DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Bilkent Üniversitesi’nde ''Türkiye'de Demokrasi Kültürü ve Hukuk'' Konulu Konferansta Yaptığı Konuşma

 
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un
Bilkent Üniversitesi’nde
''Türkiye'de Demokrasi Kültürü ve Hukuk''
Konulu Konferansta Yaptığı Konuşma
( 17.02.2010 ) 
 

 

Arkadaşıma gönder !

Yazıcıya Gönder!

 

(DP Basın Merkezi – 17 Şubat 2010)

Değerli dinleyenler, gençler ve değerli akademisyenler hepinizi saygıyla selamlıyorum. Böyle bir güne beni çağırdığınız için de ayrıca teşekkür ediyorum.

Benim hayat hikâyemi dinlediğiniz zaman görüyorsunuz, bir sabıka kaydı gibi. Demokrasi kültürüyle ilgili veriler orada var. Çok kapsamlı ve önemli bir konuyu seçmişsiniz. Zaten demokrasi kültürüyle hukuk iç içe, birbirlerinin ayrılmaz parçaları. Tabii dünyadaki tatbikatı anlatmak yerine başımızdan geçenleri ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki halk, iktidar ve devlet üçgenindeki demokrasi kültürünü anlatmamızda fayda var.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin demokrasi kültüründe yazılı belge, birbirinden değerli yazılı belgeler var. Sened-i İttifak’tan tutunuz da 1876 Anayasası’na kadar, Tanzimat Fermanı’na kadar çok önemli, demokrasi kültürümüzü besleyen, doğuran belgeler, 19. Asırdan 20. Asıra taşınmış.

Bence bizim demokrasi kültürümüzde en önemli belge, “Kongreler Dönemi”dir. Ben Meşrutiyet’i atlıyorum, Cumhuriyet’e doğru geliyorum. Osmanlılık ve Osmanlı kültürü, Osmanlı deneyimleri bizim bugünkü cumhuriyetimizle çok bağdaşan belgeler değil ama 1920’de, 1919’dan itibaren Atatürk’ün önderliğinde başlayan Milli Kurtuluş Savaşı’nda iki tane önemli alan var. Birincisi; parlamento, şimdi 90. yılını kutlayacağımız 23 Nisan’da kurulan parlamento. Bir de hepimizin gözden ırak tuttuğumuz ve sadece Erzurum, Sivas, Amasya Tamimlerini düşündüğümüz bir “kongre iktidarları dönemi” var. 21 kongre var o dönemde. O kongrelerin bir kısmı, Denizli vesaire gibi küçük kongreler ama oralarda Osmanlı’nın biriktirdiği veya yansıttığı demokrasi kültürünün süzülmesi var.

Celal Bayar derdi ki; “Birinci Meclis belki en demokratik Meclis değildi, seçimi de tartışılabilirdi ama onun önemli bir özelliği vardı; Atatürk’ün talebine Anadolu’nun verdiği cevap. Anadolu’nun her yerinden çok değerli temsilciler, kimisi bu kongreler yoluyla, kimisi İttihat ve Terakki’nin ortaya attığı bir takım düşüncelerin mekân olarak ortaya koyduğu birlikteliklerden doğan temsilciler, eşraf, aşiret reisleri, hacılar, hocalar hepsi Atatürk’ün çağrısına müspet cevap vermiş, gelmişlerdir.

O tam bir halk meclisiydi. Belki seçimle gelmemişti ama bugüne kadar kendisini en iyi yöneten, yansıtan, Anadolu’yu temsil eden bir parlamento ortaya çıkarmıştır. Denizli müftüsünden tutunuz da aşiret reislerine kadar varan bir kalite kontrolünden geçmemiş ama duygu, düşünce olarak kurtuluşu hedefleyen, düşman işgalinden kurtulmayı düşünen önemli bir Anadolu cevabı var. Bu cevap içerisinde toplanan bir meclisimiz var. O meclisi biz parlamento tarihi olarak bastık.

Arkadaşlarımızdan siyasete ya da siyaset bilimine meraklı olanların, Parlamento’dan bunları temin etmesini rica ediyorum. Çok iyi bir siyasi tarih belgesidir ve orada demokrasi kültürümüzün gelişmesi görünüyor. Lidere karşı saygı, sevgi ama lidere karşı eleştiri hakkını elinde tutan, hatta zaman zaman bunu isyan noktasına getiren ama kavga etmeyen, savaşmayan, dövüşmeyen, birbirine yumruk atmayan, barışık bir parlamento var.

Bence Birinci Meclis, cumhuriyetin, demokrasi kültürünün temelini oluşturuyor. O kongreler de öyle. O kongreler iktidarıyla ilgili çok iyi iki tane kitap vardır, arkadaşlar bunu bulur, okurlar. Sadece bir parlamentonun, sadece bir liderin değil, bir halkın demokrasiye olan alakası, yakınlığı, hatta açlığı oralarda belli oluyor.

Belki siyaset kültürü itibariyle, eğitim itibariyle, sizlerin bugünkü eğitim düzeyinizde değiller ama Osmanlı Türkçesini o kadar güzel kullanıyorlar, ana fikirleri o kadar güzel söylüyorlar, bir de bölgelerini o kadar güzel yansıtıyorlar ki, hakikaten şaşırmamak mümkün değil. Orada çok ilginç atışmaları, ayrışmaları, zaman içerisinde sonradan birleşmeleri birlikte okumanızı tavsiye ediyorum.

Şimdi buradan şunu çıkarmak mümkün: Bu Cumhuriyet’imizin kuruluşunda, cumhuriyete varışımızda demokrasi kültürümüzün varlığı, temeli teşkil ediyor. İçimizde bir demokrasi duygusu var, Anadolu’da da var. Bu kongreler, bu önemli görülmeyen kongreler dönemindeki küçük liderler, eşrafın içinden çıkmış olan, sivrilmiş olan başlar, Türkiye’de demokratik baskıyı ilk Türkiye Cumhuriyeti’ne taşıyan insanlar.

Atatürk’ün Meclis’in idaresinde gösterdiği kudret, kuvvet yanında çok önemli bir tarafı daha var bunların. Birinci Meclis’i çok önemli buluyorum ve önemli bulduğum için de çok mutluyum. Çünkü Birinci Meclis hem gazi, bir savaş yapıyor, hem önemli bir anayasa hazırlıyor, 1921 ve 1924 Anayasalarını hazırlıyorlar, arka arkaya iki belge, hem de Cumhuriyet’in korunması ve kollanması için gerekli bütün yasaları çıkarıyorlar. Bugün çok antidemokratik bulduğumuz İstiklal Mahkemeleri’ni kuruyorlar.

Bütün bunları yaparken de temel ideallerinden vazgeçmiyorlar. Yani nedir o? Atatürk’ü diktatör yapmıyorlar, aralarından bir diktatör çıkarmıyorlar. Atatürk’e Altıntaş Meydan Muharebesi var, o muharebeden önce verdikleri bir yetki var, üç ay süreyle. O yetkiyi vermek için yaptıkları mücadele var, inanılmaz bir mücadele. Atatürk, kaybedilmiş bir savaşı lehe çevirmek istiyor. O Parlamento’nun içinden en müfrit gördüğünüz insanlar Atatürk’ü tekrar başkumandanlık görevine gitmeye zorluyorlar. Zorlarken, hatta bir hoca bağırıyor; “Kendini ne güne saklıyorsun? Düşman Polatlı’ya kadar gelmiş, görev senindir.” Atatürk’ün cevabı şu: “O zaman parlamento yetkilerini bana vereceksiniz. Ben gidip orada savaşacağım.” Ve pazarlık başlıyor, enteresan bir pazarlık. Atatürk’e o yetkileri 3 ay için veriyorlar. “Sonra gel, uzatalım” diyorlar. “Savaşı bitir, bizleri düşman istilasından kurtar, gel” diyorlar. Atatürk de onu yapıyor. Gidiyor, bildiğiniz gibi meydan muharebelerini kazanıyor, geliyor. Ama o Meclis Atatürk’e sadece Mareşallik veriyor. Devamlı, ne halifelik veriyor, ne devamlı meşruti de olsa, mutlak da olsa, bir otorite vermiyor. Buna mukabil ne yapıyor? Cumhuriyeti ilan ediyor.

Cumhuriyet, bizim demokrasi kültürümüzün temelidir. Gelişmesi Osmanlı döneminden başlamış olan Osmanlı mutlakiyetinden, meşrutiyetinden gelmiş de olsa, çok değerli hukuk belgelerine dayansa da, cumhuriyet bir başka olgu.

Cumhuriyetle ilgili size çok bilgi vermeye gerek görmüyorum ama, bir şeyi söylemekte çok fayda var: Cumhuriyetin kuruluşu 29 Ekim 1923’te ama bence Türk devletinin temeli 23 Nisan 1920’de atılmış ve kurulmuştur. Ben onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin hep 90’ıncı yılını kutlayacağımızı söylüyorum. Bir meclis, bir hükümet kuruyor, bir meclis bir başkan seçiyor ve bir meclis o kurduğu hükümete bakanları tek tek tayin ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti diye adlandırdığımız hükümet aslında bir cumhuriyet hükümetidir. 29 Ekim 1923’te rejimin adı konulmuştur, cumhuriyet rejiminin adı konulmuştur, çok da görkemli konulmuştur.

Dikkat ederseniz savaşı kazanan, parlamentoyu yöneten hatta o milletvekillerini çağıran kişi, sadece ve sadece Cumhurbaşkanı sıfatıyla Cumhuriyet’in başına getirilmiştir. Atatürk’ün yetki belgeleri, Atatürk’ün yetkiyle ilgili, talepleriyle ilgili Birinci Meclis’te çok çetin tartışmaları dikkatle okuduğunuz zaman, bir demokrasi kültürünün Anadolu’da varlığı ortaya çıkıyor. Belki oradaki milletvekilleri çok yetenekli değildi, yeterli de değildi, demokrasi teorilerini, Abraham Lincoln formülünü falan da bilmiyor olabilirler ama, içlerinde bir demokrasi düşüncesi, bir cumhuriyet içtihakı vardı.

O sonra, zaman içerisinde 1924 Anayasası haline geldi. 1924 Anayasası’nı bugün gençlerimiz tam anlamıyla bilmiyor bence. 1921 Anayasası Lincoln formülünün gerçekten Türkiye’ye monte edilmiş bir kısmıdır. Buna bir şey demiyorum. 1921 Anayasası geçici bir anayasadır ama vatandaşlık tarifleri vesairesiyle çok çağdaştır, dikkatle takip edilmesi gereken bir kültür istifadesidir.

Gelelim 1924 Anayasası’na. Biz 1924 Anayasası’na çok değer veririz. Mümtaz Soysal başta olmak üzere bir grup, kendi içinde çok tutarlı bir anayasadır. 105 maddelik kısa bir anayasadır ama bir cumhuriyeti kurmak için, bir demokrasiye geçmek için ortaya atılmış, konmuş bir belgedir.

Arkadaşlarıma tavsiye edeceğim bir kitap daha var. 1924 Anayasası’nın müzakerelerini anlatan, zabıtlarını ihtiva eden bir kitaptır o. O kitabı da okuduğunuz zaman 1924 Anayasası ile ilgili çok doktrinel müzakerelerin olduğunu, çok kaliteli düşüncelerin ortaya atıldığını, meselenin çok tartışıldığını ve hepsinden önemlisi; cumhuriyetin temellerinin demokratik rejimle bağdaşır bir biçimde ortaya atıldığını göreceksiniz. Ama zaman içerisinde 1924 Anayasası, cumhuriyeti 27 sene götürmüştür. Hatta cumhuriyeti biraz daha ileriye götürmüştür ama, demokrasiyi taşıyamamıştır. Çünkü demokrasiyle ilgili formüller, kurumlar 1924 Anayasası’na sığmamıştır. Daha doğrusu o tarihlerde daha dünya 1924 Anayasası gibi çok da fazla demokratik olmayan ama temelleri taşıyan anayasalarla götürülüyordu.

Ben, sonra Yassıada’da avukatlık yaptığım zaman bir şeyi gördüm; 1924 Anayasası, 1950-1960 arasındaki çok büyük siyasi gerginliğin, kavgaların temelini teşkil etmiş ama, çözümleri üretmemiştir. Her zaman söylendiği gibi ben de katılıyorum; bir Anayasa Mahkemesi olsaydı, tahkikat encümeni, kanunu iptal etseydi belki darbeye de gerek kalmazdı.

Ayrıca 1924 Anayasası’nın getirdiği sistem biraz da korkuyu, telaşı, vesveseyi taşıyordu. Sebebi şu; hudutlarınızı henüz tam tahkim edememişsiniz ve tam tahkim edemediğiniz için de Milli Misak sınırlarından sıkıntılarınız olabileceğini düşünmüşsünüz. Ama bir siyasi partiler kanunu meselesinde bugünkü anayasamızda beğenmesek de var olan maddelerin hiçbiri yok, partilerin vazgeçilmezliği yok, aksine; CHP’yi bir egemen parti halinde yaşatan da 1924 Anayasası olmuştur.

Eğrisiyle doğrusuyla o çizgileri düşünerek ifade edeyim, 1924 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında çok önemli bir rol oynamıştır. Laiklik ilkesinin, 1937 değişikliğinin anayasaya girmesiyle de cumhuriyet tamamlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni cumhuriyet vasıflarıyla tamamlayan bir anayasa haline gelmiştir ama, eksiği demokrasidir. Demokrasiyi tam kuramamıştır. Çok partili rejime geçtiğimiz zaman da, o balonun gazlarının kaçtığını görüyorsunuz.

1946-50 arasında demokrasi kültürümüzün bir uzlaşmaya dönüşmesinde sıkıntılar yaşanmıştır ama, uzlaşmanın en önemli belgesini İnönü’nün hazırladığı 14 Temmuz Beyannamesi olarak düşünmek mümkündür. Bugün bile öylesine bir uzlaşma metnini elde edemediğimizi düşünüyorum. 1950’de ortaya çıkan Başbakan Günaltay’ın ve Başbakan Yardımcısı Nihat Erim’in önderliğinde hazırlanan seçim yasaları da, Yüksek Seçim Kurulu dahil, yine bu uzlaşmanın, demokrasi kültürünün eserleridir. Ama yeterli olmamıştır. Tabii çok büyük bir belge o.

Yassıada zabıtlarını okursanız, en azından anayasayı ihlal davasının zabıtlarını okursanız, o kültürün varlığını, ama hukuksal dayanaklarının yokluğunu görürsünüz. 1924 bence ülkenin birlik ve beraberliği konusunda kuşkuların, sınırlarda kargaşanın olduğu bir dönem. Hem de cumhuriyetin temel eğitimi Milli Eğitim’den tutunuz da Medeni Kanun’dan siyasi hadiseleri tanzim eden yasalara kadar tamamen batılılaştıran sistem içerisinde daima bir zırh gibi durduğunu görüyorsunuz.

Kısacası şunu söyleyeyim: Demokrasi ile demokrasi kültürü arasında bir fark var. Demokrasi kültürü yerleşmemiş bir ülkede, demokrasi kültürünü benimsememiş olan bir parlamentoda, gerçek demokrasiyi ortaya çıkarmakta zorlanırsınız.

O günleri tenkit ediyoruz ama, bugün bizi kim tenkit edecek? Şimdi zaman geçiyor, ilerliyor ve Türkiye 14 seçim yapıyor çok partili hayata girdiğimizden bu yana 11 kere de seçim kanununu değiştiriyor. Böyle bir demokrasi kültürü, bugün için bizim ayıplayacağımız bir iş olmalı.

Bizim büyüklerimizin, bundan 70-80 sene evvel, 60 sene evvel yaptıkları hataları eleştirmek çok kolay. Onların mazeretleri vardı. Türkiye’de demokrasiyle ilgili kültür de gelişmemişti, yasalar da gelişmemişti. Bir de dünya henüz demokrasiyi büyük ölçüde benimsemiş ülkelerden kurulu değildi. Bugün, hele bir de 1989 Devrimi’nden sonra, globalleşmeden sonra, tek rejim haline demokrasinin gelmesinden sonra bizim bir mazeretimiz olduğunu düşünemiyorum.

Bunu şunun için söylüyorum: Yine ihtilaflarla uğraşıyoruz, yine yanlışları söylüyoruz, yine bir anayasa boşluğundan bahsediyoruz ve görüyorsunuz yargı erkinin içinde bile henüz ortaya demokratik düzeni tanzim edeceğimiz itibarlı, kuşkuları giderici bir uygulama yapamıyoruz.

Yargıç yargıcı yargılıyor, savcı savcıyı yargılıyor, savcıyı yargıç tutukluyor, yargı kendi içinde bile bir demokratik kültürü, ya da siyasi birikimi temsil etmiyor. Parlamento, kanunları çıkarmakta gerçekten zorlanıyor, kavgalar oluyor, kavgalar Meclis Başkanı’nın otoritesini zedeliyor ve bu kavgalar sonucunda da bir ürün çıkmıyor. Yani, Parlamento ürün ortaya koyamıyor. Bir anayasanın boşluğunu hissediyoruz, yanlışlığını hissediyoruz ama, onu düzeltecek iradeyi ortaya koyamıyoruz.

Onlar, bizim demokrasi kültürümüzün eksikliğinden ortaya çıkmıyor. Bence egemen bir iktidarın, egemen bir gücün varlığı ile bu yansımalar ortaya çıkıyor. Kendimizi çok ufak tefek, çok küçülmüş hissetmemeliyiz. Uzun bir sürece ihtiyaç var, kitaplar dolusu söz söylenebilir.

Bizim 1920’lerdeki Meclisimiz ile bugünkü Meclisimiz arasında belki nitelik farkları olabilir, nicelik farkları da olabilir ama, çok açık ve kesin ki, 1920 Meclisi’nde böyle bir kavga yok. Bir de o meclisin bir özelliği var; silahlı girebiliyorsunuz. Bir tek silah çekilmiş değil, çok yıllar sonra, demokrasi biraz daha yerleştikten sonra sadece bir cinayet var, o da siyasi midir, değil midir, tarih hala şüpheyle bakar. Parlamento adabı içinde yapılmış müzakereler var. Sonra cumhuriyetin ilerlemiş yıllarında cumhurbaşkanı değişimi var, İnönü’nün cumhurbaşkanlığına gelişi var, o dönemlerde de cumhuriyet kendini yenilerken hafızasını yenilemiştir.

Bir demokrasi kültürü olmasa, Atatürk 10 Kasım’da vefat ediyor, 11 Kasım’da İnönü’yü cumhurbaşkanı seçebiliyorsunuz. Bu kadar demokratik bir kültür hazinesine ve uzlaşmaya o gün sahipsiniz.

Sonraki hadiseleri anlatmak istemiyorum, çünkü; belki onlarda taraf olmuşum gibi görünebiliriz. Ne var ki, demokrasi kültürü ve hukuk dediğiniz zaman ben bu parlamentonun son yıllardaki tatbikatında sıkıntılar olduğunu söyleyebilirim. O sıkıntıların temelinde de, yeni egemen güçler ortaya çıkarmamız yatıyor. Başta seçim sistemi olmak üzere seçim sisteminden doğan egemen parti, egemen güç inanınız ki, CHP’nin tek partili döneminden çok da farklı değil, belki de daha insafsızca bir deyimle daha kötü!

Orada engeller var, orada engebeler var. Bir de savaşlar var, 2.Dünya Savaşı var, Nazizm var, faşizm var, komünizm var. Türkiye Cumhuriyeti bunlardan kendisini korumak istiyor. Kendisinden sınır komşuları toprak talebinde bulunuyor. Daha acısı, kendi içinde terör, anarşi yaşıyor, hatta kendi içinde özerk bölgeler kurmak isteyenler, federasyon kurmak isteyenler çıkıyor. Cumhuriyet, kendi gücünü, kuvvetini, büyüklüğünü muhafaza ediyor ve bunlardan hiçbirine de ne toprak veriyor, ne rejim değişikliğine neden oluyor.

Ama bu tarafa bakarsanız, niye tam bir demokrasi kuramadık derseniz, ben onu hiçbir zaman demokrasi kültürümüzün azlığına bağlamıyorum. Bizim halkımızın demokrasi kültüründe eksiklik de görmüyorum. Kendi idarecilerimizde demokrasi kültürünün olmayışına bağlıyorum. Bu reaksiyonları aşmamız gerekecek. Türk halkındaki itaat duygusunu kötüye kullanmaktan vazgeçmemiz gerekecek.

Türk halkının itaat duygusunun da bir sınırı olabileceğini düşünüyorum. Burada darbelerle ilgili son zamanlarda yapılan tartışmaları da endişeyle takip ediyorum çünkü bu sözcük çok kullanılabilen, çok kabili tatbik olan bir hadise değil. Bir darbe korkusu içine girerseniz demokratik meseleleri çözmekte, ya da meseleleri demokrasi kültürü içinde çözmekte zorlanırsınız. Tanzim edici olan, düzenleyici olan iktidarların demokrasi kültürü içinde olmaları, bu meselelerin hepsini çözer. Halkın anti demokrat tarafı yok. Halk, demokrasiye karşı falan da değil. Halkın verdiği oyları yanlış değerlendiren siyasetler, Türkiye’de bu sıkıntıları ortaya attı. Bu sıkıntıları ortaya atanlardan bir kısmı da maalesef yargı erkini kullanan, yargı erkini belli alanlarda siyasallaştıran yargıçlar, savcılar da olabilir.

Bunların hepsini aşacak bir Türkiye’yi ortaya koymalıyız. Bunun da teminatı sizlersiniz. Bizler görevimizi bir miktar yaptık; yanlış yaptık, eksik yaptık, doğru yaptık, ama bir miktar yaptık. Cumhuriyeti ve demokrasiyi gelgitlerden kurtardık, buraya kadar geldi. Darbeler zamanında çeşitli tehlikelere maruz kalmış, özgürlüklerini kaybetmiş bir siyasetçi olarak söylüyorum; darbelerin hepsinden demokrasiye döndük, Türkiye’nin en büyük avantajı bu. Bunu yaparken de bir halk hareketiyle dönmedik, sokak hareketleriyle de dönmedik, isyanla dönmedik; sadece demokratik, hukuksal dirençlerle döndük. Zaten darbeleri yapanlar da demokrasiye dönmekte hızlı, kararlı oldular. Siyasal iktidarların egemen iktidarlar haline gelmesine heves göstermediler.

Yani, burada artılarımız var. Bu artılarımızın içinde Türkiye’nin yeni bir anayasa yapması halinde, anayasa boşluğunu doldurması halinde, çok önemli demokratik mesafe kazanacağını düşünüyorum. Hukuk, çok tartışılıyorsa o ülkede vatandaş haklarında ziyan vardır, vatandaş hakları eksiktir. Hukuk, bu kadar tartışılıyorsa, hukuk kendisini bu kadar tartıştırıyorsa, onların da bu meselelerde daha kuramsal davranmaları lazım. Eğer yeni normlara ihtiyaç varsa, onları hep birlikte korumak, savunmak, tartışmak mümkündür. Ama, eğer hukuk ve hukuku savunanlar, uygulayanlar hukuktan vazgeçebiliyorlarsa, ya da duygularını hukuk kurallarının üstüne çıkarırlarsa, onları düzeltmek de hepimizin ortak görevidir.

Sözlerimi şöyle tamamlamak istiyorum: Türkiye, pek çok ülkeden daha fazla tam demokrasiye hazırdır ve demokrasinin önünde Türkiye için halktan gelen hiçbir engel yoktur. O nedenle eğer biz bu eksik demokrasiyle yaşıyorsak; bunun bütün suçu, sorumluluğu siyasi kadrolarındır, siyaset kurumlarınındır ve siyasetçilerindir. Onları aştığımız zaman bu işlerin içinden çıkarız. Onları da seçimlerle aşacağız. Seçimden başka bir yol yoktur.

Eğer hepiniz, gençler daha iyi koşullarda, daha demokratik düşünce içerisinde, demokratik kültürün bütün ayrıntılarını benimseyerek yetişirseniz, yetişiyorsunuz, bu işin içinden çıkarız. Bir kuşak geçecek mi derseniz? Hayır, ilk seçimde dahi Türkiye, meselelerini parlamentoda çözülebilir hale getirir. Parlamento da başbakanlık rejimini ortadan kaldırır. Tek parti düzenine benzeyen düzenleri ortadan kaldırır, seçim hukukunu düzeltir. Çok kolaylaşmış olan demokrasiye varış yolunu bitirir, bütün engelleri ortadan kaldırır.

Açıkçası ben görevi size devrediyorum. Biz bu kadarını yaptık. Bundan sonra görev sizindir. Sağ olun.

SORU: Erzincan Başsavcısı biliyorsunuz tutuklandı. Cemaatlerle ilgili çalışmaları da vardı daha önce. Bir yetki tartışması yaşanıyor şu anda. Adalet Bakanı’nın istifası istendi. Aynı zamanda Yargıtay da bir soruşturma başlattı. Siz ne düşünüyorsunuz efendim?

CEVAP: Ben şimdi Yargıtay Başkanı’nı kim tutuklayacak, onu merak ediyorum. O kadar ayıp bir şey ki. Yargı kendi içinde bu çeşit çelişkilere düşerse, vatandaşın yargıya güveni kaybolur. Bir yargıcın, bir başsavcının tutuklanması için hiçbir sebep olamaz. Yargılarsınız ona karışmam, bir suçu varsa yargılarsınız, ama tutuklanması için bir sebep düşünülemez. Yolsuzluk yapmışsa, cinsel bir suç işlemişse onlar başka. Ayrıca gayet açık, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 250. Maddesi de açık, 90. Maddesi de. Bütün bu takiplerin Yargıtay’da yapılması lazım. Yargıtay Başkanı da teminatlı değilse, başsavcı teminatlı değilse, siz Türkiye’de teminat içinde olabilir misiniz? Yargı güvencesi kalkmıştır ortadan. Bu büyük bir fiyaskodur. Bunu düzeltmek de Yargıçlar ve Savcılar Kurulu’na düşer.

SORU: Adalet Bakanıyla ilgili…

CEVAP: Adalet Bakanı kim, tanıyor musunuz siz? Ben tanımıyorum, bilmiyorum da kim olduğunu ama, Adalet Bakanı, hükümetlerin ve devletin hukuk müşaviridir. Hakim ve savcıların başı değildir. Dünyanın her yerinde hukuk müşaviriniz Adalet Bakanıdır, Adalet Bakanlığıdır. Yargıçlar ve savcılar bağımsızdır. Türkiye’de Adalet Bakanı bu kadar söz konusu oluyorsa, yargıçlar ve savcılar bağımsızdır. Tatbikattan da o çıkıyor ortaya. Başsavcının bir başsavcıyı davayla mahkemeye gönderip tutuklaması benim 55 yıllık avukatlık hayatımda aklıma sığmaz, sığdıramaz kimse. Bu skandaldır.

 

| Biyografisi | Konuşmaları | Fotoğrafları | Ulaşmak için form | e-mail |

 

 

 
  | Ana Sayfa | Geçmişten Günümüze | Amblemimiz | Linkler |

                DEMOKRAT PARTİ
Adres: Akay Caddesi No:16 Kızılay/Ankara
Tel: 0 312 444 1946-0 312 416 86 00 Faks: 0 312 416 86 83
                  e-mail: dp@dp.org.tr

Copyright ©
DP Bilgi İşlem Merkezi