsınız.

Bu işi yapacağız, hiç kimsenin şüphesi olmasın, genç arkadaşlarıma da güveniyorum, oturup konuşuyoruz, çok da güzel bir program çıkardık. Mesela biz Güneydoğu’da karma ekonomiyi düşünüyoruz. Güneydoğu’ya özel bir programımız var. Orada devletin imkânlarıyla, girişimcinin imkânlarını birleştireceğiz. Geçmişte bunu yaptık, en güzel örneği Et Balık Kurumu, Et Balık Kurumu, geçmişte Doğu Anadolu’da, Güney Doğu Anadolu’da hayvancılığı ayakta tuttu, hatta yükseltti. Şimdi bunları kapattılar, şimdi et sıkıntıları ortaya çıktığı zaman, mangalda et kalmadığı zaman, ithalata başladıkları zaman, Et Balık Kurumu’nu hatırladılar.

Devlet bir tecrübe işidir, bir birikim işidir, başınızdan geçmiş hadiseler vardır, başarılar vardır, başarısızlıklar vardır, onların bedellerini bileceksiniz. Devlet size bir emanettir, siz devlete emanet değilsiniz, bu iktidarın en büyük yanlışı o. Devleti tamamıyla işgal etmek istiyor, işgal edeceğine inanıyor ve bir genel oyu, bütün devleti ele geçirmek için bir kaynak zannediyor. Genel oy, sadece bir seçim için, size devleti idare etme, hükümet etme yetkisi veriyor. Ama bütün alanları kapsamaz ve bütün alanları sizin inisiyatifinize vermez, siz Türkiye’nin kralı değil, Türkiye’nin hizmetkârısınız, orada duracaksınız.

O nedenle, Demokrat Parti eski felsefesini güncel şartlara getirip, ileri teknolojiyi dikkate alan önemli bir yatırım hamlesi başlatacaktır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

GÜRBÜZ EVREN: Siyasi partiler ve seçim yasasını değiştirmeyi düşünürler mi? Bu gerekmez mi, kongrede yeni kadrolar, genç kadrolar görebilecek miyiz? Diye soruyor bir izleyicimiz. Dokunulmazlıklar konusu çok önemli, dokunulmazlıklar kalktığı zaman yolsuzluklarında bir anlamda önü kesilecek, bunun için ne diyorsunuz efendim?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Öncelikle şunu söyleyeyim; sayın Kılıçdaroğlu’nun beyanlarına baktım, Cumhuriyet Halk Partisini, Milliyetçi Hareket Partisi’ni dikkatle takip ediyorum. Anayasa değişikliklerini yapan iktidar partisine de şunu söyledik hep, Anayasa değişikliği, benim Meclis Başkanlığım zamanındaki metotla, bütün partilerle yapılsın. Ama hemen yapılması gereken bir şey daha var, siyasi partiler kanununda seçim ittifakı yasağı var, seçim kanununda yüksek baraj var, Anayasaya 1965’te temsilde adalet diye bir deyim yerleştirdik, onun müzakeresinde, hem Mümtaz Sosyal hocayla, hem Çoşkun Kırca ile vardığımız mutabakat barajların aşağı indirilmesi idi.

1995’te seçime gitti Meclis, o yasaları çıkaramadık. Temsilde adalet olmadan yapılan her seçim, bence meşru seçim değildir, haklı seçim değildir, sadece geçerli seçimdir. Orada başka bir şey daha var, yurt dışında iki milyon dört yüz bin seçmenimiz var, onların konsolosluklara giderek, ya da mektupla oy kullanması gerekiyor. Türkiye bunu yapmadı, Almanya ile anlaştık, Almanya da 17 tane konsolosluğumuz var, oralarda seçim sandıkları kurulacaktı. Bir tek şart koştu Almanya. “Propaganda yapmayın”, o da olabilir bir şey. Irak’ın seçmeni, İstanbul’da konsoloslukta oy kullanıyor, daha doğmamış, bıngıldak bir devlet bunu yapıyor. Bizim iki buçuk milyona yakın dışarıda, bize gelir getiren, döviz yollayan ya da oralarda önemli hizmetler yapan vatandaşlarımız. Kendi ülkelerinin seçimlerinde oy kullanamıyor, onları düzelteceğim diyen bir beyanları var mı bu partilerin, bunları sadece biz söylüyoruz.

Barajı indirelim, yurt dışı seçmenine oy kullanma hakkı verelim ama geniş hak verelim. Siyasetin finansmanını hem ahlaki, hem de adil bir hale getirelim. Bütün paraları üç parti, dört parti alıyor. Ne kadar para alıyorlar, yüz trilyon para alan var, hepsi gökdelenler yapıyorlar, binalar yapıyorlar, o gökdelenlerin içinde adalet yok, oradaki hak, diğer partilerin de hakkı.

Yüzde 9 alan parti, yüzde 7 oy alan partiye verilen paralar sadaka, yüzde7’nin altında oy alan partiye hiçbir şey vermiyor. Onların da seçmenleri var, yüzde 5 alan bir parti iki milyon oy alıyor. İki milyon vatandaşı temsil ediyor, meclise giremiyor, siyasetin finansmanından faydalanamıyor.

Gelelim bir başka tarafa, siyaset bütçeleri. Bir bütçe yapacaksınız, siyasetçi onu seçim kuruluna verecek ve Seçim Kurulu o bütçeyi tasdik edip denetleyecek, nerede ne para aldı, ne sarf etti, siyasetin finansmanı ortaya konmadıkça, demokratik rejimde yolsuzluk durdurulabilir mi? Maaşlar legal hale getirilebilir mi?

Seçim ittifaklarına gelelim, bugün İtalya’da iktidarda bulunan Silvio Amca’nın ittifakları var, zaman zaman bazı ülkelerde 15-14- 7- 9 parti ittifak yaparak seçimlere katılıyor. Yapacakları koalisyonun ön protokollerini ilan ediyorlar. Halk biliyor ki bunlar iktidara gelirse, bu fikirleri gerçekleştirecek, muhalefet olursa da bu muhalefeti yapacak. Demokrasinin bilindik alanlarından biri de siyaset. Bunlardan hiç birini söylemiyor, değerli iktidar partisi de, muhalefet partileri de, kendilerini Meclis’e attıktan sonra, duruyorlar, duraksıyorlar ve hukukun temel kuralı olan adil seçimi gerçekleştirecek enstrümanları kullanmıyorlar.

Ben, bunu partimin adına söylemiyorum, bunu yüzde 20, yüzde 40 aldığımız dönemlerde de söyledim, yanaşmadılar, isim vermek istemiyorum. Barajlarda kalan partilerimiz bunu yapmadılar, sonra da tekrar barajı aştıkları zaman bunu unuttular. Demokrasinin temeli bu, anayasa bir üst perde, her şey anayasada yazılı değil, hak hukuk vesaire, orada kuralların temelleri var. o temellerin hayata geçiriliş aşaması olan kanunlarda bu değişiklikleri yapmazsanız, arkanızdan gelecek partilerin önünü açmazsanız, halkın tümünü Meclis’e temsil etmezseniz, o zaman yeni yaptığınız anayasa değişikliği havada kalır. Baştan bu yana yaptırmak istediğimizde bu, ve inanıyorum ki Demokrat Parti’nin baskısıyla biz barajı aşarız, bizden sonra baraja takılabilecek partilerin önünü açmak istiyoruz. Devlet para verecekse, partilere oyları oranında vermelidir, bunun oranı da; yüzde 1 olur, yüzde 5 olur, ama mutlaka adil oranlar olur ve belli bir yelpaze içinde yapılır.

Demokrasi bir bütüncül rejimdir, sadece Anayasa ile temin edilmez, temin edilseydi 400 maddelik Yugoslavya Anayasası demokrasiyi koyardı, Yugoslavya dağılmazdı. Anayasaları çok geniş yapmak, yönetmelik gibi yapmak gerekmez. Gelin, hukukun genişliği içerisinde yasalardan başlayarak iyileştirmeyi yapalım diyoruz.

GÜRBÜZ EVREN: Demokrat Parti bu Meclis’te grup olarak temsil edilseydi, iktidarın gelip bazı konularda, diğer partilere yaptığı gibi, “Alın üç gün içerisinde değerlendirin görüşünüzü bildirin” şeklindeki o müracaatı olsaydı. Acaba şu söylediklerinizi “Evet, Anayasa değişikliğine bizde varız, değiştirmek isteriz, biz de varız ama seçim barajını indirin, Siyasi Partiler Yasasını değiştirin vesaire bunları bir şart olarak getirir miydiniz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Kesinlikle, bu Anayasa değişikliği ile ilgili, iki kez yardımcı olduk, biri 1987’de yasakların kalkması için yapılan Anayasa paketi, Kenan Evren’i ikna etmekte Turgut Özal ile birlikte gayret gösterdik. Kenan Evren serbest bıraktı Parlamento’yu, darbenin izleri sürüyor, darbeden 3 sene geçmiş. Orada çalışmayı Anayasa Komisyonu Başkanı ile birlikte, muhalefet partileri, iktidar partileri hep birlikte yaptık. Orada mesela seçmen yaşı 18’e iner diye bir madde geçiştirilebildi, sonra, ben Meclis Başkanı olunca 1991-1995 arasında çok ciddi bir çalışma yaptım. Hem Anayasanın başlangıç maddelerindeki dikdatör hükümleri kaldırdık, hem de pek çok konuda özgürlükler sağladık ve önemli hadisler ondan sonra devam etti.

Ama hiçbir zaman emir edici, buyurucu bir teklifle Meclis’e hiçbir parti gelmedi. Ama bu sefer geldi, bu proje, Anayasa projesi, Meclis’in projesi değil, halbu ki Anayasa’da açık, fevkalade açık, teklif sadece ve sadece milletvekillerine aittir. Milletvekilleri bu teklifleri yaparlar, aralarında tartışırlar, elbette ki parti disiplini de rol oynar, ona hiç bir şey demem. Ama bu sefer Başbakanlıktan geldi, bana iki Bakan geldi, birde Grup Başkan Vekili, üç kişilik bir Ak Parti heyeti ve Hükümeti.

Bugün Türkiye de başbakanlık rejimi var, her şey Başbakanlığa bağlı ve bu rejim içerisinde Başbakan’ın hazırladığı, Bakanlar Kurulunda konuşturduğu, Anayasa Komisyonu Başkanı olan zata emrettiği, buyurduğu bir Anayasa çıktı ortaya. O teklifin hiç biri orada değiştirilmedi, güncelleştirilmedi, güzelleştirilmedi, olduğu gibi girdi. Bu anayasa teklifi, teklif bakımından sakattır, ve şekil bozukluğu var. Nitekim Anayasanın 149. maddesinde de açık hüküm var, bunun öncelikle Anayasa Mahkemesinde görülmesi gerekiyor, usül bakımın hiçbir şüphe yok ama, zannediyorum yakında gündeme alırlar, mesele orada da Anayasa denetiminden geçer.

Ben onda değilim, bu Anayasa teklifinin neyi çözdüğüne bakıyorum, daha didaktik bakıyorum. Şimdi biz ne diyoruz, hepimiz, çıkıyoruz Yüksek Hakimler Kurulu’nda, Adalet Bakanı yok diyorsunuz, olmamalı, dünyanın hiçbir yerinde yok, yok. Müsteşar da yok, yok, yani onlar çıkarılsa ve Anayasa Mahkemesi kararları falan dikkate alınsa, Yüksek Hakimler Kurulu makul bir sayıyla düzeltilebilir. Biz Bakan çıksın diyorduk, şimdi Abdullah Bey girdi, nasıl girdi Abdullah Bey? Oraya 17 tane adam tayin edecek, yani partizan, tarafsız olmayan bir Cumhurbaşkanımız var, kendisi bu partinin kuruculuğundan başlayarak gelmiş, ruhu, kalbi, düşünceleriyle bağımlı bir adam.

Beş günde bu kadar büyük bir paketi okuyan bir mucize adam, yani beş bin sayfayı aşan bu komisyon raporlarını okumadan, böylesine bir kanunu imza edebilen biri. Abdullah Bey gidiyor oraya, orada temsilciliği ve çoğunluğu var. Geliyor Anayasa Mahkemesine yine Abdullah Bey’in çoğunluğu var. Geçen sene Cumhurbaşkanı olduğu zaman, “Bu yetkiler fazla” diyen Cumhurbaşkanımız, 17 tane dolaylı ve direkt üye tayin ediyor, böyle bir şey olur mu? Böyle bir şeyi düşünmek mümkün müdür.

Yani bu anayasa değişikliği başka sebeplerle tahlil etmeye gerek yok, sadece dediğim, birincisi teklif yanlış, Abdullah beye verilen, hem Hakimler Kurulunda, hem Anayasa Mahkemesindeki aşırı tayin yetkisi bu anayasayı sakatlıyor.

Abdullah bey acaba doğru, düzgün tayin yapar mı? Yapsaydı RTÜK’e yapardı, dişçilik fakültesine, üçüncü 17 oy alan adamı tayin ediyor, 150 oy alan profesörü tayin etmiyor. Bu kadar yandaş, bu kadar duygusal, bu kadar kişisel düşünceleri önde olan bir Cumhurbaşkanı, bu kadar taraflı bir Cumhurbaşkanına bunca yetkiyi veren bir güncel Anayasa Değişikliğine elbette Anayasa Mahkemesi bir dur diyecektir diye düşünüyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Efendim Cumhurbaşkanının yetkilerine değinmişken ve Sayın Cumhurbaşkanı geçtiğimiz yıl, “Bu kadar yetki fazla bunları alın” anlamına gelen ifadeler kullanmışken hayır bu yetkiler yetmez daha da fazlasını verelim. Başbakan’ın “Türkiye’de başkanlık sistemi iyi olur” yönündeki sözlerinin acaba bu verilen yetkilerle bir bağlantısı var mı? Türkiye başkanlık sistemine doğru gidiyor değerlendirmelerinden hareket edersek Sayın Başbakan kendisini Devlet Başkanlığına mı hazırlıyor?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Sayın Başbakan’ın müthiş yetkileri var hem partisinde, hem milletvekili seçiminde, hem de Meclis gündemini tanziminde inanılmaz büyük yeri var. Bugün il başkanlarına hitabını dinledim tam otokratik bir tavır. Demokrasinin tarifini bilmediği gibi D harfini bilmiyor. Hepimizi tanzim edici bir Başbakan var. Bu Başbakan’a bu yetkileri vermek demek elbette hukuken geçerli gözükmüyor ama Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki irtibatı görünce onun yetkilerini ona vermek sureti ile Başbakanlık rejimini güçlendiriyor. Zaten onu Cumhurbaşkanı gösterdiğinde de kardeşim dedi. Siyasi literatürde de yok, lügatta da yok Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında kardeşlik ilişkisi yok. O Yandaşlık ilişkisi, o ne biçim iş. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında siyasi birliktelik olur, siyasi düşüncelerde birliktelik olabilir ama ona rağmen tarafsızlık ilkesini düşünerek en azından Sayın Abdullah Gül’ü teklif ediyorum demeliydi. O bakımdan baktığınız zaman kare tamamlanıyor. Burada iktidar partisi, Başbakan, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Bakanlar Kurulu ve Meclis çoğunluğunu içine alan bir büyük beşgenle Türkiye’yi tek parti dönemine benzer biçimde idare ediyor. Bugünkü rejim tek parti rejimidir ve tek parti rejimi olduğu için de Başbakan istediğini söylüyor, dilediğini yapıyor, her türlü kurumu ele geçirmeye çalışıyor. Bunu da milli irade terimine dayandırıyor.

Seçimlerde halkın verdiği oy, sizin devleti teslim alma yetkiniz değildir. Devletin bütün kurumlarını, bütün kurallarını siz tanzim edesiniz diye verilmedi. Size verilen pay sadece 4 yıl için hükümet etme payıdır. Onu da kanunlara, Anayasa Mahkemesi’nin denetimine saygılı olarak yapacaksınız. Anayasa Mahkemesi, milli egemenlik prensibini çiğneyen mahkeme diye görülebilir mi? Bu çağın belki de en büyük icadıdır Anayasa Mahkemesi. Bunu kabullenmek için de tarih içinde çok büyük tartışmalar.

Başkanlık Sistemi diye bir sistem var. Biz burada 90’dan beri söylüyoruz Demokrat Parti’den önce Doğru Yol Partisi olarak Sayın Demirel de, Ben de başka arkadaşlarımız da anlattı. Eğer Türkiye’de sınırsız bir demokrasi yapmak istiyorsak bazı öğelere dikkat edeceğiz. Degol’un 1958’de 5. Cumhuriyette ortaya koyduğu bir prensip var. O prensibe benzer adaptasyon yolu ile, Türkiye Anayasalarını düzeltmektir. Nedir birinci şartımız? Bir senato. Çünkü, eğer senato olmazsa Anayasa Mahkemesi senato görevini üstlenir. Senato Türkiye’de başarılı olmuştur. Kusurları vardır, nedir onlar? 23 Tane darbeci tam üye yapılmıştır. 15 tane de cumhurbaşkanının tayin ettiği vardır, onlardan arınmalıdır. Bir de işleyişte, yasaların yapılış işleyişinde daha rahat çalışabilecek, Batı Parlametoları’ndaki gibi bir takım kurumlar, kurallar koyabilirsiniz. AB’nin 17 ülkesinde senato var. İngiltere’de görüyorsunuz ama onların kimileri geleneksel olarak Lordlar Kamarası’dır kimi başka isim taşır ama demokratik senatoların olduğu ülkeler İtalya, Fransa gibi gayet başarılı rejimler ortaya koyarlar. Anayasa Mahkemesi’nin üzerindeki görevi de alırsınız. Senato zaman zaman düzelticidir, zaman zaman döndürücüdür ama zaman zaman yapıcıdır. Senatodan niye kaçıyor Türkiye? İki Meclisli sistem az önce söylediğim Başbakanlık Rejimini de ortadan kaldırır. Cumhurbaşkanının tarafsızlığını da sağlar. Gelin bunları yapalım, birinci söylediğimiz bu.

İkinci söylediğimiz denetim. Parlamento Başkanı olarak söylüyorum, parti başkanı olarak söylemiyorum, bugünkü Meclis denetim zafiyeti içindedir. 1960 öncesi kurulan tahkikat encümeni korkusu ile, TBMM’nin tahkikat imkanları elinden alınmıştır.

Şimdi yolsuz iddiasını araştıracak komisyon kuruyorsunuz, onun uzmanlarını hükümet veriyor. Böyle bir iş olur mu? Onun için çok ısrar ettiğim bir şey var, Devlet Denetleme Kurulu var Cumhurbaşkanı’na bağlı. Cumhurbaşkanı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu olur mu? O’nu Meclis’e bağlayalım. Bağlatamadım o zaman da. Sayıştay’ı Meclis’in denetim organı haline getirelim, hem cari bütçeleri inceleyelim, hem diğer yolsuzluk dosyalarını Meclis’in komisyonları eli ile, onun otoritesi ile inceleyelim görün bakalım yolsuzluk olur mu? Tabii orada dokunulmazlıkları kaldıralım. Bu kadar geniş dokunulmazlık olur mu? Öyle vakalarla karşılaştım ki Meclis Başkanı iken. Küçük darp hadiseleri, trafik kazaları bile dokunulmazlık sınırları içerisinde. Orada bir şey söylenebilir dokunulması gereken milletvekili ile her tahkikat Meclis Başkanı’na haber verilir, bir de infazlar Devlet zoruna bırakılır. Dünyanın her yerinde var bunlar.

Bizim demokrasimiz yarım demokrasidir. Yarım demokrasiyi tamamlamak isteyenler ise, sizin benim gibi vatandaşlarımızdır ama parlamentonun içindeki partiler olmamıştır, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı veya Başbakan bu konuda ciddi bir kararlılık göstermemiştir. Neden? Kendileri ile ilgili bir tahkikat dosyaları var, o korku içindeler. Onların da çareleri var. Meclis’in mebuslarının elbette ki hakları dikkate alınacaktır. Onlara siyasi yollarla komplo kurulması önlenecektir. Onların hepsinin batı demokrasilerinde ortak kuralları vardır.

GÜBRÜZ EVREN: Efendim iktidarın başlattığı bir açılım politikası vardı. Hemen her alanda açılım. Bugün de Sayın Dışişleri Bakanı’nın bir Rum açılımı oldu özellikle “Rumlar eğer Kıbrıslı Türklere üç liman açarlarsa biz bütün limanlarımızı Rumlara açacağız” şeklinde bir ifadesi oldu. Bundan önce Ermeni açılımı vardı, ondan önce Kürt açılımı vardı. Kürt açılımını sanatçılarla, yazarlarla, televizyoncularla hemen her kesimden radyocularla sabah kahvaltı toplantılarda konuşuldu görüşüldü. Siyasetçilere bu anlatılmaya çalışıldı. Siz açılımın ne olduğunu, içeriğini anladınız mı? Eğer açılım herhalde iyi açılmamış ki, yeniden terör saldırıları, şehit haberleri gelmeye başladı. Acaba bütün bu şehit haberleri, terör örgütünün saldırıları açılımın iflas ettiğini ve iktidarın da artık bu konuyu çok fazla dillendirmemesi açılımdan vazgeçildiği anlamına mı geliyor, böyle açılım politikası olur mu sizce?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Konuşmamın başında, siyasetin gerçekçilik olduğunu söyledim. Gerçekçilik yoksa, gerçekten siyasette yapmak istediğiniz hamleler olabilir, hatta iyi niyetli de olabilirsiniz, ama gücünüzü aşıyorsa, onlar başarısız kalır. Türkiye büyük bir devlet, güçlü bir devlet. Belki de 90 senedir bağımsız yaşamış bir devlet. Bu devlet 13 milyon nüfustan 75 milyon nüfusa çıkmış. Dış politikası, en doğru politikası. Sanayileşmede sıkıntısı olmuş olabilir, ekonomide vesaire. Darbelerle de yaralanmış bir ülke ama, 90 senenin sonunda bir özet yapacak olursak, hiç toprak kaybetmemiş, hiçbir savaşa katılmamış Hatay’ı kazanmış, Kıbrıs’ta bir kolordu besliyor. Londra ve Zürih Anlaşmalarını yapmış, Lozan’ı muhafaza etmiş bir ülke Türkiye. Çok güçlü bir ülke Türkiye. Milli geliri 300 dolardan 8 bin dolara çıkmış. Böyle bir güçlü bir devlet de gücü sonsuz değil. Türkiye büyük devlettir, Türkiye sadece güçlü bir devlet olmakla kalmayacak, ileri günlerde daha da büyüyecektir, hepimizin ortak gayretiyle. Bu gücü ölçülerini çok iyi bilerek kullanmak gerekiyor. Her işe atılan, her işi çözeceğini söyleyen ve her işin çok kolaylıkla çözüldüğünü zanneden insanlar Bakan oldular, bunlardan biri de Dışişleri Bakanı. Zannediyor ki, bütün bu sorunlar bizim ihmalimizden, bizim uzlaşmaz tutumumuzdan veya yanlışlarımızdan dolayı duruyor. Öyle değil, o meselelerin çok tarafları var.

Şimdi en çarpıcı misal, Ermeni meselesidir. Ermeni meselesi için ortaya çıktıkları zaman, ben dedim ki, “İkili ilişki ile Ermeni meselesini çözemezsiniz. Bu üçlü ilişkidir. Bir de Azerbaycan’daki kardeşlerimiz var. O Azerbaycan Devleti, bizim canımızdır, ciğerimizdir.” Allah rahmet eylesin Haydar Bey’in söylediği çok güzel bir şey var. “İki devlet bir millet” bu çok güzel bir şey ve bu politikayı Sayın Demirel de, Sayın Özal da, biz de çok iyi götürdük. Ben Bakü’ye ilk gittiğimde, 1 milyon kaçkın, onlar mülteciye kaçkın diyordu. Onların nasıl sefalet içinde yaşadığını gördüm. Elimizden gelen yardım yapıldı ama Karabağ’dan kovulan insanlar, üst üste, açlık sınırında yaşıyorlardı. Azerbaycan’ın gücü yoktu, bugün biraz daha iyi.

Siz Karabağ toprağını halletmeden Ermeniler ile anlaşırsanız, Azerbaycan ile kardeşlik ilişkilerimiz sıkıntıya girer. Dediğimiz çıktı Azerbaycan bize kırıldı. Bu arada da “O protokolleri Meclis’e göndermeyin, bu protokoller 90. Madde’deki Anayasal anlaşma değildir” dedik. Çok ilginç, siyasi tarihte olmamış bir şey oldu, o onlaşmaları Türk hukukuna, Ermeni Anayasa Mahkemesi müdahil oldu. Böyle de bir açık verildi. Ne oldu şimdi Ermeni meselesi? Ne oldu açılacak sınır kapısı? Daha bir kapıyı açamadıktan sonra, siz hangi açılımı açabilirsiniz. Azeri kardeşlerimizin kırgınlığı da sürüyor. O nedenle ortaya fırlayan Dışişleri Bakanlarından çok korkarım.

Türkiye’nin dış politikasını bu kadar başarılı kılanlardan biri de, Monşer dedikleri bizim dışişleri mensuplarımızdır. Onların eğitimleri, yaşamları bizden farklı olabilir ama Türk devletinin sağlam adamlarıdır onlar ve dışişleri bakanlığının arşivi, müthiş bir arşivdir.

GÜRBÜZ EVREN: Yani devlette devamlılık esastır. Devlette eğer geleneksel politikalardan özellikle dış politikadan vazgeçerseniz ya da vazgeçme sinyallerini verirseniz bu anlamda sizin muhataplarınız artık, sizin karşınızda elleri güçlü olarak masaya oturmazlar mı? Türkiye’de bir çok konuda artık o geleneksel politikadan vazgeçmenin çok radikal bir şekilde vazgeçmenin sıkıntılarını yaşamıyor mu?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi bu bakanın kafasında Dışişleri Bakanı mektupçu, mesaj getiriyor, mektup götürüyor, getiriyor. O, kendi yazdığı kitabın, kabul edilebilir bir kitap olduğunu, tartışmasız olduğunu ve onun aksine bir şey düşünmenin mümkün olmadığını varsayıyor. Benimle konuştu, kendisine de söyledim. Bu Dışişlerini Bakanlığını yok sayarak, yaptığı hamlelerin hepsi giderek çözülüyor.

Şunu söylemek istiyorum Türkiye adına yapılmış işler bunlar. En son bu İran ile yapılan anlaşma Obama dahil herkes, şaşkınlıkla bakıyor. Türkiye nerden girdi bu işe? Brezilya’dan medet umdu, Birleşmiş Milletlerden iki komisyon üyesi geldi buraya, birden bire daldılar bu işe, sırtımıza bir de bu işi yüklediler. Şimdi onları nereye koyacağımızı dahi bilmiyoruz. Ne olduğunu da bilmiyoruz. Ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Kimi 1200 kilo diyor, kimi 3 bin kilo diyor. Bir büyük hadisenin orta yerine, Türkiye göbekten daldı. Anlaşmaya karşıtlar ortaya çıktı ve Birleşmiş Milletler yaptırım yapmaya hazırlanıyor. Bir yandan siz şefkat gösteriyorsunuz, öbür taraftan da dünyanın bütün önde gelen devletlerinin hepsi “Hayır bu şefkate layık değildir, bunun elinde daha fazla su var” peki onu nasıl nakledeceksiniz, ne kadar koruyacaksınız, takasın karşılığı ne? Hiçbir şeyi ortaya koyan düzgün bir belge daha açıklanmadı. Ben o Brezilyalı Dışişleri Bakanı’nı gördüm, ayak ayak üstüne atmış laubali bir adam. Televizyonda ciddiyeti yok. Televizyonda ciddiyeti olmayan bir iş. İran’a zaman kazandıran ve dünyanın bütün medeni ülkelerinin dehşet duyduğu bir hadiseye, Türkiye balıklama daldı.

GÜRBÜZ EVREN: Çok özür dilerim bir de bir soru işareti geldi acaba İran’ı bu kadar destekleyen ya da İran için bu kadar garantör olan, Çünkü Sayın Başbakan dedi ki, “Biz İran’a kefiliz” o noktaya gelinmesi şu soru işaretini de beraberinde getirdi, acaba Türkiye’de İran’dan yararlanarak, İran ile ilişkilerini geliştirerek nükleer güç olma, nükleer faaliyetlerini artırma yoluna mı gidiyor? Bu da Türkiye’ye şüpheli yaklaşılması ilişkileri bozmasını getirmez mi?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: O daha vahim bir tahmin. Çünkü az önce söylediğim gibi Türkiye’nin gücü sonsuz güç değil, Türkiye süper güçtür. Türkiye itidalli, dikkatli, her tarafa mesaj verebilen, mesaj alabilen orta bir devlet, Türkiye’nin faydalı işler yapabilmesi mümkün. Hatta zaman zaman yedieminlik de yapabilir. Ama bunun sınırlarını, taraflarını seçerek çizerek olur. Kendiliğinden, Güney Amerika’dan bir Brezilyalıyı getirip de, onun konuşmalarına baktım hiç de bir devlet adamına yakışan hareketler değil. Ama ciddi bir iş değil o iş. Türkiye oraya girdi, inşallah o paket gelmez Türkiye’ye, Çünkü, o bagaj gelince, hepimizin sabahlara kadar, acaba buradan bir şey çıkar mı diye düşünmememiz gerekiyor.

İşte güven duygusu burada dikkati çekiyor. Devlete, devlet adamına, yaptığı işe güven. Ben güvenmiyorum, siz güvenmiyorsunuz bir macera var orada. İçeriğini de açıklayamıyorlar, “Biz İran’a güveniyoruz” İran size güvenmiyor. Yarın İran “Ver benim o mallarımı” derse ne yapacaksınız? İran bizim hakikaten yakınımız olan bir ülke kaç asırdır hiç çarpışmamışız. Orada 25-30 milyon Azeri kardeşlerimiz var. Böylesine yakın ilişkilerimiz olan bir ülke ama rejimlerimiz değişik. O rejimleri almak isteyen hükümet de olabilir, ama o rejim Türkiye’ye gelmez, girmez. Bizim laik duygumuz, inancımız yerleşmiştir. Biz laik bir devletiz. Dinimize saygılıyız, ama laik bir devletiz. İran gibi bir İslam devleti değiliz, bir din devleti değiliz. Bizim din polisimiz yok. Bizim rejimlerimiz arasındaki farklılığı da dikkate almak zorundasınız siyasette. Dostluk kadar rejim farklılıkları da var, çok büyük fark var.

Şimdi ben buradan nasıl çıkacaklarını çok merak ediyorum. Buradan çıkmaları için de, Birleşmiş Milletler kurtarıcı olabilir bir takım kararlar alarak, bizim belki de muhalefetimize rağmen, Birezilya’nın da, bizim de muhalefetimiz olabilir. Daimi üyelerin inisiyatifi ile bu mesele dondurulur diye tahmin ediyorum, temenni de ediyorum.

GÜRBÜZ EVREN: Bu anlaşmanın altındaki imza da çok önemli.

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Çok önemli ama yapacak bir şey yok. Eğer anlaşmanın konusu, tatbik kabiliyeti yoksa, edilmeyecekse çünkü burada bir maddi vaka var. Belli bir mal gelecek, belli bir mal gidecek. Birileri size o malı verecek, siz onunla takas edeceksiniz. Burada emtia var, emtia olduğu için nazari imzaların hiçbir faydası yok.

GÜRBÜZ EVREN: Tabii Demokrat Parti’nin yapılan kamuoyu yoklamalarındaki oy oranından hareket ederek bir çok izleyicimiz bu konuda görüş bildirmiş. Örneğin Merih Yüksel diyor ki, “Demokrat Parti oyları yüzde 4-5 civarında görülüyor ama Hüsamettin Cindoruk, Bey’i dinlediğim programlarda ‘baraj sorunu yok, biz bunu aşacağız’ diyordu bunu nasıl aşacak?”

Fethi Demirci,”Bence asıl sorulması gereken soru Demokrat Parti seçimlerde şansını artırmak için ne düşünüyor?” yönünde.

Tabii bu soru olunca biz ister istemez Demokrat Parti’nin Adalet Partisi’nin ve Doğru Yol Partisi’nin bir yerde seçmen tabanı olarak bilinen Sayın Hüsamettin Cindoruk da bizimle hemfikirdir, kırsal kesimde köylülerin, çiftçilerin bugün giderek daha çok yoksullaştığı, hatta artık çiftçiliğin bir şekilde terk edilmek durumunda kalındığı, ürünün para etmediği, girdilerin çok yüksek olduğu bir sektör gerçeği ile karşı karşıyayız. Ama hala daha ülkemizde tarım sektöründe çok önemli bir nüfus var. BU da sizin seçmen tabanınızı oluşturuyor. Acaba bu tabana yönelik oylarınızın en azından artması açısından ne tür çözüm önerileri ile geliyorsunuz. Kırsal kesimde, taşrada çiftçilerin, üreticilerin yoğun olduğu yerlerde mitingler, etkinlikler düzenliyor musunuz, orada ne tür mesajlar veriyorsunuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi söylediğiniz doğru, Demokrat Parti bir köylü, çiftçi partisiydi, adı böyle olmakla beraber, o zaman Sayın rahmetli Adnan Menderes’in, Bayar’ın konuşmalarından alıntılar yapmak gerekiyor. Tarımda büyük gelişmeler sağlanmıştır. Mesela 4 bin olan traktör sayısı 40 bine çıktı. Bu böyle de gitti. Gübre, baraj, sulama her şey. Son yıllarda tarım bölgelerine gidiyorum, Çiftelere gittim, bir miting yaptık. Eskişehir’in bir ilçesi, tarımda ileri bir ilçe. Bu şeker sanayi ile ilgili çok önemli bir ilçe. 2 milyon ton Türkiye şeker ithal etmiş bu sene. 1 milyon ton da kaçak var. Sınırlarımızdan özellikle Suriye ve Irak sınırından gelmiş. O kaçak şekeri de düşünürseniz, pancar ekim alanları daraltılmış. Çiftçi perişan, feryat ediyor. Onların feryatlarını paylaştık, yapacağımız işleri anlattık. Şeker Fabrikalarını paket halinde satıyorlar ve yabancılara satıyorlar. O 400 bin aileyi ilgilendiren bir hadise inanılmaz bir şey onların çarelerini söyledik. Geçmişte zaten o fabrikaları biz yapmışız.

Döndük Ordu’ya gittik fındık meselesi için. Fındık ağacını göç ettiriyorlar. Vatandaş niye fındık ağacı dikiyor? Çünkü başka ekecek yapacak bir şeyi yok. Zeytinde sıkıntı var. Zeytin bölgelerinde sanayileşme sürecinde o yeşil alan projelerinde vesairelerde inanılmaz hata var. Halbuki, zeytin bugün Türkiye’de henüz hepimize yetecek kadar ama zeytin ve zeytinyağı üreten bir alan olmaktan uzak. Gelin bunları düzeltelim. Her alanda buğday, hububat, hububatta gerileme var. 16 milyon tona inmiş. Bütün bunları dikkate alan çok önemli bir tarımsal gelişim projesi hazırladık. O programın içinde bu var.

Bizim köylümüz, çiftçimizin nüfus itibarıyla azaldığı doğru. Ama iş bulduğu yanlış. Yani siz tarımdaki köylüyü, çiftçiyi şehre taşımak istiyorsanız, sanayileşme yapmanız gerekiyor. Bu araçlara yerleşmiş olan çiftçi ve köylünün sıkıntısı var. Geriye dönüş porejesi yapıyorlar. 5 milyon köylü çiftçi İstanbul’a taşınmış, belediyenin yaptığı yardımlarla 17 bin kişi dönmüş. Mizahi bir hadise. Bir devletin bu kadar kötü idare edildiğine ben hayatımda rastlamadım.

Türkiye’nin hiçbir imar planı yok. Nerede ne yapılacak, ne edilecek yok. Her şey birden bire vatandaşın aklına bile gelmeyecek çözümleri Başbakan kafasında kuruyor ve bunları açıklıyor. Toprak ofisinin depoları işgal altında. Fiskobirlik, Tariş, Tekel gitmiş. Devlet öyle hale gelmiş ki, tütüncü de, hububat eken de, şeker pancarı eken de, zeytinci de, üzümcü de aklınıza ne gelirse, tarımda pamuk o kadar daraltılmış ki, Türkiye Yunanistan’dan pamuk alıyor. Bilhassa Ege bölgesinde Adana civarında, Adana’da pamuk üreticileri zeytin ağacı dikiyorlar. Ağaçlar henüz fidan, büyüyecekler ve zeytin verecekler 4-5 senelik bir iş. Bu kadar ekonomisi bozuk bir ülkede, Sayın Başbakan tarımdaki bozulmayı önemsemiyor bile.

Biz burada şunu söylüyoruz, kimi anketlerde yüzde 5,5 çıkıyor, kimi ankette yüzde 7,5 çıkıyor. Ama seçim daha oturmuş değil, partiler daha oturmuş değil. Demokrat Parti henüz yerleşmiş değil, kendini anlatmış değil, anlatmaya çalışıyor, yerleşmeye çalışıyor. Çok önemli bir tarafımız var, zengin bir geçmişimiz var. Büyük bir aile Demokrat Parti. Türkiye’de benim gördüğüm geleneksel iki parti var biri CHP, soyağacı hem cumhuriyete yaklaşıyor hem her tarafta eşraf olarak varlar. Bir de biz varız. Hangi köye, kasabaya gitsem dedesi, babası yahutta annesi bizimle beraber geçmişte olmuş insanlar karşıma çıkıyor. Çok hızlı biçimde üye kaydediyoruz, gelişiyoruz. Onun için benim gördüğüm potansiyel nedeni ile bizim baraj tehlikemiz yok diyorum. En kötü gününde yüzde 5,5 almış bir parti, seçimde rahatça yüzde 10 barajını aşar.

Şimdi Kahramanmaraş mitingine gidiyorum, Pazar günü Kırşehir’e gidiyorum. Sonra döneceğiz başka şehirlerimizi gezmeye devam edeceğiz. Gördüğüm alakayı, nabzı da tutuyorum ve diyorum ki, bizim baraj tehlikemiz yok. Yeni katılımlar olur vesaire, onlara da kapalı değiliz.

Benim söylemek istediğim şu, Demokrat Parti’ye köylü ve işçi partisi olmak yetmez. Varoşlara da bakmamızda fayda var, entelektüel çevreler daha dikkatli sorgulayıcı, araştırıcı oylar kullanabilirler, onların kanaatlerine çok değer veriyorum ama varoşlardaki insan kim? Bizim vaktiyle müşterimiz olanlar, köyden gelenler. Daha önce köylerden, kasabalardan gelenler, varoşlarda ancak yer bularak tutunmaya çalışıyorlar. Onun için politikamızı sadece tarım, köy ve işçi politikası olarak değil, aynı zamanda varoşlardaki kimsesizler, yalnızlar, işsizlere doğru çevirmemiz lazım.

GÜRBÜZ EVREN: Varoşlar dediniz burada belki işin anahtarı burada. Bir siyaset bilimci olarak, Türkiye’de 6 büyük metropol var. Bu metropollerde Türkiye nüfusunun yüzde 75’i yaşıyor. Eskiden tam tersine yüzde 70 kırsal kesimde yaşardı, yüzde 30 kentlerde yaşardı. Bugün o iç göçlerden dolayı çok ciddi olarak 6 büyük metropolü bunlara bir yedinci isim de eklenmesi söz konusu yakında. Dolayısıyla buradaki nüfusun da yüzde 65-70’i bu metropollerin varoşları olarak adlandırılan gecekondu yoksul semtlerinde yaşıyorlar. Bunlar kimi seçerlerse o partiyi iktidar yapıyorlar. Türkiye gerçeği bu. Bu 6 metropolde kazanan parti ve birinci parti oluyor. Bir sadaka siyaseti gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisine göre başarıyla uyguladığı bu yardımlar kendilerine çok bağlı o yardımla geçinmeye alışmış düşünmeyen, sorgulamayan siz gittiğinizde ya da bir başka parti gittiğinde sen ne vereceksin sorusunu soran böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. İşte bu metropollerdeki bu yapıyı nasıl kırmayı düşünüyorsunuz?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Şimdi varoşlar artık metropoller de değil sadece. Türkiye’nin her yerinde varoş var. Beldelerde dahi varoşlar var. Vatandaş ekmeğini köyde topraktan çıkaramadığı zaman ve o topraktan çıkaramadığı ekmeği bir yerde bulmak zorunda olduğu için, ilk yakın kasabaya ya da bir akrabasının bulunduğu bir şehre taşınıyor. Varoş onun için Van’da da var, İzmir’de de var, metropol şehirlerde de var. Ama Ankara’nın ilçelerinde bile var. Çok yalnız ve kimsesiz insan var. Açlık sınırında olan insanlar var. Bunlara siyaset yolu ile ulaşmak zor bir şey ama yapmaya mecburuz. Siyasi kurum olarak, bu hadisenin içine girmeye mecburuz ve mahkumuz. Bunu yapmaya başlıyoruz mikro krediler vesaire bir sürü imkanlar var. Ama bunlar o vatandaşları hem cumhuriyete, hem devlete hem de demokrasiye bağlamaya yetmiyor. Bizim onlara söylediğimiz şu, az önce konuşmamın başında söylediğim gibi, bu devletin imkanları var ama sen unutulmuşsun. Biz seni unutmayacağız ve seninle beraber bunu yapacağız. Oralarda yeni bir örgütlenme biçimi tasarlıyoruz ve yapacağımızı sanıyorum.

Oralarda bir efsane var, Kırat efsanesi yatıyor. Benim gördüğüm Kırat zamanında bereket olduğu, işlerin yolunda gittiği ve köyünde de olsa, kentinde de olsa belki bu konfora sahip olmadığı halde, insanca muamele gördüğünü hatırlayan ya da o efsaneyi duyan insanlar var. Onlara ulaşacağız, ulaşmak zorundayız ve ihmal edildiğini görüyoruz. Siz diyorsunuz ki, onlara bir torba yemek götürüyorsunuz, kim götürüyor? İktidar partisi. Ben uzun yıllar siyaset yapmış bir insan olarak söyleyeyim, sadaka kültürü ile her bireye bir şey vermek için uğraş yolu ile oy alacağımız zannedilmesin. O kadar vatandaşa ulaşmak için hiçbir partinin örgütü de yetmez, hiçbir belediyenin, hiçbir kaymakamın gücü de yetmez. Nüfusu çoğalan Türkiye’de insanların kitleleri yaşatarak, onlarla beraber yaşayarak onlara doğruyu anlatarak, yanlış bir şey vaat etmeyerek yani, yalanı, dolanı, vaade çok dikkat biçimde kullanarak erişmek mümkündür. Onlar ümit bekliyor. İnanın o varoşlarda yaşayan insanlar, bizim eski seçmenlerimiz şimdi yeni seçmenlerimiz olacak güven arıyor sizden. Yani siyasi güven arıyor bir de açıkçası yolsuzluklardan gözü yılmış insanlar, yolsuzluktan zarar görmüş insanlar. Bu hadise ekonomik değil, ahlaki bir hadisedir aynı zamanda. Hem de onlara ahlaki yaklaşımlarınızı bekliyor.

Siyaset uzaktan zor gibi gözükür ama bir örgütü kurmaya başladığınız zaman bu aynen siyaset dışındaki alanlarda olduğu gibi zincirlemedir, birbirini takip eder. İnsanların yüzde 5’ine güven verdiğiniz zaman, yüzde 40’ına vermek de zor değildir. İnsan medyası, insanın içi, anatomisi birbirine benzer. Siyasetçi kendi dünyasını doğru kurmalı, yapacağı şeyleri iyi bilmeli ve doğruları söyleme alışkanlığında olduğu zaman vatandaş bunu anlar. Göreceksiniz bu iktidar, bu seçimde önemli ölçüde oy kaybedecektir. Neden? Odaklandığı konu, yani dini meselelerle ilgili konu bıktırmıştır vatandaşı. Onu aynısını, her zaman daha önce Kırat zamanında da yapmış olan bir siyasi partiye, onun bugünkü propagandası işlemez. Seçmene de işlemez. Vatandaş şimdi tamam diyor zaten geçmişte de öyleydi, “Sen bize şimdi çocuklarımızı okutmak için, sağlık problemlerini çözmek için ne yapacaksın, bugüne kadar yaptıkların yetmiyor bize” diyecek. Bir katkı payı meselesinde bile, vatandaş bunun kaldırılmasını istiyor.

Son eczacılar hadisesi var, ilaç meselesi var. Karambolu Devlet yarattı. Eczacıların ilaç meselesine Danıştay karar veriyor. Danıştay’ın üzerine bu kadar yük yüklüyorsunuz, hukuksal yük yüklüyorsunuz, ona mukabil devleti yönetmekte yaptığınız yanlışlar, vatandaşları zarara sokuyor, eczacı kardeşlerimizi zarara sokuyor. Ortada bir yangın yeri var. Böyle bir keşmekeş olur mu? Devletin çivisi çıkmış.

GÜRBÜZ EVREN: Peki devletin çivisi çıktı dediniz de, referandum sürecinde sizin tavrınız ne olacak, Türkiye’de yeniden bir mağdur edebiyatı oynanmasına, onun mağduriyetin kullanılmasına yönelik girişimlerin önüne nasıl geçeceksiniz? Türkiye’de hala darbe ortamı varmış gibi gösterilmeye çalışılarak bunun üzerinden siyaset yapılarak bir yere gidilmesi mümkün mü, halk bundan da artık bıkmadı mı?

HÜSAMETTİN CİNDORUK: Eskimiş mesele dediğim bu. 8-10 sene evvel yapılmış bir darbe planı var diyor. Olabilir, itiraz etmem hukuksal olarak da olabilir, siyasal olarak da olabilir. 10 sene evvel düşündüğü darbeyi niye yapamamış bugüne kadar. Ya darbe yapmasını bilmiyor ya da o darbe planı doğru değil. O darbe lafı ile artık vatandaşı kandıramazsınız. 3 sene önce kandırabilirdiniz tazeydi o. Ama bu eskimiş, yıpranmış. Kimi ne için tutukluyorsunuz belli değil, ordu ile kavga ediyorsunuz bunlar halkı bıktıran ve halkı ilgilendirmeyen mesele.

Şimdi bu Anayasa değişikliği için halkı referanduma sokacaksınız değil mi? Halk demez mi, bu referandumdan bana iş çıkacak mı? Bana iş mi vereceksiniz, yoksa benim hububat fiyatımı mı artıracaksınız ne yapacak, benim sağlık işlerimi mi çözecek? Vatandaşa söylenecek şey nafile bir iş yapıyorsunuz 100 trilyona mal olacak. O vatandaş dağıtılacak devletin bir kaynağıdır. Siz o kaynağı sadece ve sadece askeri, yargıyı kendinize bağlamak için kullanmak istiyorsunuz. Vatandaş bunu anlar, mağduriyet burada olmaz. burada mağdur olan kim biliyor musunuz? Halkımız. Bu iş nafile bir iştir, bıraksınlar bunu seçim yapsınlar. Bu masrafla seçim yapsınlar.

Şimdi naylon sandıklar yapıyorlar. İçi görünen sandık. Ama iktidarın içi gözükmüyor, iktidarın içini göstereceğiz. Bu iktidarın içi budur diyeceğiz. O sandıktaki zarf değil. Türk halkı zeki bir halktır. Ben kaç kez seçime girdim, yenildiğimizde bizi haklı olarak devre dışı bıraktı, yendiğimizde bizi haklı olarak zafere taşıdı. Ben bu halka güveniyorum. Meseleyi doğru olarak halka anlatmak lazım, doğru olarak biçimlendirmek ve söylemek lazım. Demokrat Parti kapatıldıktan, mahkum edildikten, idamlar olduktan sonra bir anayasa referandumu yapıldı. Çok acı bir referandumdur. O referandumun sonuçları o Yüksek Adalet Divanı adındaki ihtilal Mahkemesi’nin gerekçesine girdi. Adalet Partisi yeni iktidar oldu, bir slogan ortaya attılar “Hayır’da Hayır vardır” o sloganla evet oyları yüzde 60 civarında kaldı. Bütün darbecilerin propaganda yasaklarına vesaireye rağmen, o slogan bir yayıldı. Kim buldu hala bilmem. Burada da aynı şeyi söylüyorum bu referandumda “Hayır” demek “Hayırdır”

GÜRBÜZ EVREN: Peki efendim çok teşekkür ediyorum. Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız, sorularımızı yanıtladığınız için. Umarım her şey sizin istediğiniz gibi gider Partiniz için, Türkiye için yararlı işler yapmaya devam edersiniz.

 

| Biyografisi | Konuşmaları | Fotoğrafları | Ulaşmak için form | e-mail |

 

 

 
  | Ana Sayfa | Geçmişten Günümüze | Amblemimiz | Linkler |

                DEMOKRAT PARTİ
Adres: Akay Caddesi No:16 Kızılay/Ankara
Tel: 0 312 444 1946-0 312 416 86 00 Faks: 0 312 416 86 83
                  e-mail: dp@dp.org.tr

Copyright ©
DP Bilgi İşlem Merkezi