Öncelikle şunu söylemek
istiyorum: Türkiye’nin demokrasi kültüründe yazılı belge, birbirinden değerli
yazılı belgeler var. Sened-i İttifak’tan tutunuz da 1876 Anayasası’na kadar,
Tanzimat Fermanı’na kadar çok önemli, demokrasi kültürümüzü besleyen, doğuran
belgeler, 19. Asırdan 20. Asıra taşınmış.
Bence bizim demokrasi
kültürümüzde en önemli belge, “Kongreler Dönemi”dir. Ben Meşrutiyet’i atlıyorum,
Cumhuriyet’e doğru geliyorum. Osmanlılık ve Osmanlı kültürü, Osmanlı deneyimleri
bizim bugünkü cumhuriyetimizle çok bağdaşan belgeler değil ama 1920’de, 1919’dan
itibaren Atatürk’ün önderliğinde başlayan Milli Kurtuluş Savaşı’nda iki tane
önemli alan var. Birincisi; parlamento, şimdi 90. yılını kutlayacağımız 23
Nisan’da kurulan parlamento. Bir de hepimizin gözden ırak tuttuğumuz ve sadece
Erzurum, Sivas, Amasya Tamimlerini düşündüğümüz bir “kongre iktidarları dönemi”
var. 21 kongre var o dönemde. O kongrelerin bir kısmı, Denizli vesaire gibi
küçük kongreler ama oralarda Osmanlı’nın biriktirdiği veya yansıttığı demokrasi
kültürünün süzülmesi var.
Celal Bayar derdi ki; “Birinci
Meclis belki en demokratik Meclis değildi, seçimi de tartışılabilirdi ama onun
önemli bir özelliği vardı; Atatürk’ün talebine Anadolu’nun verdiği cevap.
Anadolu’nun her yerinden çok değerli temsilciler, kimisi bu kongreler yoluyla,
kimisi İttihat ve Terakki’nin ortaya attığı bir takım düşüncelerin mekân olarak
ortaya koyduğu birlikteliklerden doğan temsilciler, eşraf, aşiret reisleri,
hacılar, hocalar hepsi Atatürk’ün çağrısına müspet cevap vermiş, gelmişlerdir.
O tam bir halk meclisiydi.
Belki seçimle gelmemişti ama bugüne kadar kendisini en iyi yöneten, yansıtan,
Anadolu’yu temsil eden bir parlamento ortaya çıkarmıştır. Denizli müftüsünden
tutunuz da aşiret reislerine kadar varan bir kalite kontrolünden geçmemiş ama
duygu, düşünce olarak kurtuluşu hedefleyen, düşman işgalinden kurtulmayı düşünen
önemli bir Anadolu cevabı var. Bu cevap içerisinde toplanan bir meclisimiz var.
O meclisi biz parlamento tarihi olarak bastık.
Arkadaşlarımızdan siyasete ya
da siyaset bilimine meraklı olanların, Parlamento’dan bunları temin etmesini
rica ediyorum. Çok iyi bir siyasi tarih belgesidir ve orada demokrasi
kültürümüzün gelişmesi görünüyor. Lidere karşı saygı, sevgi ama lidere karşı
eleştiri hakkını elinde tutan, hatta zaman zaman bunu isyan noktasına getiren
ama kavga etmeyen, savaşmayan, dövüşmeyen, birbirine yumruk atmayan, barışık bir
parlamento var.
Bence Birinci Meclis,
cumhuriyetin, demokrasi kültürünün temelini oluşturuyor. O kongreler de öyle. O
kongreler iktidarıyla ilgili çok iyi iki tane kitap vardır, arkadaşlar bunu
bulur, okurlar. Sadece bir parlamentonun, sadece bir liderin değil, bir halkın
demokrasiye olan alakası, yakınlığı, hatta açlığı oralarda belli oluyor.
Belki siyaset kültürü
itibariyle, eğitim itibariyle, sizlerin bugünkü eğitim düzeyinizde değiller ama
Osmanlı Türkçesini o kadar güzel kullanıyorlar, ana fikirleri o kadar güzel
söylüyorlar, bir de bölgelerini o kadar güzel yansıtıyorlar ki, hakikaten
şaşırmamak mümkün değil. Orada çok ilginç atışmaları, ayrışmaları, zaman
içerisinde sonradan birleşmeleri birlikte okumanızı tavsiye ediyorum.
Şimdi buradan şunu çıkarmak
mümkün: Bu Cumhuriyet’imizin kuruluşunda, cumhuriyete varışımızda demokrasi
kültürümüzün varlığı, temeli teşkil ediyor. İçimizde bir demokrasi duygusu var,
Anadolu’da da var. Bu kongreler, bu önemli görülmeyen kongreler dönemindeki
küçük liderler, eşrafın içinden çıkmış olan, sivrilmiş olan başlar, Türkiye’de
demokratik baskıyı ilk Türkiye Cumhuriyeti’ne taşıyan insanlar.
Atatürk’ün Meclis’in idaresinde
gösterdiği kudret, kuvvet yanında çok önemli bir tarafı daha var bunların.
Birinci Meclis’i çok önemli buluyorum ve önemli bulduğum için de çok mutluyum.
Çünkü Birinci Meclis hem gazi, bir savaş yapıyor, hem önemli bir anayasa
hazırlıyor, 1921 ve 1924 Anayasalarını hazırlıyorlar, arka arkaya iki belge, hem
de Cumhuriyet’in korunması ve kollanması için gerekli bütün yasaları
çıkarıyorlar. Bugün çok antidemokratik bulduğumuz İstiklal Mahkemeleri’ni
kuruyorlar.
Bütün bunları yaparken de temel
ideallerinden vazgeçmiyorlar. Yani nedir o? Atatürk’ü diktatör yapmıyorlar,
aralarından bir diktatör çıkarmıyorlar. Atatürk’e Altıntaş Meydan Muharebesi
var, o muharebeden önce verdikleri bir yetki var, üç ay süreyle. O yetkiyi
vermek için yaptıkları mücadele var, inanılmaz bir mücadele. Atatürk,
kaybedilmiş bir savaşı lehe çevirmek istiyor. O Parlamento’nun içinden en müfrit
gördüğünüz insanlar Atatürk’ü tekrar başkumandanlık görevine gitmeye
zorluyorlar. Zorlarken, hatta bir hoca bağırıyor; “Kendini ne güne saklıyorsun?
Düşman Polatlı’ya kadar gelmiş, görev senindir.” Atatürk’ün cevabı şu: “O zaman
parlamento yetkilerini bana vereceksiniz. Ben gidip orada savaşacağım.” Ve
pazarlık başlıyor, enteresan bir pazarlık. Atatürk’e o yetkileri 3 ay için
veriyorlar. “Sonra gel, uzatalım” diyorlar. “Savaşı bitir, bizleri düşman
istilasından kurtar, gel” diyorlar. Atatürk de onu yapıyor. Gidiyor, bildiğiniz
gibi meydan muharebelerini kazanıyor, geliyor. Ama o Meclis Atatürk’e sadece
Mareşallik veriyor. Devamlı, ne halifelik veriyor, ne devamlı meşruti de olsa,
mutlak da olsa, bir otorite vermiyor. Buna mukabil ne yapıyor? Cumhuriyeti ilan
ediyor.
Cumhuriyet, bizim demokrasi
kültürümüzün temelidir. Gelişmesi Osmanlı döneminden başlamış olan Osmanlı
mutlakiyetinden, meşrutiyetinden gelmiş de olsa, çok değerli hukuk belgelerine
dayansa da, cumhuriyet bir başka olgu.
Cumhuriyetle ilgili size çok
bilgi vermeye gerek görmüyorum ama, bir şeyi söylemekte çok fayda var:
Cumhuriyetin kuruluşu 29 Ekim 1923’te ama bence Türk devletinin temeli 23 Nisan
1920’de atılmış ve kurulmuştur. Ben onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin hep
90’ıncı yılını kutlayacağımızı söylüyorum. Bir meclis, bir hükümet kuruyor, bir
meclis bir başkan seçiyor ve bir meclis o kurduğu hükümete bakanları tek tek
tayin ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti diye adlandırdığımız hükümet aslında
bir cumhuriyet hükümetidir. 29 Ekim 1923’te rejimin adı konulmuştur, cumhuriyet
rejiminin adı konulmuştur, çok da görkemli konulmuştur.
Dikkat ederseniz savaşı
kazanan, parlamentoyu yöneten hatta o milletvekillerini çağıran kişi, sadece ve
sadece Cumhurbaşkanı sıfatıyla Cumhuriyet’in başına getirilmiştir. Atatürk’ün
yetki belgeleri, Atatürk’ün yetkiyle ilgili, talepleriyle ilgili Birinci
Meclis’te çok çetin tartışmaları dikkatle okuduğunuz zaman, bir demokrasi
kültürünün Anadolu’da varlığı ortaya çıkıyor. Belki oradaki milletvekilleri çok
yetenekli değildi, yeterli de değildi, demokrasi teorilerini, Abraham Lincoln
formülünü falan da bilmiyor olabilirler ama, içlerinde bir demokrasi düşüncesi,
bir cumhuriyet içtihakı vardı.
O sonra, zaman içerisinde 1924
Anayasası haline geldi. 1924 Anayasası’nı bugün gençlerimiz tam anlamıyla
bilmiyor bence. 1921 Anayasası Lincoln formülünün gerçekten Türkiye’ye monte
edilmiş bir kısmıdır. Buna bir şey demiyorum. 1921 Anayasası geçici bir
anayasadır ama vatandaşlık tarifleri vesairesiyle çok çağdaştır, dikkatle takip
edilmesi gereken bir kültür istifadesidir.
Gelelim 1924 Anayasası’na. Biz
1924 Anayasası’na çok değer veririz. Mümtaz Soysal başta olmak üzere bir grup,
kendi içinde çok tutarlı bir anayasadır. 105 maddelik kısa bir anayasadır ama
bir cumhuriyeti kurmak için, bir demokrasiye geçmek için ortaya atılmış, konmuş
bir belgedir.
Arkadaşlarıma tavsiye edeceğim
bir kitap daha var. 1924 Anayasası’nın müzakerelerini anlatan, zabıtlarını
ihtiva eden bir kitaptır o. O kitabı da okuduğunuz zaman 1924 Anayasası ile
ilgili çok doktrinel müzakerelerin olduğunu, çok kaliteli düşüncelerin ortaya
atıldığını, meselenin çok tartışıldığını ve hepsinden önemlisi; cumhuriyetin
temellerinin demokratik rejimle bağdaşır bir biçimde ortaya atıldığını
göreceksiniz. Ama zaman içerisinde 1924 Anayasası, cumhuriyeti 27 sene
götürmüştür. Hatta cumhuriyeti biraz daha ileriye götürmüştür ama, demokrasiyi
taşıyamamıştır. Çünkü demokrasiyle ilgili formüller, kurumlar 1924 Anayasası’na
sığmamıştır. Daha doğrusu o tarihlerde daha dünya 1924 Anayasası gibi çok da
fazla demokratik olmayan ama temelleri taşıyan anayasalarla götürülüyordu.
Ben, sonra Yassıada’da
avukatlık yaptığım zaman bir şeyi gördüm; 1924 Anayasası, 1950-1960 arasındaki
çok büyük siyasi gerginliğin, kavgaların temelini teşkil etmiş ama, çözümleri
üretmemiştir. Her zaman söylendiği gibi ben de katılıyorum; bir Anayasa
Mahkemesi olsaydı, tahkikat encümeni, kanunu iptal etseydi belki darbeye de
gerek kalmazdı.
Ayrıca 1924 Anayasası’nın
getirdiği sistem biraz da korkuyu, telaşı, vesveseyi taşıyordu. Sebebi şu;
hudutlarınızı henüz tam tahkim edememişsiniz ve tam tahkim edemediğiniz için de
Milli Misak sınırlarından sıkıntılarınız olabileceğini düşünmüşsünüz. Ama bir
siyasi partiler kanunu meselesinde bugünkü anayasamızda beğenmesek de var olan
maddelerin hiçbiri yok, partilerin vazgeçilmezliği yok, aksine; CHP’yi bir
egemen parti halinde yaşatan da 1924 Anayasası olmuştur.
Eğrisiyle doğrusuyla o
çizgileri düşünerek ifade edeyim, 1924 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
aşamasında çok önemli bir rol oynamıştır. Laiklik ilkesinin, 1937 değişikliğinin
anayasaya girmesiyle de cumhuriyet tamamlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni
cumhuriyet vasıflarıyla tamamlayan bir anayasa haline gelmiştir ama, eksiği
demokrasidir. Demokrasiyi tam kuramamıştır. Çok partili rejime geçtiğimiz zaman
da, o balonun gazlarının kaçtığını görüyorsunuz.
1946-50 arasında demokrasi
kültürümüzün bir uzlaşmaya dönüşmesinde sıkıntılar yaşanmıştır ama, uzlaşmanın
en önemli belgesini İnönü’nün hazırladığı 14 Temmuz Beyannamesi olarak düşünmek
mümkündür. Bugün bile öylesine bir uzlaşma metnini elde edemediğimizi
düşünüyorum. 1950’de ortaya çıkan Başbakan Günaltay’ın ve Başbakan Yardımcısı
Nihat Erim’in önderliğinde hazırlanan seçim yasaları da, Yüksek Seçim Kurulu
dahil, yine bu uzlaşmanın, demokrasi kültürünün eserleridir. Ama yeterli
olmamıştır. Tabii çok büyük bir belge o.
Yassıada zabıtlarını okursanız,
en azından anayasayı ihlal davasının zabıtlarını okursanız, o kültürün
varlığını, ama hukuksal dayanaklarının yokluğunu görürsünüz. 1924 bence ülkenin
birlik ve beraberliği konusunda kuşkuların, sınırlarda kargaşanın olduğu bir
dönem. Hem de cumhuriyetin temel eğitimi Milli Eğitim’den tutunuz da Medeni
Kanun’dan siyasi hadiseleri tanzim eden yasalara kadar tamamen batılılaştıran
sistem içerisinde daima bir zırh gibi durduğunu görüyorsunuz.
Kısacası şunu söyleyeyim:
Demokrasi ile demokrasi kültürü arasında bir fark var. Demokrasi kültürü
yerleşmemiş bir ülkede, demokrasi kültürünü benimsememiş olan bir parlamentoda,
gerçek demokrasiyi ortaya çıkarmakta zorlanırsınız.
O günleri tenkit ediyoruz ama,
bugün bizi kim tenkit edecek? Şimdi zaman geçiyor, ilerliyor ve Türkiye 14 seçim
yapıyor çok partili hayata girdiğimizden bu yana 11 kere de seçim kanununu
değiştiriyor. Böyle bir demokrasi kültürü, bugün için bizim ayıplayacağımız bir
iş olmalı.
Bizim büyüklerimizin, bundan 70-80 sene
evvel, 60 sene evvel yaptıkları hataları eleştirmek çok kolay. Onların
mazeretleri vardı. Türkiye’de demokrasiyle ilgili kültür de gelişmemişti,
yasalar da gelişmemişti. Bir de dünya henüz demokrasiyi büyük ölçüde benimsemiş
ülkelerden kurulu değildi. Bugün, hele bir de 1989 Devrimi’nden sonra,
globalleşmeden sonra, tek rejim haline demokrasinin gelmesinden sonra bizim bir
mazeretimiz olduğunu düşünemiyorum.
Bunu şunun için söylüyorum: Yine
ihtilaflarla uğraşıyoruz, yine yanlışları söylüyoruz, yine bir anayasa
boşluğundan bahsediyoruz ve görüyorsunuz yargı erkinin içinde bile henüz ortaya
demokratik düzeni tanzim edeceğimiz itibarlı, kuşkuları giderici bir uygulama
yapamıyoruz.
Yargıç yargıcı yargılıyor,
savcı savcıyı yargılıyor, savcıyı yargıç tutukluyor, yargı kendi içinde bile bir
demokratik kültürü, ya da siyasi birikimi temsil etmiyor. Parlamento, kanunları
çıkarmakta gerçekten zorlanıyor, kavgalar oluyor, kavgalar Meclis Başkanı’nın
otoritesini zedeliyor ve bu kavgalar sonucunda da bir ürün çıkmıyor. Yani,
Parlamento ürün ortaya koyamıyor. Bir anayasanın boşluğunu hissediyoruz,
yanlışlığını hissediyoruz ama, onu düzeltecek iradeyi ortaya koyamıyoruz.
Onlar, bizim demokrasi
kültürümüzün eksikliğinden ortaya çıkmıyor. Bence egemen bir iktidarın, egemen
bir gücün varlığı ile bu yansımalar ortaya çıkıyor. Kendimizi çok ufak tefek,
çok küçülmüş hissetmemeliyiz. Uzun bir sürece ihtiyaç var, kitaplar dolusu söz
söylenebilir.
Bizim 1920’lerdeki Meclisimiz
ile bugünkü Meclisimiz arasında belki nitelik farkları olabilir, nicelik
farkları da olabilir ama, çok açık ve kesin ki, 1920 Meclisi’nde böyle bir kavga
yok. Bir de o meclisin bir özelliği var; silahlı girebiliyorsunuz. Bir tek silah
çekilmiş değil, çok yıllar sonra, demokrasi biraz daha yerleştikten sonra sadece
bir cinayet var, o da siyasi midir, değil midir, tarih hala şüpheyle bakar.
Parlamento adabı içinde yapılmış müzakereler var. Sonra cumhuriyetin ilerlemiş
yıllarında cumhurbaşkanı değişimi var, İnönü’nün cumhurbaşkanlığına gelişi var,
o dönemlerde de cumhuriyet kendini yenilerken hafızasını yenilemiştir.
Bir demokrasi kültürü olmasa,
Atatürk 10 Kasım’da vefat ediyor, 11 Kasım’da İnönü’yü cumhurbaşkanı
seçebiliyorsunuz. Bu kadar demokratik bir kültür hazinesine ve uzlaşmaya o gün
sahipsiniz.
Sonraki hadiseleri anlatmak
istemiyorum, çünkü; belki onlarda taraf olmuşum gibi görünebiliriz. Ne var ki,
demokrasi kültürü ve hukuk dediğiniz zaman ben bu parlamentonun son yıllardaki
tatbikatında sıkıntılar olduğunu söyleyebilirim. O sıkıntıların temelinde de,
yeni egemen güçler ortaya çıkarmamız yatıyor. Başta seçim sistemi olmak üzere
seçim sisteminden doğan egemen parti, egemen güç inanınız ki, CHP’nin tek
partili döneminden çok da farklı değil, belki de daha insafsızca bir deyimle
daha kötü!
Orada engeller var, orada
engebeler var. Bir de savaşlar var, 2.Dünya Savaşı var, Nazizm var, faşizm var,
komünizm var. Türkiye Cumhuriyeti bunlardan kendisini korumak istiyor.
Kendisinden sınır komşuları toprak talebinde bulunuyor. Daha acısı, kendi içinde
terör, anarşi yaşıyor, hatta kendi içinde özerk bölgeler kurmak isteyenler,
federasyon kurmak isteyenler çıkıyor. Cumhuriyet, kendi gücünü, kuvvetini,
büyüklüğünü muhafaza ediyor ve bunlardan hiçbirine de ne toprak veriyor, ne
rejim değişikliğine neden oluyor.
Ama bu tarafa bakarsanız, niye
tam bir demokrasi kuramadık derseniz, ben onu hiçbir zaman demokrasi
kültürümüzün azlığına bağlamıyorum. Bizim halkımızın demokrasi kültüründe
eksiklik de görmüyorum. Kendi idarecilerimizde demokrasi kültürünün olmayışına
bağlıyorum. Bu reaksiyonları aşmamız gerekecek. Türk halkındaki itaat duygusunu
kötüye kullanmaktan vazgeçmemiz gerekecek.
Türk halkının itaat duygusunun
da bir sınırı olabileceğini düşünüyorum. Burada darbelerle ilgili son zamanlarda
yapılan tartışmaları da endişeyle takip ediyorum çünkü bu sözcük çok
kullanılabilen, çok kabili tatbik olan bir hadise değil. Bir darbe korkusu içine
girerseniz demokratik meseleleri çözmekte, ya da meseleleri demokrasi kültürü
içinde çözmekte zorlanırsınız. Tanzim edici olan, düzenleyici olan iktidarların
demokrasi kültürü içinde olmaları, bu meselelerin hepsini çözer. Halkın anti
demokrat tarafı yok. Halk, demokrasiye karşı falan da değil. Halkın verdiği
oyları yanlış değerlendiren siyasetler, Türkiye’de bu sıkıntıları ortaya attı.
Bu sıkıntıları ortaya atanlardan bir kısmı da maalesef yargı erkini kullanan,
yargı erkini belli alanlarda siyasallaştıran yargıçlar, savcılar da olabilir.
Bunların hepsini aşacak bir
Türkiye’yi ortaya koymalıyız. Bunun da teminatı sizlersiniz. Bizler görevimizi
bir miktar yaptık; yanlış yaptık, eksik yaptık, doğru yaptık, ama bir miktar
yaptık. Cumhuriyeti ve demokrasiyi gelgitlerden kurtardık, buraya kadar geldi.
Darbeler zamanında çeşitli tehlikelere maruz kalmış, özgürlüklerini kaybetmiş
bir siyasetçi olarak söylüyorum; darbelerin hepsinden demokrasiye döndük,
Türkiye’nin en büyük avantajı bu. Bunu yaparken de bir halk hareketiyle
dönmedik, sokak hareketleriyle de dönmedik, isyanla dönmedik; sadece demokratik,
hukuksal dirençlerle döndük. Zaten darbeleri yapanlar da demokrasiye dönmekte
hızlı, kararlı oldular. Siyasal iktidarların egemen iktidarlar haline gelmesine
heves göstermediler.
Yani, burada artılarımız var.
Bu artılarımızın içinde Türkiye’nin yeni bir anayasa yapması halinde, anayasa
boşluğunu doldurması halinde, çok önemli demokratik mesafe kazanacağını
düşünüyorum. Hukuk, çok tartışılıyorsa o ülkede vatandaş haklarında ziyan
vardır, vatandaş hakları eksiktir. Hukuk, bu kadar tartışılıyorsa, hukuk
kendisini bu kadar tartıştırıyorsa, onların da bu meselelerde daha kuramsal
davranmaları lazım. Eğer yeni normlara ihtiyaç varsa, onları hep birlikte
korumak, savunmak, tartışmak mümkündür. Ama, eğer hukuk ve hukuku savunanlar,
uygulayanlar hukuktan vazgeçebiliyorlarsa, ya da duygularını hukuk kurallarının
üstüne çıkarırlarsa, onları düzeltmek de hepimizin ortak görevidir.
Sözlerimi şöyle tamamlamak
istiyorum: Türkiye, pek çok ülkeden daha fazla tam demokrasiye hazırdır ve
demokrasinin önünde Türkiye için halktan gelen hiçbir engel yoktur. O nedenle
eğer biz bu eksik demokrasiyle yaşıyorsak; bunun bütün suçu, sorumluluğu siyasi
kadrolarındır, siyaset kurumlarınındır ve siyasetçilerindir. Onları aştığımız
zaman bu işlerin içinden çıkarız. Onları da seçimlerle aşacağız. Seçimden başka
bir yol yoktur.
Eğer hepiniz, gençler daha iyi
koşullarda, daha demokratik düşünce içerisinde, demokratik kültürün bütün
ayrıntılarını benimseyerek yetişirseniz, yetişiyorsunuz, bu işin içinden
çıkarız. Bir kuşak geçecek mi derseniz? Hayır, ilk seçimde dahi Türkiye,
meselelerini parlamentoda çözülebilir hale getirir. Parlamento da başbakanlık
rejimini ortadan kaldırır. Tek parti düzenine benzeyen düzenleri ortadan
kaldırır, seçim hukukunu düzeltir. Çok kolaylaşmış olan demokrasiye varış yolunu
bitirir, bütün engelleri ortadan kaldırır.
Açıkçası ben görevi size
devrediyorum. Biz bu kadarını yaptık. Bundan sonra görev sizindir. Sağ olun.
SORU:
Erzincan Başsavcısı biliyorsunuz tutuklandı. Cemaatlerle ilgili çalışmaları da
vardı daha önce. Bir yetki tartışması yaşanıyor şu anda. Adalet Bakanı’nın
istifası istendi. Aynı zamanda Yargıtay da bir soruşturma başlattı. Siz ne
düşünüyorsunuz efendim?
CEVAP:
Ben şimdi Yargıtay Başkanı’nı kim tutuklayacak, onu merak ediyorum. O kadar ayıp
bir şey ki. Yargı kendi içinde bu çeşit çelişkilere düşerse, vatandaşın yargıya
güveni kaybolur. Bir yargıcın, bir başsavcının tutuklanması için hiçbir sebep
olamaz. Yargılarsınız ona karışmam, bir suçu varsa yargılarsınız, ama
tutuklanması için bir sebep düşünülemez. Yolsuzluk yapmışsa, cinsel bir suç
işlemişse onlar başka. Ayrıca gayet açık, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun
250. Maddesi de açık, 90. Maddesi de. Bütün bu takiplerin Yargıtay’da yapılması
lazım. Yargıtay Başkanı da teminatlı değilse, başsavcı teminatlı değilse, siz
Türkiye’de teminat içinde olabilir misiniz? Yargı güvencesi kalkmıştır ortadan.
Bu büyük bir fiyaskodur. Bunu düzeltmek de Yargıçlar ve Savcılar Kurulu’na
düşer.
SORU: Adalet Bakanıyla ilgili…
CEVAP:
Adalet Bakanı kim, tanıyor musunuz siz? Ben tanımıyorum, bilmiyorum da kim
olduğunu ama, Adalet Bakanı, hükümetlerin ve devletin hukuk müşaviridir. Hakim
ve savcıların başı değildir. Dünyanın her yerinde hukuk müşaviriniz Adalet
Bakanıdır, Adalet Bakanlığıdır. Yargıçlar ve savcılar bağımsızdır. Türkiye’de
Adalet Bakanı bu kadar söz konusu oluyorsa, yargıçlar ve savcılar bağımsızdır.
Tatbikattan da o çıkıyor ortaya. Başsavcının bir başsavcıyı davayla mahkemeye
gönderip tutuklaması benim 55 yıllık avukatlık hayatımda aklıma sığmaz,
sığdıramaz kimse. Bu skandaldır.