( DP Basın Merkezi – 01 Şubat
2010 )
UĞUR DÜNDAR: İyi
akşamlar, Arena’nın bu haftaki konuğu Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın
Hüsamettin Cindoruk. Sayın Cindoruk’a ülke gündemi ile ilgili olarak
sorular yönelteceğiz, konuğum her zaman olduğu gibi, soruşturmacı,
gazeteci Nedim Şener. Her ikinize de hoş geldiniz diyorum.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hoş buldum
UĞUR DÜNDAR: Sayın Cindoruk,
ülke gündemindeki bütün gelişmeleri konuşacağız, ama önce ekonomiden
başlayalım izin verirseniz. Sayın Başbakan, geçen gün bir alışveriş
merkezinin açılışı sırasında yaptığı konuşmada, kuşkusuz ekonomideki
gelişmeyi ve tüketim anlayışındaki değişimi de göz önünde bulundurarak,
o amaçla “Artık mahalle bakkalı dönemi kapandı, alışveriş merkezi dönemi
başladı” dedi. Siz bunu nasıl yorumladınız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Maksadını aştığını düşünüyorum, Başbakan bunu söylediği zaman, mahalleye bir
savaş ilan etmiş oluyor. Çünkü sadece mahalle bakkalı yok, mahallenin terzisi
var, mahallenin kasabı var, manavı var, hatta mahallenin sünnetçisi var. Bunlar
bir mahalle oluşturuyorlar, ekonomik olarak da, siyasal yapı olarak da. Aynı
zamanda, bir orta direk temsilcisi, Mahallenin esnafını eğer devre dışı
bırakacaksa AVM’ler, ben ona karşı olurum. Çünkü AVM’ler gerçekten önemli,
ekonomik siyasi faydası olan, eski tabirle pazarlar, kapalı çarşılar ama halk
pazarı değil, halkın alışveriş ettikleri, veresiye defteri tutan, esnafımızı bu
kadar küçümseyemeyiz, orta direği, karşımıza alamayız. Bir başka şey daha
söyleyeyim, eczacıları da buna katarsanız, mahalle eczacısı aynı zamanda bir
sağlık ocağıdır. Sizin tansiyonunuza bakar, ateşinizi ölçer, ufak tefek
ilaçlarınızı verir, aşınızı yapar, eğer bütün bunları ortadan kaldırırsanız, bu
kollektivizm olur.
Vaktiyle demir perde
ülkelerinde de sadece toplu pazarlar vardı, herhalde Başbakan bunu kastetmedi,
kastettiğini düşünmek için bir sebep yok, çünkü o da bir kenar mahalleden
yetişmiş bir adam. Sanmıyorum böyle bir düşünce böyle bir tasfiye olsun. Yüz
binlerce esnaf işsizlerin ordusunun arttığı bir dönemde ne yapacaklar. Onların
ekmeğini sağladıkları mahalle halkı, aynı zamanda komşuları iyi ilişkiler
içerisinde oluyorlar. Bugün bir mahalle bakkalının, çocukluğundan itibaren pek
çok genci yetiştirdiğini ben biliyorum, sahip çıktığını ben biliyorum.
Uyuşturucuya karşı savaş açtığını biliyorum. Mahalle halkımızı, mahalle
esnafımızı gücendirmeyelim.
NEDİM ŞENER: Veresiye
defteri meselesi var galiba. Halkı ilgilendiren, sadece bakkal ve esnafı
değil, ondan yararlanan bir halk var.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Kredi kurumu, veresiye defteri dediğiniz bir nevi halk kredisi. Mini kredi
dediğimiz kredi, mikro kredi dediğimiz kredi. Bence mahalle esnafı, bakkalı
vesairesi unutulacak, gözdağı verilecek, korkutulacak bir kesim değil. Sayın
Başbakan o sırada AVM’leri övmek istemiş olabilir, ama ben gidiyorum AVM’lere
çok lüks tüketim maddeleri var. Bilhassa genç insanların, mahalle halkının orta
gelir grubunun alışveriş yapmakta zorlanacağı bir bölüm. Onu, ben söylememiş
sayıyorum.
UĞUR DÜNDAR: Sayın
Başbakan küresel ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları konusunda
başından itibaren “Kriz Türkiye’yi teğet geçecek” dedi. Hakikaten
dışarıda pek çok gelişmiş ülkede, bankalar peş peşe batarken ve devlet
desteğiyle, ancak bellerini doğrulturken, Türkiye’de bankacılık sektörü,
buradan kazasız belasız sıyrılmayı başardı. Üretim ve istihdamda önemli
düşüşler oldu ama geçenlerde yaptığı bir konuşmada “Ben söylemiştim kriz
hakikaten Türkiye’den teğet geçti” yorumunu, görüşünü bir kez daha dile
getirdi, siz katılıyor musunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Katılmıyorum, şöyle
katılmıyorum, sayın Başbakanın geometrisi zayıf. Teğet geçti dediği şey,
Türkiye’ye deldi geçti. Eğer teğet geçmeseydi, kadınlarda yüzde 30, gençlerde
yüzde 21, genelde yüzde 15 işsizlik olmazdı.
Teğet geçmiş bir ekonomide, bu
gerçeği görmek gerekiyor, yahut da bugün TEKEL İşçileri sokaklarda olmazdı.
Türkiye’de ben ekonominin teğet geçtiğini sanmıyorum. Sayın Başbakan, dediğim
gibi aritmetiği biraz daha güçlü olduğu için, pek çok rakam sayabiliyor, ama ben
olguları eşyanın tabiatına bakarak, eşyanın geometrik sınırına bakarak
söylüyorum, hiç de teğet geçmedi.
Bankalar meselesine gelince,
biz bankaları tasfiye işine erken başladık, Amerika şimdi başladı, Amerika da
bugün pek çok banka tasfiye ediliyor, Avrupa’da da öyle. Ama biz bankalarımızın
bir kısmını tasfiye ettik, bir kısmının haksız tasfiye edildiğini Danıştay
söyledi, bir kısmını da yabancılara kaptırdık.
Bugün Türkiye’de Portekiz
Bankası var, bugün Türkiye’de Yunan bankası var, bugün Türkiye’de Belçika
bankası, Hollanda bankası var, ama Türk bankası çok azaldı. Eğer bankalar bu
nevi ciddi bir tasfiyeye, gayri milli bir tasfiyeye tabi tutulmasaydı, bugün o
alanda da sıkıntılarımız olacaktı. Daha da bankaların iç bünyelerini, son
durumlarını çok iyi bildiğimizi söylemek zor. Ekonomi, her an, her dakika
sıkıntı yaratabilecek bir noktaya gelebilir. Çünkü az önce söylediğim işsizlik
dahil ve özellikle istihdamın dışında, veriler çok iyi değil.
Bugün tarımda veriler çok kötü,
tarımla ilgili rakam verip de, insanlarımızı sıkmak istemiyorum ama tarım çok
kötü. Pamuktan tutun, tütüne kadar bugün büyük sıkıntı içindeyiz. 20 milyon ton
olması gereken buğday üretimi, bu sene 17 milyon tona düştü. Sıkıntı bu alanda,
o kadar büyük ki, bugün çiftçi çok üzülerek söylüyorum, Ziraat Bankasından
sonra, özel bankalardan da kredi aldı, bugün özel bankaların ipotekleri, özel
bankaların icra takipleri traktörleri, zirai aletleri, hatta tarım alanlarını
icranın satış alanına soktu, çok da sıkıntı verici bir durum.
IMF ile anlaşma, keşke daha
evvel makul ölçülerde yapılsaydı. IMF ile anlaşma yapmadık diye sevinemezsiniz,
çünkü hala IMF ile görüşmeyi sürdürüyorsunuz. Keşke bunu daha evvel fark
etseydiniz de, bir takım avantajları olan kredi taleplerimiz kabul edilseydi ve
çiftçiye yönelik, küçük esnafa yönelik, KOBİ’lere yönelik bir takım yatırım
planları, kredi imkânları sağlasaydınız. Ben bugünkü ekonomik tabloyla ilgili
çok karamsarlık ifade etmek istemiyorum, çünkü benim bir görüşüm vardır,
ekonomik kriz her zaman yaşanır, Türkiye bunlardan çok yaşadı, ben de gördüm.
Ekonomi siyasetin bir
parselidir, esas genel siyasete bakmak gerekiyor, genel siyasetinde olumlu
gitmesi lazım, krizler atlatılır.
UĞUR DÜNDAR: Peki genel
siyasete baktığınızda nasıl bir tabloyla karşılaştığınızı
düşünüyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Az önce söylediğimiz cümle bile, genel siyasette yanlışların olduğunu ortaya
koyuyor. Sayın Başbakan bence, sendikalarla ilgili çok yanlış kararlar verdi,
onları çok suçladı. Şimdi bugün 4-C ile ilgili fikirlerini duyuyorum, keşke
bunları 40 gün evvel düşünseydi.
40 gün evvel söylediklerine
bakınız, bugün söylediklerine bakınız, 4-C’yi yeni öğrenen bir Başbakan olur mu?
Sendika, kapital ile emeğin arasında bir mühim sigortadır.
UĞUR DÜNDAR: Büyük sosyal
siyaset köprüsü.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Evet, işçiyle, sermayeyi karşı karşıya getirmeyen bir sübaptır. Hatta bir
ekonomist diyor ki “Kapitalizmin en büyük buluşudur sendikacılık” çünkü sendika,
işçinin önünde kalkan gibi durur ve müzakere masasında milyonlarca işçi
oturacağı yerde, bugün 30 bin, 40 bin işçi oturacağı yerde, sendika oturacaktı.
Şimdi o kadar sıkıntılı bir durum ki,
Başbakana karşı ağır bir cümle kullanmak istemiyorum, ama 60 gün sonra ıstırabın
kaynağını fark eden bir Başbakan.
UĞUR DÜNDAR: TEKEL
İşçilerinin direnişini kastediyorsunuz.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Başbakan şimdi, TEKEL İşçilerinin haklı olabileceğini düşünmeye başladı.
Halbuki, o sendikayla, Başbakan daha evvel müzakere etseydi, onlar dertlerini
anlatırlardı. Sendika işçileri bugün hak arıyorlar, ücret aramıyorlar, Türk
siyasi tarihinde az bulunur bir hadisedir. Bu sendika gerçekten, ben
başkanlarını da tanıyorum, vatansever sendika. Eğer sendikaları bu kadar
karşınıza alırsanız, sendikalarla bu kadar restleşirseniz, işçiyi sokağa
dökerseniz, sınıf sendikaları ortaya çıkar.
Geçmişte yaşadık biz bunu 16
Haziran hadiselerini hatırlayınız, benim korkum budur. Hükümet nasıl idare
ediyor, Türkiye’yi deyince, işte bunu söylüyorum; hükümet Türkiye’yi idare
etmiyor ve Türkiye’yi idare etmekte sıkıntısı var.
Ben bunu ismini koydum,
Başbakanlık Rejimi var Türkiye’de, Başbakan’a bağlı bir rejim.
UĞUR DÜNDAR: Biraz daha açar
mısınız, bunu?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Dünyada çok çeşitli siyasi rejimler var, siyaset hukuku var, başkanlık sistemi
var, yarı başkanlık sistemi var. Parlamenter demokrasiler var, temsili
demokrasiler var, ama Türkiye de giderek iş sıkıştı, bir Başbakanın bütün
Türkiye’nin siyasi hayatına egemen olduğu, son sözü söylediği bir sistem haline
geldi, bunu kolaycı bir sistem diye görüyorum.
Birisi başbakan olduğu zaman,
böyle bir sistemi gerçekleştirebiliyorsa, siyasette idaresi kolay bir ekonomi,
idaresi kolay bir siyaset, idaresi kolay bir parti ortaya çıkar. Ama bu Türkiye
için faydalı değildir, bunu geçenlerde Nuray Mert, diktatörlük ve faşistlik gibi
algıladı, ben o kadar ağır konuşmayacağım. Ama Başbakanlık otoritesinin, bir
rejim haline geldiğini söylüyorum, bundan kurtulmamız gerekiyor.
UĞUR DÜNDAR: Ama Nuray Mert’in
söylediğini daha nazik bir üslupla onaylamış oluyorsunuz.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hem onaylıyorum, hem tekzip ediyorum.
NEDİM ŞENER: İşte siyaset budur
değil mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Siyaset budur diye söylemiyorum, bir fotoğraf çekiyorum, Başbakanımız benim
siyasi rakibim, onla siyasi mücadele başladığı zaman, her şey konuşulur zaten.
Başbakanı da küçük düşürmek istemiyorum. Hükümetimizi de küçük düşürmek
istemiyorum ama bugün gördüğüm bir şey varsa, bu kadar zayıf bir hükümet, bu
kadar zayıf bir başbakan Türkiye’ye yakışmıyor. Neden? Türkiye’ye demokrasi
yakışıyor, cumhuriyetimize demokrasi yakışıyor. Demokraside böyle kural yok. Bir
Başbakan, eğer “Cumhurbaşkanı, benim kardeşim falanca olsun” diyebiliyorsa. Bir
Başbakan, Meclis Başkanı için yaptığı anketin sonuçlarını, cebine koyup evinde
tasnif ediyorsa, sonra sıkıştığı zaman o meclis başkanını yeni tabirle fırçalaya
biliyorsa, arka odada, ön odada hakkında ağır konuşuyorsa “Sen susturamıyorsan,
ben sustururum” parlamento adabına, demokratik nezakete aykırı konuşabiliyorsa
ve o Meclis Başkanı da bunu suskunlukla karşılıyorsa. O Cumhurbaşkanı böyle bir
tayini içine sindiriyorsa, bence demokratik rejimin yeni bir versiyonu ile karşı
karşıyayız, buna ben Başbakanlık Rejimi diyorum.
UĞUR DÜNDAR: Siz böyle
diyorsunuz ama, Sayın Başbakan da tam tersini savunuyor Türkiye’de bir
Yargı vesayeti olduğunu ve Yargı devletine doğru gidişatın söz konusu
olduğunu. Bazı çevrelerin bunu özellikle istediğini söylüyor. Bu konuda
ne diyeceksiniz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Yargı vesayeti dediği, anlamadığı bir şey var, Yargı denetimidir. Yargı
denetleyecek, kim denetleyecek yürütme organını? Kim denetleyecek Yasama
organının çıkardığı kanunları? Sayın Başbakan, Başbakanlığa aday olduğu zaman
bunları bilmiyor muydu? Bu anayasa vardı, 1982 anayasa’sı vardı. Bilerek girdi
bu işe, anayasaya aykırı kanunların, yasama organınca denetleneceğini bilmiyor
muydu?
Anayasa’ya aykırı tutum
sergileyen siyasi partilerin, kapatılacağını bilmiyor muydu? Biliyordu, bunu
bilerek girdi siyasete, yine Sayın Başbakan Yargı’nın, idarenin bütün
tasarruflarını denetleyeceğini bilmiyor muydu? Danıştay’ı kastediyorum. Yine,
Yargının bir bölümü olan Askeri Yargının, bağımsız yargı olduğunu bilmiyor
muydu? Bunlar Anayasada vardı, Anayasa’nın bugün tartışılan 145’inci maddesi
açık, yeni bir anayasa hükmü olmadan, yeni bir anayasa ortaya çıkmadan bu
anayasayı kabullenmiştir Sayın Başbakan ve hükümeti, partisi. Yapılan işlerin
hepsi Anayasal Yargıdır, hepsi yasal yargı organlarının talepleridir ve hepside
açık ve kesin söylüyorum, denetim eylemidir. Başbakan şükretsin Türkiye de
Parlamento denetimi yok. Ciddi bir Parlamento denetimi olsa, Obama’nın başına
gelen onun başına gelse, ne yapacak? Daha da sıkıntı verecek. Bizim yasama
organımızın, denetim organı olmasını bu anayasa önlemiştir.
UĞUR DÜNDAR: Peki
kurumlar arası bir çatışma olduğuna inanıyor musunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Kurumlar arası çatışma şu; kurumlarla hükümet arasında çatışma var. Şöyle bir,
bakınız bakalım, Danıştay ile Yargıtay arasında bir çatışma var mı? Yok,
Danıştay ile Meclis arasında bir çatışma yok. Nerede var, hükümetle var, hatta
Askeri Yargı ile Sivil Yargı arasında çatışma var mı? Yok, rutin işliyor
muameleler, kararlar alınıyor, uzlaşmaya gider, gitmez. Ama bütün kurumlar, YÖK
dahil. YÖK’e bağlı olan üniversiteler dahil, basın olsun, medya olsun herkes,
hükümetle çatışma halinde
UĞUR DÜNDAR: Bunun
ardındaki gerçek nedir sizce? Bu çatışmayı var eden olgu nedir?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Olgu şu; hükümetin bir yanlış inancı var, Başbakan başta olmak üzere, tabii
hükümeti o temsil ediyor. Sandıktan çıkan sonuç, ona sadece hükümet etme
yetkisini vermiştir. Yasama organı da çoğunluğu oranında gereken yasaları
çıkaracaktır. Başbakan öyle düşünmüyor, devleti değiştirme hakkı verdiğini
düşünüyor. Cumhuriyetin temel değiştirilmez kurumlarını değiştirmeye yetki
verdiğini düşünüyor.
Bunun ispatı da ben değilim,
Anayasa Mahkemesinin, arka arkaya verdiği üç karardır. Birbirinden değerli
kararlardır. Birincisi parti kapatma eylemi kararı, ben parti kapatmaya
karşıyım, son hükmüne katılıyorum, ama gerekçesi fevkalade açık ve seçik
biçimde, bugünkü Ak Parti’nin Anayasaya aykırı fiillerin odağı olduğunu
söylüyor.
Diyor ki “Ben milli hâkimiyeti
kullanıyorum” milli hâkimiyetin dünya hukukunda son noktası şu, milli hâkimiyet
fikri doğrudur, ama milli egemenliği kurulları eliyle kullanır halk, bunlardan
biri de Yargıdır. Bir anayasa yargısıdır, bir askeri yargıdır, sivil yargıdır,
idaredir, Danıştay’dır, Sayıştay’dır, hepsi vardır.
Sayın Başbakan siyasi bilimci
olarak, hukukçu olarak yanlış öğretiye tabi tutulmuş ve o kesin hükümleriyle,
başbakanlık otoritesini birleştirip, bizi Cumhuriyetin temel idaresinden, temel
kurallarından uzaklaştırmaya çalışıyor. Bunu ben söylemiyorum, Anayasa Mahkemesi
başka bir kararında diyor ki; “Şu iki maddeyi değiştirme durumunda siz,
Cumhuriyetin değiştirilmez hükümlerini değiştirdiniz.” Ardından Askeri Yargı,
Sivil Yargı ayrışımında da verdiği kararlarla diyor ki” Anayasaya açık ve seçik
şekilde Askeri Yargı vardır ve bu Askeri Yargı ile ilgili siz, bir yasa organı
gibi hareket edemezsiniz.
Şimdi bu üç kararı arka arkaya
koyduğunuz zaman, bunlar abide kararlardır. Bugün Cumhuriyet tarihimizde Anayasa
Mahkemesinin bu kadar sabit karar verdiği görülmemiştir. Hele son kararlar 10’a,
1 veya 11 ittifakıyla çıkmıştır.
Milletler arası anayasa hukukçusu bir
zat diyor ki, “Anayasa Mahkemesinin ittifakla verdiği kararlar, Anayasa
kuralıdır”. Yani hiçbir muhalefet yok, hiçbir kuşku yok, eski tabirle muhkem
kaziye ve bu kaziye ile Anayasa Mahkemesi, bugünkü hükümetin başbakanlık
rejiminin önüne bir hat çiziyor. Her şeyi yapabilirsin, partinin 130
milletvekilini bir günde atabilirsin, söylediğin gibi hükümet üyelerini kapının
önüne koyabilirsin, Meclis Başkanını azarlayabilirsin, bunları yapabilirsin ama
Cumhuriyetin temel kurallarını değiştiremezsin.
Burada yetki aşılması var, sayın
Başbakanla en büyük ihtilafımız, dini nedenlerle, teolojik nedenlerle kendisinin
has düşüncelerini milli görüş ifadesiyle, cumhuriyet kurallarını
değiştirebileceğini düşünüyor.
UĞUR DÜNDAR: Kesin mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Kesin, çünkü ben bu siyasetin
içine girdiğimden bu yana,
UĞUR DÜNDAR: Hani
kendisi değiştiğini ve o gömleği çoktan çıkardığını söylüyor, böyle
kuşkulara sahip olanlara da kırılıyor güceniyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ben böyle bir görüşün,
Türkiye’de siyaset yapmasına karşı değilim, 1973’de başlamıştır Erbakan’la
birlikte, bir milli görüş düşüncesi vardı. Onlar kendilerine göre, laiklik
alanını daraltmak isterler, Anayasa’nın 24. maddesini değiştirmek isterler.
Hatta benim zamanımda yapılan Anayasa değişikliğinde ısrarla, inancı gibi yaşama
hakkı istediler.
İnancı gibi yaşama hakkının
tercümesi şudur; Mısır’da var, Malezya’da var, isteyen medeni hukukla boşanacak,
evlenecek, isteyen şerri hükümlerle evlenecek, boşanacak. Miras işleri de aynı
şekilde olacak, ardından ikili devlet çıkacak. Bugün Malezya da bazı eyaletlerde
biliyorsunuz, şeriat hükmü var ve de Malezya hukukunda istediği gibi inanma
hürriyeti var.
Biz hep onu savunduk, rahmetli
Çoşkun Kırca, Mümtaz Soysal hoca ile birlikte bunu kabul etmedik, reddettik. 24.
maddeyi muhafaza ettik. 24. madde hem laikliği, hem Cumhuriyetçiliği, hem
demokrasiyi savunur.
UĞUR DÜNDAR: Ben bu tür
düşünenlerin siyaset yapmasına karşı değilim derken, bunu mu
kastettiniz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Evet, bunların iktidar ortağı
olmasında da karşı olmayabilirisiniz, kapsamları bellidir, fikirlerini ifade
ederler. Bu düşüncelerin siyasette yer alması, aynı şekilde Marksizm’in aynı
biçimde belli oranlarda siyaset yapması, hatta ayrılıkçı düşüncenin Parlamentoya
girmesi gibi konularda, hepimiz aynı şeyi düşünürüz. Ama bir şeye müsaade
etmemek lazım, Cumhuriyetin temelini değiştirmeye müsaade etmemek gerekiyor.
Yani, az önce söylediğim gibi
bir başbakanlık rejimini sağlayacak bir çoğunluğa sahip olmadığınız halde, seçim
hukukundan faydalanıp da bunu sağlamışsanız ve bunu bize ifade etmeye, bize bunu
sorguladıktan sonra dikte etmeye, zorlamaya çalışıyorsanız, orada “dur” demek
lazım.
Bizim yapacağımız bu. Eğer rejimi bu
kadar zorlarsanız, işte bugünkü aktüel hadiseler, kuşkular, tereddütler ortaya
çıkar. Kendinizi o tereddüt ormanında bulursunuz. O ormanda bile yalnız
kalırsınız. Yoksa siz gelin, fikirlerinizi söyleyin, tartışalım. Kabul görenleri
biz de kabul edelim, hafifletelim. Kimse bugün 1946’daki laikliği aramıyor,
belli aşamalar geçirmiş bunlar. Bunlardan biri, ezanla ilgili olan kanundur.
İttifakla çıkmıştır o kanun. Yani Türkiye, kendiliğinden gelmesi gereken bir
takım laiklikle ilgili genişlemeleri, esneklikleri hepsini sağlamıştır, ama
bugün dönüp de siz laikliği tamamen kaldırmaya çalışırsanız veya inancı gibi
yaşama hakkı getirmeye çalışırsanız, bu, Türkiye’ye karşı bir ayıptır,
zorlamadır.
Bu Cumhuriyet’ten ne istiyorsun? Çok
güzel bir Cumhuriyet. Bu Cumhuriyet, 90 senedir birliğini korumuş, sınırlarını
korumuş, çağdaşlığını korumuş, nüfusunu artırmış, ekonomisini düzeltmiş
sevilecek bir Cumhuriyet. Dünyada itibarı olan bir Cumhuriyet.
UĞUR DÜNDAR:
Yeni bir hesaplaşma algısı içinde
misiniz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Düşünün ki, bu Cumhuriyet’in ordusu, dünyanın en güzel ordularından birisi. Kimi
altı diyor. Öyle bir ordunuz var, sizi korumuş, sınırlarınızı korumuş, Stalin’in
taleplerini reddetmiş, faşizmin önünde durmuş, komünizme gitmemiş, Cumhuriyet’in
bütün sınırlarını, Milli Misak sınırlarını korumuş, Hatay ile genişlemiş,
Kıbrıs’ta asker bulundurmuş.
UĞUR DÜNDAR: Ama bütün
bunlar askere darbe yapma hakkını vermiyor tabii. Buna karşı çıkmak da
demokrasiye inanan bütün güçlerce en doğal görev olmalı.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bunların hepsini yapacaksın. Bir tek şey; askeri tenkit başka, tahkir başka.
Askeri tenkit et. En fazla tenkit eden biziz, darbelere en çok maruz kalanlardan
biri benim. Her darbede, en azından ev hapsine uğramışım veya gitmişim,
Zincirbozan’da Sayın Demirel, Sayın Deniz Baykal ile beraber hapis yatmışız.
Bizlerin darbe ile ilişkilerimiz menfi ilişkilerdir. Biz darbeyi nasıl kabul
ederiz? Hep iktidarlarımızı ortadan kaldırmış, partilerimizi kapatmış ki,
onların bunlar içerisinde masum rolleri de yok yani, zaman zaman katkıda
bulunmuşlardır.
UĞUR DÜNDAR:
Siz bir de “darbenin
provası olmaz” diyorsunuz.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Onu şunun için söylüyorum, son günlerde bir balyoz hareketi çıktı. Balyoz
hareketi, hakikaten çirkin planlama. Bu planlamayı kabul etmek, bu senaryoyu
ordumuza yakıştırmak mümkün değil. Bu ordumuzun kendi içinde meseledir, onu
çözecektir. Ama benim söylediğim şu, darbe birinci orduda yapılmaz. Türkiye’de 4
tane ordu, 3 tane kuvvet komutanlığı var; hava, deniz, jandarma. Bunların
ittifakı olmadan, Türkiye’de darbe olmaz. Onun için darbenin provası olmaz.
Türkiye’de maalesef darbeleri Genelkurmay yapıyor. Keşke yapmasa. Eğer bir darbe
planı arıyorsanız gidin, Genelkurmay’da arayın. Darbe planı oradadır. Bunlar bir
takım senaryolar vesaire, keşke daha iyi bir senarist bulsalar da o saçma sapan
senaryo olmasaydı. Ben ordunun iyi bir senarist olmadığını görüyorum, ama
darbeci olduğunu sanmıyorum.
NEDİM ŞENER: Sizin çok
değerli bir geçmişiniz var. Demokrat Parti dönemini çok detaylı
biliyorsunuz. Bugün de demokrasi konusunda tartışma başladığında hemen
Menderes’e atıfta bulunuluyor. Özellikle sizin de çok sahiplendiğiniz
Menderes dönemini bugün AKP iktidarı döneminde, tabiri yerindeyse, tepe
tepe kullanılıyor hatta bazı yayın organlarında “bu ordu başbakanı da
astı” deniliyor. Ben, genç bir insan olarak gerçekten birçok şeyi
okuyorum ama kafamda netleştiremiyorum, belki izleyiciler de.
Menderes’in dönemiyle bugünkü dönem, özellikle sivil dikta tartışmaları
ekseninde, nasıl kıyaslayabiliriz, yani nasıl bir sonuç çıkarabiliriz?
Haklılar mı bunu kullanan insanlar? Bu yerinde bir benzetme miydi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Yerinde bir benzetme değil. Rahmetli Menderes’in son savunmasını okumak lazım,
çok değerli bir savunması var orada. Yapılan hataları, her şeyi anlatıyor, ama
bir şeye bağlıyor, bir mazereti var onun. 1924 Anayasası, demokratik bir anayasa
değil. Tek parti dönemini kuran bir anayasa. İçi tutarlı, güzel bir anayasa ama,
sadece tek partiyi taşıyabilir. Mesela içinde bir Anayasa Mahkemesi yok. Mesela
içinde ikinci Cumhuriyet Meclisi yok. İçinde insan hak ve özgürlükleriyle ilgili
teminatlar yok. O nedenle iktidarlara büyük bir alan bırakıyor. O alanın bir
kısmı da, keyfilik yapma alanıdır, hukuka aykırılık alanıdır. O alanlarda
yapılan hatalardan 27 Mayıs ortaya gelmiş olabilir, gelmiştir de. Ben o dönemi
savundum o mahkemede. O mahkeme haksızdır, hukuksal olarak haksızdır. Siyasi
olarak sonuç da vermiştir, darbeyle mesele çözülmüştür. Orada durmalıydı.
Nitekim pek çok hukukçunun fikri de bu, ama o mazeret bugün yok. Bugün Türkiye
demokratik düzende bir 1961 Anayasası yapmıştır. Çok kıymetli bir anayasadır,
çok dikkate değer bir anayasadır. Sonra 1982 Anayasası yapmıştır. O anayasayı
1989 yılından sonraki ‘dünyadaki tek güce dönüşte’ demokratik olmayı Avrupa
Birliği’ne bağladığınız zaman, çok da demokratikleştirilmiştir pek çok alanda.
Elinizdeki anayasa belgeleri, dünyanın
dokümanları size artık başbakanlık rejimi kurma hakkı vermiyor. Eğer Avrupa
Birliği’ne girecekseniz, o rotasyonun içerisindeyseniz yapacağınız tek şey;
Avrupa Birliği’nin demokrasi hukuklunu kabul etmektir.
NEDİM ŞENER:
Menderes’in adının bu şekilde çok konuşuluyor olması, rahatsızlık
yaratıyor mu bu anlamda?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Çok büyük rahatsızlık yaratıyor bende, çünkü Menderes bir açıdan da bir kalkınma
kahramanı. Zaten Yüksek Adalet Divanı kararı da Menderes’e ‘mit’ diyor,
‘kalkınma mitini kullanmıştır’ diyor. Kalkınmayı kullandığı, kalkınmadan ötürü
elde ettiği başarıyı, gerektiği gibi hukuka yansıtmadığını söylüyor. Menderes’in
1950-1960 arasındaki döneminde milli hasıla yüzde 170 artmıştır. Bu iktidar
zamanında, en son milli hasıladan pay, 10 bin dolardan 8 bin dolara düşmüştür.
Ne benzerlik var? Menderes en kötü günümüzde bile, kalkınma ekonomisini
sürdürmüştür.
UĞUR DÜNDAR:
Demokratikleşme açısından bir paralellik görmüyor musunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Demokrasi açısından da mazereti vardı Demokrat Parti’nin. Dediğim gibi yasalar,
o zamanki hukuk, o zaman Avrupa Birliği falan da yok, gayet basit. Avrupa
Konseyi var ama, Türkiye ona 1949’lardan beri girmiş, hukukla pek fazla alakası
yok. Çünkü bir tarafta Demir Perde var, Demir Perde ve oradan gelen talepler
var. Avrupa, Türkiye’yi fazla demokratikleşmeye zorlamadı, Amerika da zorlamadı,
NATO da zorlamadı. NATO şartı Türkiye’de uygulanmadı. NATO şartı, bir demokrasi
şartıdır aslında.
50 sene hatta 60 sene öncenin
şartlarıyla bugünün şartları bir mi? O zaman bir tek Çubuk Barajı vardı, şimdi
Türkiye’de bu kadar baraj var. Neden onları mukayese etmiyorlar? Milli hasıla
300-400 dolar. Böyle bir kalkınma döneminde Demokrat Parti’nin hukuka uygun
olmayan davranışları olmuşsa, onları örnek diye göstermek yerine, kalkınmayı
yapsınlar. Yapsınlar, 10 sene oldu.
NEDİM ŞENER: Maalesef
tabii değerli kayıpla sonlanan bir darbe. Menderes hatta, çok özür
diliyorum bunu söylediğim için ama, belki ayıp da ediyorum, “Menderes’in
günahı neydi ki, bugün yaşananlar karşısında” diyen yorumcular da var.
Bu gerçekten beni de insan olarak çok üzüyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O günün şartlarını
düşünürseniz, dönersiniz bu sefer 1946 senesine, 1946 seçimlerini tartışırsınız.
Türkiye geçmişini tartışacağı yerde, bugününü tartışmalı bence.
NEDİM ŞENER: Peki CHP
döneminde tek partiyi yaşamıştır Başbakan. Böyle ciddi bir eleştirisi
var bugünkü CHP ile ilgili.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bunu bilmeyen mi var? Tarihsel bir olgu bu. Onların da şartlarına bakacaksınız.
Bir inkılap yapılmış, inkılabı teminat altına almak istiyorlar ve rejim
sıkıntılarını aşmaya çalışıyorlar. Bir de güney sahillerinizde dahi tehlikeler
var. İtalyanlar, Almanlar 2.Dünya Savaşı’nda Akdeniz’de de varlardı. Girit
Adası’nı bombalayanlar, Girit Adası’nı işgal eden Almanlar, faşistler değil
miydi? Türkiye 12 Ada’da büyük bir sıkıntı aşmıştır. Almanlar gelip 12 Ada’yı
işgal etmişlerdir. Türkiye ekonomik, siyasi sıkıntıların içerisine, tehdit
algısını da getirmiştir. Bu dönemde olup bitenlerle gelip, bugünü mukayese
ederseniz, olacak şey değil.
UĞUR DÜNDAR: O günü,
bugünkü koşullarda tam olarak yorumlayabilmek için bugünün bir
simülasyonunu yapmak lazım.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Çarpıcı bir misal vereyim: 100 metreyi 11 saniyede koşmak, dünya rekorudur.
Bugün 9 saniyeye düştü aşağı yukarı. Yani dünya bu kadar hızlı gelişirken, ben
ekonomiyi geliştiremedim ama Menderes’e de bunları söylüyorlardı. Menderes
ekonomiyi geliştirmişti. Dönüp, “ben hukuku düzeltemedim, yasakları
kaldıramadım, barışı düşünemedim” o günlerden misal alarak yaparsanız yanlış
misal. O zaman 50 sene yaşamanın, 50 sene sürekli kalkınmanın faydası, zararı
nedir, ona bakmak lazım.
Benim bildiğim siyaset, günü
kurtarmaktır. Siyaset, günün hesabını vermek, günü yaşamak, günü düzeltmektir.
Biraz evvel verdiğimiz misal gibi, mahalle bakkalını, kasabını kaldırmak falan
değil, onların ekonomiye yeni faydalar sağlamasını temin etmektir. AVM’lerle
esnaf arasındaki rekabeti düzenlemektir. Siz bunları yapmıyorsanız, çok
konuşmanın verdiği sıkıntıları yaşarsınız.
UĞUR DÜNDAR: Yine
bugüne dönmekte yarar var. Sayın Başbakan’ın, ‘başbakanlık rejimi
uyguladığını, uygulamak istediğini’ söylüyorsunuz. Anayasanın da bu
konuda engel teşkil ettiğini ifade ediyorsunuz fakat Sayın Sami Selçuk’u
okudum bugün. O da bu anayasayla ‘tek adamlık’ yani “tek adam
diktatoryası olabilir” şeklinde bir değerlendirmede bulunuyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Benim dediğimi diyor bir yerde. Sayın Demirel de başbakanlık yaptı, Sayın Özal
da yaptı, Ecevit de yaptı. Hiçbiri böyle bir şey yapmadılar. Onların da zaman
zaman otorite çaldıklarını söyledik ama hiç birimiz dönüp de başbakanlık rejimi
diyemedik. Bir de onların demokratik düşünceleri, siyasi tecrübe ve kültürleri
daha yüksekti. Bizim söylediğimiz şu; o dönemlerde ve 1982 Anayasası vardı son
dönemlerde ama bugün 1982 Anayasası’yla hükümet arasında büyük bir çatışma var.
Anayasa Mahkemesi’nin kararları da bunu gösteriyor, Danıştay’ın kararları da
bunu gösteriyor, Yargıtay’ın kararları da bunu gösteriyor. Yani yargı
organlarıyla sıkıntısı olan bugünkü hükümetin başbakanı bunları aşmak için kendi
otoritesini çoğaltacak yerde, yargı otoritesini çoğaltsa rahat eder.
UĞUR DÜNDAR: Son
günlerin önemli tartışma konularından biri de Milli Güvenlik Siyaset
Belgesi. Sayın Başbakan “bu belgeyi ilk okuduğumda tüylerim ürperdi”
diyor. EMASYA Protokolü’nün kaldırılacağını söyleyerek, iç ve dış tehdit
algılamasının da yeniden düzenleneceğini ifade ediyor. Bu
değerlendirmeyi nasıl yorumluyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
EMASYA hakkındaki düşünceye katılıyorum. EMASYA ile ilgili o protokolün
gerçekten çok da cazip olduğunu söylemek zor. Ama Başbakan’ın onları tenkit etme
hakkı yok, az evvel söylediğim prosedür nedeniyle. Bugüne kadar nasıl fark
etmemiş 1997-1998 senelerinde olan bir şeyi? Onlarla devletin idaresinin mümkün
olduğuna inanmış, belki de o otoritelerden faydalanmış bilemiyorum,
tatbikatlarını ama EMASYA denilen olgu, bugün Türk siyasi hayatı tarafından
kabul gören bir olgu değil. Hiç birimiz kabul etmiyoruz. O stratejik belgeler
gelince; onlar zaman zaman değişir, konulur ama eğer hükümet gerçekten bu
meselelere eğilebilen bir hükümet olsa, hatta başka siyasi partilerden de fayda
sağlasa, onların yerine yenileri konur. Elbette ki strateji bölgesi olmayan
devlet olmaz. Türkiye gibi 11 tane komşusu olan bir ülkede, fevkalade sıkıntılı
dönemler yaşanıyor. Türkiye’nin milli güvenliği başıboş bırakılamaz. Milli
güvenliğin bazı belgelere bağlanmasını, milli güvenliğin en önemli
fonksiyonlarından biri olarak buluyorum. Yani siz, işte otoriter bir başbakanlık
sistemi kurarsanız, Türkiye’nin zaten güvenliğini sağlayamazsınız.
Bir grevin hukukiliğini 50 gün
sonra fark eden bir hükümet ve başbakanın, bugün milli güvenlik belgesinden
şikayet etmeye hakkı yok. Eğer belli bir süreç daha geçerse, başka sendikalar da
buna müdahil olursa, belki de EMASYA Protokolü’ne de ihtiyaç duyacaksınız.
Devleti kolay idare etmenin tek yolu vardır; devleti hukuka uygun idare etmek.
Devleti hukuka göre idare ederseniz, devletin uğrayacağı kazalar, dertler, iç
güvenlik problemleri azalır.
Geliniz terör meselesine. Terör
meselesinde bu hükümet sıkıntıda mı? En komiği Ermeni meselesi, biz hep dedik
ki, Azerbaycan ile anlaşmadan, bir üçlü ilişki kurmadan bu işi yapmayın. Sayın
Bakana da söyledim. Sayın Bakan ilginç bir bilim adamı ama, bugün Türkiye’de dış
politikada, dışişleri politikası yok, Ahmet Davutoğlu politikası var.
UĞUR DÜNDAR: Ahmet
Davutoğlu’na ilginç bir bilim adamı derken neyi ifade etmek
istiyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Onun verimlilikle ilgili bir strateji kitabı var. bu kitap güzel bir kitap ama,
ben kendisine de söylüyorum, bu kitap bilimsel olarak güzel ama, bir devletin
dış politikasını yönetmeye yetmez. Bu fantezi olur o zaman. Bizim
Cumhurbaşkanlığımızın, Cumhuriyetimizin kurucusundan, Atatürk’ten başlayarak,
“yurtta sulh, cihanda sulh” diye çok güzel bir özdeyişi var. Siz diyorsunuz ki,
komşularla sıfır riskler olsun. Zaten slogan bu, Stalin’in taleplerinin dışında
Türkiye komşuları ile hep barış içinde yaşadı. Bizim zaten problemlerimiz sıfır
problemlerdir. Abdullah Öcalan’ı sakladığı zaman dahi, biz Suriye ile
ilişkilerimizde çok dikkatli davrandık. Biz de hükümetteydik o zaman. Saddam ile
ilişkilerimizde çok dikkatli davrandık. Türkiye’nin bugüne kadar komşuları ile
bir tek savaşı yok cumhuriyet tarihinde. Şimdi dönüp, sıfır tehlike filan
tabirleri ile polemik yapmaya lüzum yok. Cumhuriyeti getirip, bir merkez
konumuna getirmeye uğraşıyorsunuz, çeşitli yanlışlar yapıyorsunuz. Benim
gördüğüm, Ahmet Davutoğlu bu seyahat milleri var, onları artırmaya uğraşıyor.
Dönüyor tayyare gibi. Ben şimdi soruyorum Sayın Davutoğlu’na, Kuzey Irak’taki
Barzani Hükümeti’yle anlaş bakalım, nasıl anlaşacaksın? Polemik yaratacak
sözlerden dış işleri bakanları daha dikkatli olmalı. Biz biraz halk
politikacısıyız, söyleriz, Başbakan da söyler ama Davutoğlu bunu söyleyemez.
Siyasi hayatımda, hükümet
yaptığımız zamanlarda üç önemli devlet kurumu gördüm. Biri, Devlet Planlama’dır,
biri Dışişleri Bakanlığı’dır, biri de Genelkurmay’dır. Bu kurumlar çok iyi
teçhiz edilmiş, çok deneyimli insanlardan kuruludur ve boyuna da insan üretir.
Böyle kurumlar elinizde varken, Davutoğlu’na ne ihtiyacınız var?
UĞUR DÜNDAR: Sayın
Başbakan dün akşam konuşmasında Genelkurmay Başkanı ile bu konuları çok
iyi paslaştıklarını ve Genelkurmay’ın bünyesinde de bir büyük
soruşturmanın sürdüğünü, bir anlamda Genelkurmay’ın da olup bitenlere
karşı harekete geçtiğini ve kendi içinde bir temizlik harekatı
başlattığını söylüyor. Böylece bir tahkir durumunun olmadığını ifade
ediyor. Bu görüşünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK: O paslaşma
lafına itiraz ediyorum. Tabii, futbolcu olduğu için paslaşmanın değerini
bilebilir. Paslaşma sonunda, gol olması lazım, gol nerede, skor önemli. Bu kadar
paslaşmadan sonra, ortaya hiçbir sonuç çıkmıyorsa, o paslaşma fantezidir.
NEDİM ŞENER: Belki de yiyordur
o golü farkında değildir.
UĞUR DÜNDAR: Tahkir edildiğini
düşünüyor musunuz TSK’nın?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
TSK’yı dolaylı yoldan tahkir ediyorlar. Bunlardan bir tanesi, o Çiçek
hadisesidir. Dursun Çiçek, çok ilginçtir geçenlerde yine ortaya çıkmış olan bir
takım tutuklamalar var, tahliyeler var, en son Erzincan hadisesi var. Albay’ın
Eskişehir’e dönüşünde, komşuları tarafından ki, o komşuları çok önemli
komşuları, neden? Bir ordu karargahı diyebileceğimiz bir yerde oluyor. Bunlara
dikkat etmemiz lazım. Yani siyaset, gözlem, dikkat ve sonuç ilişkisidir.
Gözlemlerinizi çok dikkatli yapacaksınız. Başbakan eğer askeri tahkir etmek
istemiyorsa benim gördüğüm ve bildiğim bir şey söylüyorum, askeri yargıya
müdahale etmekten vazgeçmelidir.
Askeri yargı, yargının içinde
önemli bir bölümdür. Ben askeri yargıda mahkûm da oldum, beraat ta ettim, çok
güvendiğim bir yargıdır. Benim hakkımda iki kere mahkûmiyet kararı veren
sıkıyönetim mahkeme kararında, askeri Yargıtay konuşmuştur. Meslek hayatımda da,
her zaman askeri hakimlere, askeri Yargıtay’a güvenmişimdir. Bir şeye itiraz
ediyorum, askeri Danıştay’a. Gelin anayasayı değiştirip, askeri danıştayı
çıkaralım oradan. Askeri Yargı olsun, dünyanın her yerinde askeri yargı var.
Askeri yargıya güvenmeyip de, bir takım sivil savcılara, Adalet Bakanlığı
Müsteşarını harekete geçirip ortaya ikilem çıkarırsanız, işte az önce söylediğim
Başbakanlık rejimi kaidelerinden biri. Ben askeri yargıya gittim yargılandım ve
beraat ettim. Siz niye korkuyorsunuz askeri Yargıtay’dan, askeri hakimlerden?
Hepsi kariyerleri icabı eğitim almışlar, hukuk mezunları, stajları var, çok
değerli hakimler. Onların içinde de yanlış yapanlar çıkabilir ama Askeri
Yargıtay onu düzeltiyor. Türkiye’nin temel kurumlarına karşı çıkmayalım.
1982 Anayasası’na karşı çıkalım
hepberaber. Kaç zamandır söylüyorum şu 1982 Anayasası’nı kaldıralım. Bugün Kenan
Evren 90 küsur yaşında Kenan Evren yaşıyor, anayasası da yaşıyor. Kenan Evren’i
yargılasanız ne olacak, siz Anayasası’nı kaldırın. Anayasasının yerine
demokratik bir anayasa yapalım. Kenan Evren konseyinin son kanunu nedir biliyor
musunuz? Siyasi Partiler Kanunu. Askeri idarenin yaptığı Siyasi Partiler Kanunu
bugün yaşıyor ve aşağı yukarı iç tüzük formu veriyor size. Bugün siyasi
partilerin iç tüzüklerindeki uymak zorunda oldukları hükümleri, askeri dönemin
son kanunudur.
Gelin onları değiştirelim ve
gelin başka bir şey yapalım, bu başbakanlık rejimini kaldırmak için Anayasaya
ikinci Meclis kolayım. Senato koyalım. 19 sene senato yaşadı, başarılıdır.
İçinde milli birlikçilerin olması yanlıştı, onları çıkarın.
Genel başka bir şey yapalım,
Anayasa Mahkemesi’ni bizim ferdi itirazlarımızın konuşulduğu bir mahkeme haline
getirelim, utançtan kurtulalım. AİHM’e giden davaların yüzde 40’ı bizim bundan
kurtulalım.
Gelin başka bir şey yapalım,
seçim hukukunu da demokratikleştirelim, olduğu gibi. Siyasi partileri yaşar hale
getirelim. Siyasi parti kapatmayı, sadece terör örgütü ile özdeşleşmesine
bağlayalım. Dünyada yeni bir hukuk sistemi var, bu hukuk sistemine uyalım. Ben
utanıyorum, demir perde ülkeleri, Romanya, Bulgaristan bile, bizden daha
demokratik Anayasaya sahip. Gerçekten utanıyorum. 1993’te biz onlara anayasa
yardımı yapıyorduk, biz onlara iç tüzük yardımı yapıyorduk.
UĞUR DÜNDAR: O açıdan
baktığınızda demokratik açıdan yani milli birlik ve beraberlik projesini
nasıl değerlendiriyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Keşke doğru olsa. Bana Sayın Bakan da geldi. Değerli, nazik bir İçişleri
Bakanımız. Tabii hukukçu değil, bir siyaset bilimci, ona da aynı şeyi söyledim.
O dedikleri kanunu çıkarana kadar açılım olmaz. Yani Meclis’te bir İnsan Hakları
Komisyonu varsa, siz bir İnsan Hakları Kurumu kurmakla nafile bir iş yaparsınız.
Sonra bir Güvenlik Müsteşarlığı fevkalade yanlıştır. Kurumların sayısını
çoğalttığınız zaman, kurumlar arasındaki ahengi bozar, hatta itilaflar çıkmasını
beklersiniz. Onların yerine, bunları takviye edelim.
Esas söylemek istediğim şu, eş
zamanlı bir kanun lazım. Nedir o? Doğu’da, Güneydoğu’da yapılan işlerimizin
tümünde yanlışlarımız var. Ekonomik bakımdan yanlışlarımız var. Siz Düzce’deki
Sanayi Bölgesi ile Hakkari’deki Sanayi Bölgesi’ne aynı imtiyazları verirseniz,
bir kişi Hakkari’de başvuruyor ama Düzce’de 300 kişiye yakın. O zaman ne
yapalım? Bu liberal ekonomi iyi bir şey, hoş bir şey, milletlerarası da oldu,
globalleşti ama biz şu anda Güneydoğu’ya karma ekonomi ile gidelim. Devlette
oraya yatırım yapsın. ‘Siz özelleştiriyorsunuz oradaki tesisleri’ özelleştirin
kardeşim, oradaki halkla, il genel meclisleri ile ortak kurumlar kuralım.
Demokratik düşünceyi, bizim parti düşüncelerimizin üstüne çıkaralım, eş zamanda
hem onlara haklar, özgürlükler, istedikleri imkanların bir bölümü eğitimde gibi,
ana dildeki gibi verelim ama yanında oradaki işsizliği, dağa çıkmayı önleyecek
yatırımları devletle beraber, halkla beraber yapalım. Halkın orada girişim gücü
yok, hatta girişimci yok. Buna mükabil, devlet girişimci olursa, bunu halleder.
Ben hiç de konservatif bir adam değilim, hatta liberal demokrasiye, liberal
ekonomiye inanıyorum ama Güneydoğu’da liberal ekonomi yaşamaz, yürümez,
yürümedi. Gelin bunların hepsini yapalım.
NEDİM ŞENER: Bu anayasa
değişikliğinde hükümet çok kararlı ve referandum sürelerini de öne
alıyor. Bu arkasından şu yorumlara da sebep oluyor acaba
Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik bir çaba, bir faaliyet bugünkü
iktidarın ileride önüne çıkacak sorunlara karşı bir önlem alma çabası
mıdır diye. Biz bunları nasıl okumalıyız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Samimiyetle okumalıyız. Benim baktığım o.
Objektif bakacaksınız. Ben hukukçu olarak da öyle bakıyorum, siyasetçi olarak
da. Bu hükümet, anayasa çalışmalarında samimi mi? Bir anayasa taslağı
hazırladılar, değerli üniversite hocalarımızla tartışılabilirdi. İki seneye
yaklaştı, bir çekmecede herhalde unutuldu orada duruyor. Anayasa çalışmalarına
bir başlıyorlar, bir geri dönüyorlar. Bir söylüyorlar, bir vazgeçiyorlar.
UĞUR DÜNDAR: Yani samimi
olmadıklarını mı söylüyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK: Siyasi
hata yapmamaya çalışıyorlar. Anayasa yöntemi ile kendilerini vurmak
istemiyorlar. Verecekleri genişlikler, sistemde yapacakları değişiklikler,
özgürleşmeler, bu başbakanlık rejimini bozabilir. Başbakan istiyor ki, bu seçime
de, bütün milletvekili adaylarını yazabileceği bir rejim içerisinde girsin.
Hatta yeniden bir parti başkanı seçilecekse, o bugünkü siyasi partilerin
antidemokratik hükümleriyle gitsin. Yani demokratik olmayan başbakan
otoritesini, sağlama bağlamaya uğraşıyor. Eğer bu anayasa değişikliklerinde
sıkıntıya düşerlerse vazgeçiyorlar ve bu vazgeçmenin sonucunda da hiçbir
kayıpları olmadığını görüyorlar. Çünkü, bizim halkımız bu meselelerle çok meşgul
değil, basınımız da değil.
UĞUR DÜNDAR: Yani daha
net söyleyelim, demokrasinin oksijen perdelerini açıyor gözükerek
kapatmaya mı çalışıyorlar?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
En azından bir siyah stor çekmeye çalışıyorlar. Halkın etkisini azaltmak için de
işte bu balyoz hareketleri gibi vesaire şeyler gündeme geliyor.
Son günlerde Başbakan’ın bir
sözü var, bana gaz veriyorlar. Bilmiyorum doğalgaz mı veriyorlar, başka bir gaz
mı. Kendi basınını kastediyor. Bir Başbakan’ın, bu kadar gaz verildiğini
bilmesine rağmen, o gaz verenlerin dediklerini yapmasını anlamakta zorlanıyorum.
Hem biliyor, bunlar gaz veriyor diye. Şimdi bana sorarsanız, bu biraz da zehirli
gaz, Başbakan için çok zehirli bir gaz, antidemokratik bir gaz. Oradaki
arkadaşlarımı tenzih ediyorum, onlar maddi, manevi nedenlerle, inançla bunu
yapabilirler ama Başbakan, eğer bunun gaz olduğunu görmüşse, ona en azından bir
maske takması lazım, gaz maskesi takması lazım. Hiç olmazsa demokrasi maskesi
takması lazım. Yahut limon alsın, gözüne sıksın, bilmiyorum ne yapacaksa.
UĞUR DÜNDAR: Türkiye
seçim sathı mahalline girmiş durumda. Sayın Başbakan da, birkaç ay öne
alınabileceğini 2011’de seçim tarihinin ifade ettiler. Siz bu süreci
nasıl görüyorsunuz? Nasıl bir süreç yaşayacak Türkiye?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Şimdi bu süreç, Başbakan açısından çok önemli. Çünkü, ekonomik veriler iyi
değil, sıkıntılar var, işsizlik çoğalıyor ve işsizliği önleyecek yatırımlar yok.
O kadar gidiyor açılış diye, bir alt geçit, üst geçit açıyor. Başbakanlar bugüne
kadar barajlar açardı, fabrikalar açardı. Bir Başbakan alt, üst geçit açıyor.
Demek ki, açılış sıkıntısı içinde. Başbakan’ın önümüzdeki 10-12 ay içerisinde,
ekonominin düzeleceğine dair bir ümidi yok. Onun için maniplasyonlarla, bu
olaylarla halkın kafasını karıştırarak en azından bu gaz verenlerin, gaz vermeye
devam etmesini istiyorum. Çünkü, o gazdan belki kendisi şikayet ediyor ama, o
gaz verenlerin tirajlarına baktığın zaman, bedava dağıtımlarına baktığın zaman,
çok önemsiyor onları. Ben siyasi hayatımda bir şey gördüm, bir gazeteyi bedava
dağıtırsanız, o propaganda gibidir, onun halk nazarında da fazla etkisi olmaz.
Ne var ki, eğer bunu dağıtan bir organizasyonunuz varsa, muvaffaksa, 30 bin
satan gazeteyi 800 bin dağıtabiliyorsanız orada iyi bir organizasyon vardır. O
cemaat organizasyonudur. O organizasyon, size belki daha faydalı hadiseler
yaratabilir.
Bugün, Başbakan’ın tek
güvendiği, teokratik olgular. Yani cemaatler, tarikatlar, itikatlar esasına
dayalı, son kozunu oynuyor. Ekonomide oynayacağı bir şey yok, ne kadar kömür
dağıtsa, ne kadar gıda yardımı yapsa bile, ulaşabileceği kitle 1 – 1,5 milyon
civarındadır. Bugün Türkiye’de 48-49 milyon seçmen var. Ulaşmak çok zor. Yani
blok oy alabileceği, blok iyilikler yapabileceği ne ekonomik kalkınma hareketine
sahip, ne de siyasi kariyeri itibarı ile de yeni söylemler ifade edebileceğini
düşünemiyorum.
Başbakan sıkışmıştır, ama öbür
taraftan da anayasa gereğince seçimleri ertelemesi mümkün değildir. Anayasa’nın
öngördüğü süre içerisinde sanıyorum ya bu senenin sonunda, ya da hemen öbür
senenin başında bir seçim var. Başbakan bu seçimi kaybedecektir. Bunu kaybetmesi
için de, kendisine yardımcı olmamız gerekiyor. Bir dördüncü partinin meclise
girmesi gerekiyor. Bir dördüncü parti meclise girerse, bütün dengeler bozulur.
Çünkü bugün bir kısır döngü yaşanıyor, kimseyi kınamak için söylemiyorum,
Başbakanlık rejimi itibarı ile grup toplantılarında konuşmalar yapıyor, konuları
dağıtıyor. Maalesef öbür iki muhalefet partisi de, onun arkasına katılıyorlar,
aynı süreci işletiyorlar ve Başbakan’ın seçtiği, tayin ettiği yahut pazarladığı
bir gündemle Türkiye siyaset yapıyor. O küçük bir grubu olan partinin başka
amaçları var, o siyasetin içinde yok, iç siyasetin dışında o. 3 partili bir
hengâme yaşıyor Türkiye, vatandaşın kafası karışık. Sakin bir güce ihtiyaç var.
UĞUR DÜNDAR: Çok teşekkürler
Sayın Cindoruk. Sevgili Seyirciler konuğumuz Demokrat Parti Genel Başkanı
Hüsamettin Cindoruk’tu hepinize güzel geceler, mutlu yarınlar, sevgiyle kalın.
|