(DP Basın Merkezi – 27 Ocak
2010 )
NURİYE ATABEY: Değerli
izleyicilerimiz bir Gündeme Dair’den iyi geceler diliyoruz. Gündemin çok
önemli başlıkları var, fakat bir o kadar da önemli stüdyo konuğum var.
Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk, yine kendine
özgü üslubuyla sorularımızı yanıtlayacak. Hoş geldiniz efendim
nasılsınız. İyi gördük sizi.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hoş bulduk, ben de
sizi iyi gördüm.
NURİYE ATABEY: Çok
teşekkür ediyorum Sayın Cindoruk. Efendim, Poyrazköy mühimmatı bugün son
dakika olarak bütün ajanslar geçtiler iddianame kabul edildi dediler. Ne
düşünüyorsunuz bir hukukçu olarak?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ben mahkemelerin kararlarına
hep saygılı olmuşumdur, tabii yılların avukatıyım. Bu bir iddianameyi kabul
kararı ama, sonuçta mahkeme kendisinin yetkili olduğuna kesin karar vermiş
sayılmaz. Duruşma başladıktan, deliller toplandıktan sonra sanık avukatları bir
yetki itirazında bulunabilir. Ya da görev itirazında bulunabilir, her ikisi de
olabilir. Mahkeme de tekrar durum muhakemesi yapar ve davayı sonuçlandırabilir.
Görevli mahkemenin askeri yargı olduğuna karar verebilir. Tabi savunma
reddedildikten sonra, iddialar reddedildikten sonra yeni bir karar verebilir. Bu
sadece davanın başlamış olduğunu gösteriyor. Davayı başlatıyor mahkeme. Burada
kendisine göre gerekçeleri var, onlara saygı duyuyorum. Ne var ki, Anayasanın
145. maddesinde ortaya çıkan sonuç mahkemeyi hep haklı bulmuyor. Anayasa
Mahkemesi kararında hem iki kelimeyi iptal ediyor, hem de sıkıyönetime olan
haller ile ilgili dramatik olan bir kısım bilgileri oradan çıkarıyor. Yani şöyle
de diyebiliriz; Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın O Maddesini yeniden yazdı, bir
yorum yaptı. Kimileri buna itiraz ediyorlar, ben itiraz edilecek bir taraf
görmüyorum. Anayasa Mahkemesi’nin buna benzer kararları var. Dava konusu olmayan
bazı noktalarda da Anayasa’ya aykırılık tespit etmişse iptal eder. Bir başka
tabirle söylersek, sirayet ettirebilir. Burada da sirayet ettirdi. O nedenle
bence Askeri Yargı ile ilgili Anayasa’nın 145. Maddesi’ndeki görev ve yetki
genişledi. Onu da dikkate alarak, sanık avukatları, belki de savcı, gerekli
itirazları yapar. Bu zaten kesin hüküm değil, bir nevi ara karardır. Bu mahkeme
bir karar verecektir o Yargıtay’a gidecektir. Yargıtay’ın kararından sonra da
büyük bir ihtimalle bir hukuki tavır ve metot ortaya çıkacaktır. Ama bugün için
bana sorarsanız mahkemenin kararı bir yorum farkı ortaya koyacak şekilde
çıkmıştır. Keşke Anayasa Mahkemesi’nin kararı doğrultusunda bir karar verseydi.
Bu yorum farkı da ortaya çıkmazdı. Sonuçta, bir an önce askeri yargının
yetkileri, sınırları ortaya çıkardı.
NURİYE ATABEY: Zaten
tutuklu sanıkların tamamı da asker galiba.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Burada tabii özellik var
sanıklar asker kimlikli. Suça konu, malzeme askerin envanterinden çıkmış,
envanterden çıkmış olan o silahların bulunduğu bölge ise bir vakfın olmasına
rağmen askere tahsis edilmiş., Yani istifadesine bırakılmış. Oraya da bir asker
alan diyebilirsiniz. 3 tane temel unsuru askeriye olan bir davada sivil mahkeme
neye bakacaktır ben de onu merakla bekliyorum. Anayasa Mahkemesi kararı olmasa
yapılmış değişiklik iptal edilmiş olsa bir olasılık vardı.
NURİYE ATABEY:
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da yanılmıyorsam 41 Baronun ortak
açıklaması oldu. Ben gazeteci olarak, vatandaş olarak aslında bunun çok
siyasi olduğunu düşündüm ve çok rahatsız oldum. Keşke barolar veya
avukatlar böyle eylemlerde bulunmasa veya karışmasalar diye düşündüğüm
oldu. Siz hukukçu olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bana sorarsanız Türkiye’deki
baro sayısı 41’den fazla. O baroların hepsini temsilen Barolar Birliği var.
Barolar Birliği’ne barolarımız bunu yansıtsalardı, Barolar Birliği, tüm baroları
temsilen kendi etütlerini yaptıktan sonra bir karar verebilir, açıklayabilirdi.
Bazı barolar buna katılmadılar.
NURİYE ATABEY: Evet
katılmadılar bir kısım baro açıklama yaptı. Dolayısıyla hukukta da bir
bölünmüşlük, bir parçalanmışlık, görüş farklılığı ortaya çıkmış olmuyor
mu?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Daha kötüsü şu ortaya
çıkıyor, gücü kaybediyor. Yani bütün baroların katıldığı bir görüşün ağırlığı
kayboluyor. Belli ki, yandaş barolar gibi ortaya çok önemli bir ayrıcalık
çıkıyor. Barolar, meseleyi çok iyi etüt ettikten sonra, yorumlarını ve
kararlarını baro topluluğu olarak yapmalıydılar, bunun da organı Barolar
Birliği’dir. Mesela Barolar Birliği’nin çok güzel bir anayasa teklifi var.
Barolar Birliği’nin siyasi hukukla ilgili çok güzel önerileri olmuştur, onlar
daha ağırlıklıdır. Çünkü, arkasında bütün avukatlar, bütün barolar vardır.
Hukukun savunma tarafı var, çok önemli bir faktördür bu. Dünyanın her yerinde
baroların çok büyük ağırlığı var. Mesela Paris barosunun, önemli ülkelerin
barolarının literatüre girmiş beyanları vardır. Onlar zaman zaman da bazı
devirlere yön vermiştir. Bizim barolar birliğimizin de bu gücü vardır.
NURİYE ATABEY: Yani
attığımız taş, ürküttüğümüz kurbağaya değmeli. Bir açıklama yapıyorsunuz
böyle ulu orta her şeyi konuşmak değil, ama etkin ve yetkin kurumlarda
hukuku temsil ediyorlar.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
İnandırıcı olmak bakımından,
baroların itibarını artırıcı olmak bakımından bu anonimliğe ihtiyaç var.
Vatandaşın zihninden “Herkes bir şey söylüyor. Kim doğruyu söylüyor bilemiyoruz”
düşüncesini silmemiz lazım. Aslında hukuk zannedildiği kadar hep problem değil.
Hukukun da pozitif tarafı var. Gayet akıllıca gerekçeleri ortaya koymak
koşuluyla, normlar, kurallar ortaya konularak görüş beyan edilebilir. Baroların
bu yetkinliği var, bunu kullanmasını tavsiye ederim.
NURİYE ATABEY: Daha
önce de değişik platformlarda ifade ettiniz. Fakat böyle her şey
birbirine karışmış durumda siz hukukun üstünlüğü diye diye deyim
yerindeyse bir ömür harcadınız, son geldiğimiz noktada da sizi
Ergenekoncu olmakla suçladılar. Dolayısıyla Yassıada mahkemelerini çok
güzel ifade ettiniz. Ne diyorsunuz bu eleştirilere?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Eleştiriden korkuyorsanız siyasete girmeyin. Siyasetin temelinde ikilem var,
sizi destekleyenler, tanıyanlar, bilenler, sizinle beraber siyaset yapanlar var,
bir de size karşıt siyaset yapanlar var. Siyaset, zaten bu ikilemin üzerine
kurulu. Bu ikilem üzerinden yürüdüğü zaman demokratik olur. Ben hukukun
üstünlüğünden çok, etkinliği tabirini seviyorum. Hukuk üstündür, bütün ülkelerde
üstündür ama bazılarında etkin değildir. Türkiye’de de olan bu. Bir norm ortaya
koyuyorsanız, bunun çoğunluk tarafının da benimsenmiş olması gerekir. Bir
pozitif hukuk dediğimiz hukuk var, ona uygun olması gerekiyor. Bunların çok
dışında günün, hadiselerin, siyasetin, iktidarın zaman zaman değişken hale gelen
çok özel bir hukuk da var. O hukuk bana işlemez. Bugün yandaş basın dediğimiz
basının konuşmalarını, yazılarını dinlemem bile. Şimdi Başbakan da aynı fikirde,
“Beni gaza getirmeyin” diyor.
NURİYE ATABEY: Başbakanın da
söylediği doğru.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Meclis Başkanı’nı,
bakanlarını zaman zaman azarlıyordu şimdi de bunları azarladı. Bakıyorum şimdi
kendi yandaş yazarları kastettiği ben değilim diye suçu başkalarına atıyor. Ama
ortada bir şey var, birileri Başbakan’ı gaza getirmiş. Gaza getirirken de bizi
kötülediler. Bize yanlış sıfatlar, suçlamalar yönelttiler. Ben tekine cevap
vermedim, ayıp sayarım. Çünkü, onlar kısa pantolon giyerken ben maraton
koşuyordum. O kadar saçmaladılar, o kadar birbirlerine girdiler ki, cevap dahi
vermedim. Çoğunu da çok eskiden tanıyorum vaktiyle onlar bize gaz veriyordu.
Şimdi gazı kestiler Başbakana gaz veriyorlar. Gazları yetmez onların.
NURİYE ATABEY: Bizim
siyasi geleneğimizde mi vardır mesela muhalefette iken çok güzel
konuşuyoruz ama iktidar koltuğu veya iktidarı yönetmek veya geldikten
sonra daha mı farklı bir şey, daha mı değişik? Ne için oradaki
söylemimizle, iktidardaki birbirini tutmuyor?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Şimdi orada letafet denilen
bir hadise var. Kendisi iktidarda olduğu zaman kendisini latif hissediyor,
letafet içerisinde hissediyor ve gaza gelmeye de müsait oluyor. Yani gaza
gelmeye müsait olmayan birisini ne kadar gazlasanız dinlemez sizi. Böyle devlet
adamları ben çok gördüm. Burada iktidara gelip değişen çok siyasi hareket
yaşadım. Ama bu kadarını yaşamadım. Sayın Başbakan 2007 seçimlerinden sonra
balkona çıktı, orada fevkalade güzel bir konuşma yaptı, demokrasi, insan hakları
vesaire, sonra avluya inince fikrini değiştirdi. Neden? Bu arada oksijen daha
fazla galiba, yukarıda doğruları söyledi, aşağı inince oksijen bitti mi ne oldu
başladı askere çatmaya, sivillere bağırmaya, yargı organlarını, cezaevlerine
taşımaya başladı. Yani demek istediğim şu, aynı dönemde de, bırakın iktidar ve
muhalefet iktidarda olduğu dönemde de irtifa farkıyla yanlışları söyleyebilen
bir başbakan var. Bu başbakana doğruyu söyletmek için daha ciddi bir muhalefete
ihtiyaç var, muhalefetin de burada bence bir kusuru var, çok bağırıyor, çok
çağırıyorlar, düşünerek, taşınarak değil de, heyecanla konuşuyorlar. Başbakan’a
yapılacak muhalefet bu değil.
Türkiye’nin içinde bulunduğu
şartlar bağırmaya, çağırmaya müsait değil, Türkiye büyük risklerin altında
başbakana daha akılcı, olumlu eleştiriler yöneltmek gerekiyor. Yoksa her hafta
bakıyorum üç tane grup toplantısından bir sonuç çıkmıyor. Hatta akılda kalmıyor.
Gündemi Başbakan tayin ediyor, başbakan ortaya bir yem atıyor, onun arkasından
dört parti birden birbirilerine olmadık sözler söylüyorlar, tenkit ediyorlar,
hiçbiri hiçbirini beğenmiyor, eleştirilerini bağırarak, gürültü yaparak
söylüyorlar. Hatta son zamanlarda bazıları artistik tavırlar da almaya başladı
kürsünün bir sağına yalpalıyor, bir soluna, Başbakan da iki cam bulmuş bir o
cama bakıyor, bir bu cama camlardan konuşuyor. Bu iş bittikten sonra herkes
birbirine soruyor; ne dedi, o ne dedi? Anlamadım. Bu ne dedi? Anlamadım. Bu neye
cevap verdi? Onu da anlamadım. Ortaya sadece bir büyük kargaşa çıkıyor.
Şimdi bakınız Türk siyasi
hayatında bu kadar dert var, bu derdin içinde vatandaşın dertlerine yer var mı?
Bugün ekonomideki sıkıntı, işsizlik, işsizliğe çare yeni bir öneri var mı?
Hiçbirşey yok. Tarımda büyük sıkıntı var. Buna mukabil kuruşla emekliye zam
yapıyor. Günde 10-15 kuruş memura zam yapıyor, 10 kuruş emekliye zam yapıyor.
Doğalgaza yüzde 15-20 zam düşünüyor. Zaten doğalgaz zammı ekonominin her
katmanına tesir edecek. Emekliye verilen para 15 günde eriyecek. Emekli
bağırıyor ama bağırmasının hiçbir faydası yok.
NURİYE ATABEY: Daha
önce söylemiştiniz emekli sendikası kurulmalı demiştiniz.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Emekli sendikası bazı Avrupa
ülkelerinde var. Aynı şekilde memur sendikası var, dernek gibi. Memur
sendikasının pazarlık gücü yok. Memur sendikasının toplu sözleşme gücü yok, grev
gücü yok. Bizim memur sendikalarını kurduk, ben Meclis Başkanıydım, onun
arkasından hepimizin bildiği partilerin anlaştığı sendikalar grev hakkı, memur
sendikaları ile işçi sendikaları arasındaki farkı kaldırmak lazım. Sabahtan
akşama söylüyoruz, bu memur sendikalarına sözleşme hakkı verin, grev hakkı
verin, sonra onlardan işyeri disiplini isteyin. Sendika eğer haklara sahip
olursa, işyeri disiplinini sağlar, boşu boşuna kimse gelip bedavadan para
alamaz. Sendika ona müsaade etmez, çünkü emeğinin karşılığının parçalanmasını
istemez. Bu meselelerle uğraşacağımız yere “gözünün üzerinde kaşın var”
birbirlerine ne kadar saçma söz varsa söylüyorlar.
Başbakanın bir merakı da şiir
okumak, onları da doğru okumuyor. Dizeleri karıştırıyor. Atasözü söylüyor, öyle
atasözü yok mesela. Şiir okumak ve söylemek ayrı bir sanattır. Onu çok güzel
okuyanlar vardır. Bir de başkalarının fikrinden faydalanmadan kendi fikrinizi
siyasette söyleyeceksiniz. İnsanların kafası karışır. Belki uzun bir konuşmada
bir atasözü, bir deyim, deyiş,. Benzetme yerine oturursa ve sizin kültür
seviyeniz onları biriktirmişse o söylenebilir.
NURİYE ATABEY: Aklıma
9. Cumhurbaşkanı Sayın Demirel aklıma geliyor, kitlelere hitabet sanatı
ne kadar güçlü ve ne kadar etkili değil mi? Bakıyorum o dönemlerde Sayın
Erbakan’ın aktif olduğu çok ciddi muhalefetler, çok ciddi siyasetler
yapıldı. Türkiye bir anda bugüne gelmedi. Bir mizah vardı, bir güzellik
vardı üslupta. Şimdi trafikte bile birbirimizi boğazlama noktasına
geldik.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O stres dediğimiz asrın
hastalığı var bizde. Eskiden yoktu, daha sakin bir halkımız, daha sakin
politikacılarımız vardı. Politikacı politikasını söyleyeceği yere şiir şarkı
söylerse ya da zaman zaman argo kullanırsa halkın güvenini kaybeder.
NURİYE ATABEY: Siyaset
sanki siyaset arenasından çıkıp kurumlar arasına da bulaştı. Kurumlar
arası da bir didişme var. Yargıyla olsun, askerle olsun dolayısıyla
siyaset veya muhalefet sadece Meclis’te kalmadı, sanki bir takım
kurumlara da sirayet etti. Bu duruma ne diyeceksiniz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bence tartışma veya birbirine karşıtlık kurumlar arasında değil, bütün bu
kurumlarla hükümet arasında. Hükümetle kavga ediyor bütün kurumlar. Bu arada bir
iki yan pas atıyorlarsa o başka ama genelde bugün Türkiye’deki karmaşa bu. Yargı
hükümetle kavgalı, silahlı kuvvetler hükümetle kavgalı, yüksek öğrenim hükümetle
kavgalı, daha acısı halk kavgalı. Halkın itirazı var, iktidar partisine kendi
dertleri ile meşgul olmadığı için. Bunun en tipik örneği TEKEL işçilerinin
sokakta açlık grevine varıncaya kadar önemli eylemler koyması. Çünkü neden?
Sendika karşısında hükümeti muhatap bulamadı.
NURİYE ATABEY: Yarın
görüşecekler.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ama bu arada kaybedilen 45 gün, kaybedilen sağlık, kaybedilen o işçilerin
güveni, hisleri, ailelerinin çektiği sıkıntılar ne olacak. Dünyada bir söz var,
“demokrasinin ve sermayenin en önemli keşfi, sendikadır” derler çünkü sendika,
işçiyle yani emekle sermaye arasındaki ihtilafta tampondur. Akıllı sermaye
sahipleri ya da hükümetler hatta liberaller, sendikaları el üstünde tutarlar
çünkü işçiyle karşı karşıya gelmek yerine, sendikayla karşı karşıya gelirler.
Onun kanunları, yasaları, kuralları vardır. Müzakere ederler, anlaşır ya da
anlaşmazlar. Bir grev tehlikesini dahi önleyecek bir toplu sözleşme ortaya
çıkarılıyor.
Sendikaları biz çok severiz.
Biz liberal demokratlar, sendikalara çok saygı gösteririz. Eğer onlar olmasa,
işte bugün TEKEL işçilerinde olduğu gibi ülkenin her yerinde, belli mevsimlerde,
belli tarihlerde birbirini takip eden sokak hareketleri olur. Bunun tehlikesi
nedir? Eğer hükümet bu sendikayla, 8 bin kadar genç, orta yaşlı işçimizle
anlaşmazsa, bu sınıf sendikacılığını körükler. Geçmişte biz bunu yaşadık,
acılarını çektik. 14-16 Haziran hadiseleri, sınıf sendikacılığından doğmuştur.
Yani hadise hak arama, ücret aramadan çıkar, sistem aramaya gider. İdeoloji
sendikaları vardır. Bu sendikalar Avrupa’da da var ama giderek sendikalar
bunları törpülediler. Sendikayla yani işçi emeğiyle sermaye arasında dengeler
kuruldu. Haklarını vermeye başladı sermaye. Köylülük rejiminden gelen bir takım
alışkanlıklar ortadan kalktı. Sendika, çok kıymetli bir demokrasi konusudur.
NURİYE ATABAY:
Sendikanın kamuoyuna yansıma şekli de çok çirkin. Baktığınız zaman
herkeste bir sendika düşmanlığı var.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bu düşmanlıktan sonuç alacağını zannediyor bazı iktidar çevreleri ya da gazcı
basın. Şimdi görülüyor ki, sendika ne kadar önemli bir şey. Tek Gıda-İş
Sendikası’yla hükümet, işin başında oturup konuşmaya başlasaydı, törpülenmişti
bu hareket. Bir takım haklar da verebilirsiniz. O fevkalade yanlış olan o 4.
Maddeye göre sözleşmeni yap falan gibi iddialar ortadan kalkardı. Türkiye’de
olmadık işler değil bunlar. Zamanla bizim başımızdan da geçmiştir. Sendikaya
taviz vermek değildir bu, hakkını vermektir. Dikkat ederseniz, ücretinden de
daha çok kaybettiği hakkını arıyor TEKEL işçileri. Konu, 8 bin işçinin bir
yerlere yerleştirilmesidir. Sözleşmesini bir ay uzatmak değil, kaybettiği kıdem
tazminatı varsa, kaybettiği başka haklar varsa ve kaybettiği terfi imkanları,
refah imkanları varsa, bunları telafi etmek Türkiye Cumhuriyeti’nin görevidir.
Bu kadar işçi hadisesi içerisinde 8 bin işçi önemli mi? Değil. Bunları çözmek
devlet için zor mu? Değil. İnatlaşma var. Başbakan, ilk başta çok ağır kelimeler
kullandı. En sonunda da Maliye Bakanı galiba, “merhamet” tabirini kullandı, “biz
bunlara merhamet ettik”. Merhamet, dilenciye edilir. Merhamet çok ayıp bir laf.
Yani sendikaları, oradaki işçileri dilenci gibi gördüğü için merhamet kelimesini
kullandı. Sendika merhametle değil, şefkatle idare edilir. Şefkatle yaklaşılır,
sendikayla görüşmeler yapılır. Bizim Maliye Bakanı’nın Türkçesi de çok zayıf
olduğu için…
NURİYE ATABAY: Ben
söyleyecektim efendim. İngilizcede karşılığını bir anda bulamamış
olabilir.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O zaman da tercüman lazımdı.
Yanında bir de mütercim bulundursun. O çok incitici bir kelime bütün işçiler
için, sadece onlar için değil. Sendikacılar sokakta ama avucunu açmış dilenci
değil. Dilenciye 5 lira fazla vermek merhamet ama ötekinin hakkını vermek bir
devlet işidir. O devlet işini ciddi yapacaksınız.
Marifet, bu sendikacılarımızı, bu
işçilerimizi sokağa indirmemektir. O, sosyal barış için de çok mühimdir. Bizim
çalışma barışımızı bozmaya hükümetin hakkı yok. Aşağı yukarı 25-30 senedir bu
kadar ciddi bir sendikal hareket, işçi hareketi olmamıştı. Sendikaların aklına
böyle metotları düşürdüğü için bu hükümet, çok yanlış bir şey yapmıştır.
NURİYE ATABAY: Basında
iki gün önce şöyle bir şey geçti: Ankara Valiliği “sokağın huzurunu
bozuyorsunuz” gibi bir açıklama yapmak istedi sanki. Orada işçiler
isterler mi, eksi 10 derecede kalmak?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ben oraya gittim. Esnaf,
elinden gelen iaşe yardımını yapıyor. Onlara yardımcı olmaya çalışıyor, sandviç
veriyor, su veriyor, meşrubat veriyor. Oradaki işçilerle katılım halindeydi.
Onlar da esnaf. Onlar yapamadıkları bir işi işçinin yapmasından memnun. Esnaf o
kadar sıkıntılı ki bugün Türkiye’de, her gün dükkanlar kapanıyor. Siftah etmeden
kapatan esnaf var. O çarşıda da var, onlar bir şey yapamıyorlar. Onlar sendika
kadar organize değiller. Esnaf dernekleri daha yumuşak tavırlar koyuyorlar,
taleplerde bulunuyorlar. Çünkü onlar sendika değil, meslek kuruluşudur. Onlar
kendi haklarının aranması kadar memnun olurlar. Alın terinin, emeğin değerini
vermeyen iktidarlara bu çeşit eylemler, bir müddet sonra anonim hale gelir. Ben
esnafın orada, bu arkadaşlara, işçi kardeşlerimize yardımcı olduğunu gözlerimle
gördüm. O nedenle, orada rahatsız olan esnaf değil, hükümettir.
NURİYE ATABAY:
Dediğiniz çok önemli bir nokta var ki Sayın Cindoruk, buradaki sınıf
ayrımına gitmesin bu iş çünkü dikkatli baktığımızda böyle kareleri şu
anda da görebiliyoruz. İdeolojik olan şeyler de var ki, olmaması
gerekiyor, çünkü orada herkes, hangi siyasi parti, hangi siyasi ideoloji
olursa olsun, hakkını arama noktasında oradalar.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Sınıf sendikacılığını onaylayan, destekleyen basında da, fikir hayatımızda da
çok insan var. Hatta sendikacılar arasında da vardır. Onlara bu imkanı
verirseniz, sizin yumuşak, demokratik sendikacılığınız yürümemiştir. Gelin,
haklarımızı sınıf sendikacılığı yollarıyla arayalım. Bu, bir süre sonra öyle bir
ayrışım ortaya koyar ki bu sefer de sermayeyi sınıf haline getirir. O da kendini
korumak için birtakım tedbirler almaya başlar. Bugünkü iç barış, çalışma barışı
bozulur. Bunları yaşadığım için söylüyorum. Hayatımızın kesitleri içinde bu var.
Sınıf sendikacılığından Türkiye çok zarar gördü.
NURİYE ATABAY: Biraz
önce bir tanımlama yaptınız. “liberal demokratlar olarak” dediniz.
‘Demokrat’ değil, ‘liberal’ değil, ikisi bir arada. Size daha önce de
sormuştum, yine sormak istiyorum; ‘merkez sağ’ mı, ‘demokratik merkez’
mi diye. Liberal demokrat kavramını biraz daha açar mısınız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bu, milletlerarası bir deyim tabii. Nasıl sosyal
demokratlar varsa, bilimsel Marksistler varsa, sosyalistler varsa, bir de
liberal demokratlar var. Dünyanın bence en köklü, en dingin, bugüne kadar
yaşamış olan siyasi mesleğidir liberal demokratlar.
Liberalizmi sadece ekonomik anlamda
düşünmeyin, özgürlükçü anlamında düşünün.
NURİYE ATABAY: Anlamını
soracaktım. Liberalizmi burada nereye koyacağız? Liberal, demokrat
derken anlıyoruz ama liberal derken ne anlayacağız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bir merkez partisi liberal
demokrat olmalıdır. Liberal demokratlığın temellerinden birinde de başka
akımlara karşı tarafsız olmak, ama buna mukabil, kendi ana fikrini savunmak,
geliştirmek, uygulamak.
Bugün liberal demokrasi olan ülkelerde,
liberal anayasalar vardır. Örneğin Fransa, 2.Dünya Savaşı’ndan sonraki Almanya,
İngiltere. Görüyorsunuz oralarda liberal demokrat partiler var. Hür partiler adı
altında da olsa, başka partiler de var. Bunların temel özelliği; zaman zaman
iktidar olamıyorlar, zaman zaman iktidarın ortağı oluyorlar ama tavırlarını,
inançlarını değiştirmiyorlar. Özgürlüklerden yana oluyorlar, demokratik
düşünceden yana oluyorlar, demokratik hukuktan yana oluyorlar ve bu hukukun
etkinliğinden yana oluyorlar.
Liberal demokrasi, demokrasinin
temelidir. O olmazsa zaten demokrasi daima tehlikededir.
NURİYE ATABAY:
Türkiye’de bir demokrasiden bahsedebilir misiniz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Türkiye’de demokrasiye benzer bir rejim var, ama demokrasi
yok tabii. Demokrasinin olması için önce demokrat bir başbakana ihtiyacımız var.
Demokrat bir parlamento çoğunluğuna ihtiyacımız var. Tarafsız yargıya
ihtiyacımız var. Teminatlı bir yayın, basın hayatına ihtiyacımız var. Bunların
hepsini bir arada toparlarsanız, bir demokrasi ortaya çıkar.
Demokrasi sadece bir kültür işi
değildir. Bize bir takım basın mensupları da kültür işidir diyor. Değildir.
Pozitif bir hukuktur demokrasi. Anlayıştır, insan haklarıdır. Demokrasiyi
uygulayamıyorsanız, bunu halka yükleyemezsiniz. Halk cahil diyerek demokrasiden
vazgeçemezsiniz. Hindistan’da da çok cahil bir halk kitlesi var, doğrudur,
300’den fazla mezhep, tarikat, her şey var ama Hindistan’da demokrasi var.
Hindistan’ı idare edenler, “bizim halkımız henüz demokrasiyi hak etmedi”
demiyor. Onlara demokrasiyi hazmettirmeye çalışıyor. Bizim başbakanımız da anti
demokrasiyi bize hazmettirmeye çalışıyor. Arada bu fark var. Hala daha
demokrasinin ne olduğunu, tarifini, siyasi literatürdeki gelişmesini bilmiyor.
O, kendi söylediğinin demokrasi için yeterli olduğunu savunuyor.
NURİYE ATABAY: “Gaza
getiriyorlar beni” diyor Başbakan. Demokrasi bir kültürdür diye yazınca
Sayın Başbakan, “Benim kültürüm bu, ben demokratım” diyor belki de.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
İyi de bu bizim
Kapadokya’daki balon değildir ki gazla yürüsün. Kapadokya’da bir balon var; gaza
basıyorsunuz, o gazla Kapadokya’yı dolaştırıyor size. Bir hükümet, devlet adamı
böyle gaza gelmemeli. Ne demek gaza gelmek? Hayatınızda kimse sizi gaza
getirememeli. Gaza getirmeye çalışanları azarlamış olmasını dahi, onda
kazanılmış bir merhale sayıyorum. Hiç olmazsa fark ettiğini gösteriyor. Yedi
senede gaza geldiğini anladı yani bir yedi senede de…
NURİYE ATABAY:
Hakikaten baktığınız zamanda da mesela, sosyal bilimler, basın yayın,
sonra iletişim fakültesi oldu ama onu kabul etmiyorum; söylerken hep
basın yayın yüksekokulu diyorum. Biz mesela hep birbirimizi biliyoruz.
Alt devre, üst devre, bakıyorum, diyor ki; sınıf arkadaşım. Köşe yazarı
diyoruz, bakıyorum hiç kimse tanımıyor. Bir gece, bir sabah aniden çok
büyük kanallarda, medyada korkunç paralar kazanıyor ve köşe yazarı,
gazeteci. Soruyoruz aslında kimse de tanımıyor onları. Tabii ki gaza
getirme olur, çünkü bu tip, bu mesleği icra etmeye çalışan arkadaşlar
var aramızda. Basın özgürlüğünün ne demek olduğunu, basının ne demek
olduğunu bilmediği için de bu alandaki kullanılmış olan hak ve özgürlük,
hükümetin kendisine verdiği yetki kadar veya müsaade ettiği oran kadar
görünüyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O köşe yazarları köşe dönüyorlar. Köşe yazarlığı ile köşe dönmek elbette
demokrasiyle, basın özgürlüğüyle bağdaşmaz. Bazılarının yazılarını okuyorum.
Benim torunum 12 yaşında, daha iyi kompozisyon yazıyor, grameri daha iyi,
Türkçesi daha iyi ya da temel kavramları biliyor. Öylesine hanım çocuklarımız,
kızlarımız var; hepsi köşe yazarı olmuşlar ama keşke onlar spor yazarı olsalar.
Spor yazarlığında hiç olmazsa topu görür, topu takip eder. Burada takip edeceği
top da yok. Başbakanı takip edersen, daha kötü duruma düşüyor. Başbakanı övmek
için yazı yazmak kadar zor sanat yoktur. Dalkavukluk sanatı herkes tarafından
yapılamaz. Bu başbakanın iyi tarafını nereden bulacaksınız? Başbakanın iyi
tarafını bulacaksınız ki, yazasınız.
Dün bir yerde konuşuyor.
Kırıkkale tarafında bir üst geçit açıyor. Onu Melih Gökçek de yapıyor. Bir
başbakan üst geçit açmaya gider mi? bir başbakan oraya gittiği zaman bir fabrika
açmalı, önemli bir turistik tesisi açmalı, liman açmalı, baraj açmalı,
havalimanı açmalı. Başbakan bunları yapmayınca, Kırıkkale’de bir köprü
yapmışlar, alttan geçit, üstten geçit. Gökçek onların çok daha iyilerini
yapıyor. O dediği yapıyı Karayolları Bölge Müdürü açar, Başbakan açmaz. Açacak
bir şey bulamadığı için bunu açıyor. Başbakan bunları yapacak, yaptıracak,
önemli bir hadise ortaya çıkaracak, gidip onun açılışını yapacak. Hala Ilısu
Barajı’nın ihalesini yapamadı. Ilısu Barajı ile ilgili ilk müzakereyi Şansölye
Kohl ile ben 1995’te yapmıştım. 15 sene geçmiş, hala Ilısu Barajı yapılacak,
kredi bulunacak ve Türkiye Cumhuriyeti, elektrik ihtiyacını kısmen karşılayacak.
Bu, çok çarpıcı bir örnek. O gün şaşırdım; çünkü, çok da ciddi anlatıyor,
Karayolları Genel Müdürü gibi.
Halbuki, Kırıkkale’ye kadar 70
km. yolu 20 sene evvel Demirel yapmıştı. Devletin elindeki paralarla bir şeyler
yaparsınız. Bayındırlık hizmetleri denir ona. Ama, onlarla başbakanlar övünmez,
bakanlar belki övünebilir, çalışkan bir bakan. Dediğim gibi, Karayolları Genel
Müdürü, Bölge Müdürü, onların görevidir bu.
Milletler arası bir tespit var.
2023’e kadar Türkiye’nin 6 bin kilometre otoyol yapması lazım. Yani
Cumhuriyet’in 100. yılına kadar, 6 bin kilometre. Mesela Diyarbakır’dan
Kayseri’ye kadar bir otoyol yapacaksınız. Karadeniz’de bir otoyol yapıldı, onu
da Mesut Yılmaz yaptı, uğraşa didine, hatta gitti, mahkemede hesabını verdi.
Bunların döneminde yapılmış tek kilometre otoyol yok. Otoyol, dünya standartları
açısından önemli, Türkiye’nin araç sayısının artışında önemli ve mamul veya ham
mamullerin taşınması bakımından çok önemli ve entegre olacağımız Avrupa Birliği
açısından çok önemlidir. Siz bunları yapmıyorsunuz. Bunların finansmanı da
mümkün, dünyanın pek çok kuruluşu bunlara para da veriyor. Burada bir azim, bir
karar, bir de öngörüye ihtiyaç var.
Geçenlerde Konya’ya gittim.
Konya’ya giden yol, duble yol yani bölünmüş yol, üstünde asfalt kaplama yok. Toz
toprak içinde gidiyorsunuz. Ona bile gücü yetmemiş. O otoyolu yapsın, gidip
açsın, herkes alkışlasın. Turgut Özal ile Süleyman Demirel zamanlarından sonra
otoyol işi yok. Otoyolda takılmışım saymayın beni. Otoyol çok iyi bir gösterge.
Adam onu hesaplamış. 2023 senesine kadar Kocaeli’nden itibaren, o yarımadada bir
geçit hakkınız var, onu otoyol ile kullanın diyor. Karayollarında da olması
lazım bunun. Türkiye’de proje stoku vardır.
Önemli hiçbir meseleye el
atmayacaksınız. Buna mukabil domuz gribi hakkında teşhis koyacaksınız. Olur mu
öyle şey? Domuz gribi aşısı olmayın diyor. Sen doktor musun, lokman hekim misin,
alternatif tıbbı mı biliyorsun? Allah’tan domuz gribi fazla ileri gitmedi. Ben
de ona uyup olmadım domuz gribi aşısı. Sayın Başbakan’ı değil de doktorumu
dinledim. O ne yaparsa tersini yaparım, belki daha kolay bir yol bulurum diye
düşünürüm. Mesela bir başbakan nasıl zenginleşir diye bana bir tavsiyede
bulunsa, belki ona dikkat ederim.
Bir de eczaneleri kapatıyor.
Türkiye’nin bütün meseleleri bitmiş de eczanelerin kapatılmasına mı sıra geldi?
Bilhassa Anadolu’da her eczane, sağlık ocağıdır. Eczaneye gidersiniz, size
iğnenizi yapar, tansiyonunuzu ölçer. Bir de o çetrefilli reçeteleri okur. Şimdi
herhalde eczaneler kavun, karpuz, pastırma falan satacak, marketler de ilaç
satacak. Eczanelerin 24 bin tane olması, Türk sağlığı için önemli bir
avantajdır. Onların kar marjlarını düşürürsünüz, onlarla tartışırsınız, onlar
ayrı mesele. Karşınızda 24 bin eczane varsa, onu kapatmaya kalkıştığınız zaman,
bir sistemi çökertirsiniz. Bu da belli bir kişiye, eczaneler zinciri kurma
yetkisi vermek için bu işi yaptıysanız, o bir vahamettir, vahim bir hadisedir.
Çok sayıda kasaba eczacısı biliyorum ki, gerçekten bir hekim kadar sağlığa
hizmet ediyor. Onların bu sıkıntılarını paylaşıyoruz. Gittik, arkadaşlarımıza da
söyledik, elimizden geleni yapıyoruz. Yanlış bir karardır, durdurmaya
çalışıyoruz. Hükümet, insafa gelirse zannediyorum onlara da bir randevu
verecektir.
NURİYE ATABAY: Aslında
hükümetin içerisinde de eski Eczacılar Birliği Başkanı değil midir,
milletvekili olan? Bunların sıkıntılarını çok da iyi bilmesi gerekiyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Belki o da süpermarket açacaktır. Bilmiyorum, tanımıyorum. Amerika’nın bazı
tatbikatı Türkiye’ye uymaz. Karayolu açısından da belli bir seviyeyi
yakalayamamışız. O nedenle Türkiye’nin ücra köşelerinde kahramanca hizmet eden
eczaneler var. O eczanelerin hepsine de ben bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı
olarak ihtiyaç duyuyorum. Zamanı gelince, daha bilimsel gelişmeler olduğu zaman,
başka formüller de bulunabilir. Şu anda buldukları formül yanlış.
NURİYE ATABAY:
Geçtiğimiz günlerde de böyle bir şey yazdım ben. Türkiye’de eczacılar
ayakta, TEKEL işçileri. Baktığımız zaman hakikaten esnaf, tarım işçileri
çok zor durumdalar.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Tarımdaki sıkıntı biraz da onların meslek odalarının
demokratik hak ve özgürlükleri savunmakta yetersiz oluşundan dolayı. Türkiye’de
ziraat odaları var ama sistemi, kanunları, çiftçinin orada temsilini önlüyor.
Ziraatla uğraşanların haklarını savunma gücü yok Ziraat Odası’nın. Dikkat
ediyorsanız Fransa’da birdenbire şarapla ilgili bir karar çıkıyor. Üzüm
küfeleriyle, traktörleriyle Fransızlar geliyorlar, ana yolları işgal ediyorlar.
Başka ülkelerde de ziraat odaları, ziraatta çalışan halk sayısı az olmasına
rağmen güçlü. Türkiye’de o işi güçlendiremedik. Kamu kuruluşu niteliğindeki
ziraat odaları devlet çok bağlı çünkü Tarım Bakanlığı’ndan para alıyor. Tarım
Bakanlığı’ndan para alan bir sivil toplum örgütü olmaz. Böyle bir şey
duyulmamıştır.
O nedenle bizim iktidarımızda çiftçileri
örgütleyeceğiz. Bizim aleyhimize olsalar dahi gelsinler, haklarını talep
etsinler. Yıllardır ziraat odalarını demokratik yapıya kavuşturmak gerektiğini
savunuyorum. Bugünkü Ziraat Odası Başkanı, çok gayret gösteriyor ama arkasında
biliyorlar ki toplu bir güç yok. Sadece ziraatçı, çiftçi, köylü dediğimiz
kesimin şikayetleri var. Onlara da birtakım doğrudan destekler vaat ediyorlar,
küçük paralarla onları durdurmaya uğraşıyorlar. Tarımda en büyük şey, bizim bir
tarım politikamızın olmayışıdır. Tarım politikamız yok, ürün planlamamız yok.
Fındıkta yaptıkları gibi, ağaçları göç ettirdiler. Ağaçlar oradan alınacak,
buraya gelecek, onun yerine kivi yetiştirecek. Kivi tabirini duymamış, görmemiş
Karadeniz çiftçisine diyor ki, “Sen kivi ek. Fındığı sök, kivi ek”. Senin
görevin sökmek, dikmek değil ki; senin görevin dikili olanları yaşatmak. Kaç
senede ürün verecek bu?
Zeytinde de sıkıntı var. Ayvalık’ta,
Edremit’te zeytincilerin sıkıntıları var. Bu hükümet tarıma karşı sağır. Sebebi
de şu: Birileri buna demiş ki, tarımdaki ahaliyi şehre taşıyın. Sanayileşirsen
taşırsın.
NURİYE ATABAY: Sayın
Başbakan bugün köye dönüş projesini başlattı.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Birisi yine ona gaz verdi sanırım, bunu söylüyor. Kaç kişi
göç etmiş? Gösterdiği adam, istisnai bir zat, biraz temiz hava özlemi duymuş,
köyüne dönecek. İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Konya’nın büyükşehir
varoşlarında milyonlarca çiftçi ailesi var. Köye dönecek de tohumu nasıl
bulacak? 100 liralık mazotta 67 liralık devlet payı var. O pahalı mazotla çiftçi
nasıl traktörünü kullanacak? Traktörü nasıl alacak? Ziraat Bankası kredilerinin
faizlerini yükseltiyorsun ya da arada bir puan, iki puan yükseltiyorsun. Hepsi
hacizli. Eskiden sadece Ziraat Bankası, köylülere kredi veriyordu, şimdi başka
bankalar da kredi vermeye başladı. Köylü kardeşlerimiz evvela Ziraat
Bankası’ndan krediyi alıyor, onu ödeyemeyince gidiyor başka bankadan alıyor. En
son banka geliyor, hacizleri ardı ardına koyuyor. Bugün satılık traktörler,
satılık tarlalar, satılık ürünler dolu Anadolu’da. Anadolu tarımı gerçekten can
çekişiyor.
NURİYE ATABAY: Ama
GDO’lu ürünlerimiz gelecek şimdi Sayın Cindoruk.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O da ayrı bir dram. O, bilinçsiz bir hadise. Türk
köylüsünün, özellikle bahçecilerin fevkalade felaketine sebep oldu. Zaten kar,
kış da sıkıntılarını artırdı. Benim esas üzerinde durduğum şu: İşçi, çiftçi,
memur, esnaf, fakir fukaranın partisidir iktidar partisi. Eğer iktidar partisi
sadece zenginleşenlerin, sadece borsada oynayanların ve sadece döviz kur hesabı
yapanların menfaatlerini düşünürse, o iktidar partisinden ülkeye hayır gelmez. O
iktidar partisinden sadece kahır gelir. Ben gidip geziyorum, bu iktidar
partilerine karşı mücadele eden partilerden biri olduk. Önümü kesen vatandaşın
derdi hep bu. Dert var, derman yok. Devlet, derman sahibi olacak. Devlet,
vatandaşının dermanı olacak.
Görüyorum, Başbakan arada bir
il başkanlarını topluyor, bir kürsü alıyor, o kürsüde konuşuyor, gruba gidiyor
ve konuşuyor, alt geçit, üst geçit açarken konuşuyor. O geçitlerden geçiyor mu
bilmiyorum, çünkü merdiven var orada ama benim gördüğüm; bir kürsü arıyor. Onun
da sebebi şu: Bu televizyonlar, eskiden biz mitinglerle bu işi görür, propaganda
yapardık ya da radyolar vardı, şimdi bu cam, bütün Türkiye’de, bir anda
milyonları sizinle ilgili bilgileri alıp veren bir istasyon haline getiriyor.
Bugün kızmış, sadece 5 televizyon naklen yayın yapıyor diye. Sizin
televizyonunuza da kızmış yani. Ama sizin televizyonu kapattırmaya uğraşıyor.
Sizin televizyonu kuranı, hapishaneye atıyor, hem de Bekir Ağa Bölüğü gibi bir
hapishaneye atıyor, sıra bekliyorsunuz. Eskiden kuyruklar vardı, şimdi sanık
kuyruğu var, Silivri’de. Kuyruğa girmiş, ifade vermek için sıra bekliyorsunuz.
NURİYE ATABAY: Biraz
daha hicvetmek istemiyorum ama yaşadıklarımızdan sonra biraz acı gelecek
belki insanlara, siz de pek çok izleyicimiz de hatırlar, hani Hitler
dönemi filimler yapılır ve orada da işçiler fabrikada, zorla marşlar
dinletilir, bir propaganda yapılır. Dolayısıyla böyle bir propaganda
vardır, çok yaygın biçimde. Şimdi ben bekliyorum, sinemalarda reklam
aralarında falan orada da çıkacak mesela pat diye, canlı bağlanacaklar
diye. Zaten bir tek orası kaldı, billboardlar falan malum. Benzetiyorum
ben sadece.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O zaman aynı şarkıyı çalarlar. “Beraber ıslandık bu
yollarda”. Islanıyorlar da bir dam bulamamışlar yani. İnsan bir damın altına
sığınır. Onlar ıslanmıyor, bizi ıslatıyorlar; işçilerimizi ıslatıyorlar,
eczacılarımızı, esnafımızı.
NURİYE ATABAY:
İzleyicilerimiz anladı aslında söylemek istediğimi ama böyle her yerden
yoğun bir propaganda var, ona benzetmek istiyorum. Bir izleyicimiz soru
sormuş; bu yaşananların hesabını soracak mısınız diyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Tabii ki. Zaten hesabı benim sormama veya bizim partimizin
sormasına gerek yok. Sistem soracak. Orada bizim yapacağımız bir şey vardır;
zaman aşımı sürelerini uzatacağız. Yani o kadar siyasi suçlarda, siyasetçilerin
işlediği suçlarda zaman aşımını, o zaman aşımından faydalanmayı uzatacağız.
Herkes gelsin, hesabını versin, hakimler ve savcılara versin. Bizim aradığımız
o, yoksa biz kimseye gadretmek niyetinde değiliz, haksızlık da yapmayız,
mahkemelere de karışmayız. Bugün mahkemelere karışıldığı, yargı siyasallaştığı
için şikâyetçi olan bizlerin, kesinlikle yargıya karışmamız düşünülemez.
Ben 50 yıllık hukukçuyum. Benim
başında bulunduğum siyasi parti asla ve asla haksızlık yapmayacaktır, hukuka
aykırılık yapmayacaktır, kimseyi işlemediği bir suçtan ötürü de ne töhmet
altında tutarız, ne de mahkemeye veririz. Ama kim memlekete, halka suç işleyerek
yanlış yapmışsa, o mutlaka cezasını çekmelidir. Buradaki mantık da şudur: Haksız
olarak yapılmış fiilleri durduran nedir? Dokunulmazlıklardır. Bu
dokunulmazlıklar, davaların takibini, suçların takibini, siyasilerin suç
işlediği noktalarda gecikmelere sebebiyet vermiştir. O nedenle, zaman aşımı
sürelerinin kısaltılıp, uzatılmasında çok büyük bir mantık vardır. Çünkü
ısrarlarımıza rağmen dokunulmazlıklar maddesi düzeltilmedi.
NURİYE ATABEY: Düzeltilmiyor,
evet.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Sadece kürsü masuniyeti, sade kürsüde, onun kürsüsünde,
Meclis kürsüsünde, komisyonda söylenen sözlerden ötürü bir masuniyet olabilir.
Ama asla ve asla gasp gibi sıradan trafik cezası vesairede…
NURİYE ATABEY: Kaldı
ki, Meclis’te bu konuyla ilgili çok sayıda dosya bekliyor değil mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bu dosyalar onlar için de rahatsızlık verici bir durum.
Onlar da bu suçlardan beraat edebilirler, onların sırtında da o töhmet kalıyor.
Bir belediye başkanı hakkında da yolsuzluk iddiaları vardır, mebus olduğu için
senelerce o töhmetin altında yaşayacaktır. Bırakın o da gitsin yargıya, beraat
etsin, hakkını savunsun.
Orada yalnız bir şey var,
Meclis Başkanlığı yaptığım için söylüyorum, Meclise mutlaka haber vermek lazım,
yani bir milletvekiline haksız iftirada bulunulması, vesaireyi önlemek için,
yapılacak takibattan Meclisin haberdar olması koşulu var.
NURİYE ATABEY: Peki
efendim, bireysel olarak bu dokunulmazlıktan çıkılamıyor değil mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
İsteyen var ama karar vermesi lazım Meclisin. Meclis bu kararı vermiyor, Meclis
bir dayanışma içine giriyor. Dayanışmadan kastım da sıra kendisine gelmesin.
Kendisinin kollanmasını, korunmasını isteyen milletvekili de var, bir suç
işlediği için.
NURİYE ATABEY: Yani
varsa böyle bir suçum, yargılanayım diyen de var.
HÜSMAETTİN CİNDORUK:
Onları önlüyorlar, çünkü büyük bir konfor var 4 sene
işlediğiniz suçlardan, ceza evine girmek bir tarafa, mahkemeye bile
gitmiyorsunuz, bu konfordur.
NURİYA ATABEY: Çok
sayıda sorular var Sayın Cindoruk, bu ihale kanunu son 2 yılda on sekiz,
on dokuz kez değişti değil mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hesabı sorulacak işlerden biri özelleştirme ve ihaleler. Bu
TEKEL işçilerinin grevinde bile, yanlış ihale var. O ihaleden, haksız kazanç
elde etmiş olan bir şirketten bahsediyoruz. Çok önemli bir hadise, hem de yedi
yüz milyon dolar gibi önemli bir rakam. Bir de işi Amerikalılara kaptırmak var,
yani yabancı sermayeye kaptırmak var.
Bir ihalenin başlangıcından
ortaya çıkan sonuçlara bakın, yanlış bir özelleştirme, özensiz bir özelleştirme,
bugün hem devleti hem işçiyi mağdur etmiş durumda.
NURİYE ATABEY: Mevcut
yasalara göre, bu ihalelerle ilgilenen bir şey yapılabilir mi? Yoksa
yeni bir düzenleme düşünüyor musunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Düzgün bir ihale yasası yapmak gerekiyor, bu var, Türkiye
de yapılması da mümkün. Hatta Türkiye’nin hazırlanmış ihale kanunları, benim
Meclis Başkanlığım zamanında da hazırlanmış, askıya alınmış, bir türlü
yapılmayan, bir iki maddesi değiştirilerek, durup duran yeni bir ihale yasasını
gündeme getireceğiz.
Çünkü işin başı bu ihale,
ikincisi devlet bankalarının verdiği krediler var, devlet bankalarının verdiği
kredilerle basında tröst kuralları var ve el değiştiren büyük basın organlarımız
televizyonlarımız var. Onların hepsi, maddi menfaat kadar, manevi ve siyasi de
menfaat sağlamışlardır. Bunun hesabını sormamız gerekiyor. Siyasi menfaat
sağlamış, şimdi diyor ki “Beş televizyon verdi” azımsıyor, beş televizyonu. O
beş televizyon, en az on milyon kişiye bugün onu yansıttı, çünkü bir kısmı haber
kanalları onların. Bir de, akşam en az on televizyon da onu veriyor, dediğim
gibi böyle bir lüks siyaset, hiç kimseye nasip olmamıştır.
Ama bu bir göz aldanmasıdır,
zaman içerisinde vatandaş gerçekleri tespit edecektir. Tespit ettikçe de bizim
ne kadar haklı olduğumuzu, neden belli dönemlerini geçirmiş politikacıların
siyasete döndüklerini anlayacaktır. Kolayca verilecek kararlar değildir bunlar.
Ülke sıkıntıda, ülke yalnız,
vatandaş sıkıntıda, vatandaş öksüz, yetim gibiyse, hepimize düşen bir görev
vardır, vatandaşı bu sıkıntıdan kurtarmak. Hiçbir kesim memnun değilse bir
iktidardan ve o kesimler oy verecek parti arıyorlarsa, onların önüne parti
çıkarmak, o partiyi inandırıcı insanlarla takviye etmek, milli bir vazifedir,
bırakın siyasi vazife olmasını.
Belli noktalara gelmiş pek çok
arkadaşımız benim bu düşüncemi paylaşıyorlar. Bizim aradığımız yeni bir siyasi
iktidar değil, burada aradığımız demokratik bir iktidardır, yapıcı bir
iktidardır, kalkınmayı, istikrarı sürdürecek bir iktidardır, iç barışı
sağlayacak bir iktidardır. Bir başbakan her gün bir kavga sebebi çıkarır mı?
Bizim başbakan çıkarıyor. Her gün birisini azarlar mı? Bizim Başbakan azarlıyor.
Her gün televizyonlara çıkıp yanlış bir şey söylüyor mu? Söylüyor. Bütün bu,
büyük gürültü içerisinde, elde hiçbir şey yok. Milli hâsıladan adam başına düşen
pay, on bin dolardan, iki bin dolara düştü, hepimiz iki bin dolar kaybettik. Bu
iki bin doları kaybederken birileri kaybetmedi ama.
NURİYE ATABEY: Birileri kazandı
ama.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bu eşitsizliği gidereceğiz, yani vatandaşlar bugün
sıkıntılarını dile getirmekte de zorlanıyorlar. Siz, düşüne biliyor musunuz, tüm
Türkiye’nin dinlendiği bir telefon şebekesinden, hepimizi dinleyebiliyorlar.
NURİYE ATABEY: Dinleniyoruz
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Evet, dinleniyoruz ve bunu başbakan
dinliyor. Bunu ben söylemiyorum.
NURİYE ATABEY: Ama sayın başbakanı da
dinliyorlar, kendisi öyle söylüyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Onun söylediği şarkıları dinliyorlardır, belki. Başbakanı kim
dinleyebilir? Varsa bir sırrı, olabilir de, devletin içerisinde bulunduğu için,
bir takım gizli bilgileri de olabilir. Devlet onları dinliyorsa, yine ona
veriyor. Ben çok iyi biliyorum, nereden biliyorum? kendi Başbakan Yardımcısı
söylüyor, bu dinleme servisini o kurdu. Kapıcısına, odacısına kadar kendi tayin
etti, Balgat’ta bir binada bunlar dinliyorlar, orada Fethi Bey diye biri var,
hepimizi Fethi Bey diye biri dinliyor, kimse Fethi Bey bilmiyorum. Başbakan
yardımcısı, kendi yardımcısı, ondan ayrılmış olan. Diyor ki, “Her dinlemeden
sonra, işe yarayan dinlemeleri götürüp ona dinletiyorlar.”
Yani bizim büyük biraderimiz
Sayın Başbakan, Başbakan bizim ne söylediğimizi dinliyor. Bunları dinliyordur
tabii açık söylüyoruz da.
NURİYE ATABEY: Yok açıkta
olanlar çok merak edilmiyor.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Dinle, dinle de bunun hukuki yolunu yap dinle, Fethi Bey
diyor ki, “Sade 45 bin kişiyi dinledik”e Türkiye de 45 bin suçlu yok ki, demek
ki, suçsuzları dinlemiş. Sonra diyor ki “Biz dinlediklerimize dava açılmadıysa,
onlara özür mektubu yolladık”. Devletin özür dileme hakkı yoktur, devlet özür
dilemez. Devlet kaza yaptığı zaman özür diler. Ama devlet dinleme gibi suçlu
olduğu bir konuda özür dilemez, böyle bir hakkı yok. Devletin bir görevi var
sizi dinlememek, sizi dinletmemek, ben rahatça, bugün burada olduğu gibi
konuşmalıyım.
NURİYE ATABEY: Anayasal
bir hak değil mi efendim, özel hayatımızın gizliliği?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ne oldu şimdi?
NURİYE ATABEY: Evet ne oldu
şimdi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Cep telefonları suç aleti oldu, insanlar cep telefonlarıyla
konuşmuyorlar. Sizi konuşmaya davet eden birisi yastığının altına saklıyor cep
telefonunu, kimisi içinden bir alet çıkarıyor, böyle bir Türkiye, böyle bir
demokrasi, böyle bir iletişim özgürlüğü var mı dünyanın bir yerinde?
Bunları övünmek için söylüyor
zaman zaman, şu kadar telefon var, yani o kadar da suç aleti var demektir,
milyonlarca.
NURİYE ATABEY: Ama
kullanıyoruz, kullanmadan da olmuyor, değil mi, efendim?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Kullanmadan olmuyor da, sizi dinlemiyorlarsa burada bir sıkıntı yok.
NURİYE ATABEY: Birde
şöyle bir savunma var ya, konuştuklarınızda bir şey yoksa neden
korkuyorsunuz ki dinlenmekten?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ben de şunu diyorum ki, konuştuklarımda bir şey yoksa beni
niye dinliyorsun. Hakim kararı var mı? Yok, hakimlerin bu kadar karar çıkaracak
vakitleri yok zaten. Belli ki, bu Fethi Bey arkadaşımız kimse, onun kurduğu
sistem içerisinde, özgürlüklerimiz kısıtlanmıştır ve dinleme hakları olmadığı
halde bunlar yapıyorlar.
NURİYE ATABEY: Seçime
sizin başkanlığınızda gidecek Demokrat Parti, hazine yardımı
almıyorsunuz ama bu birleşmeden dolayı da bayağı bir bina zengini
oldunuz değil mi?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Çok bina zengini olduk.
NURİYE ATABEY: Ne yapacaksınız
bu binaları?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ak Parti’nin de binaları var, birçok partilerin gayri menkulleri var. Doğru Yol
Partisi, Anavatan Partisi ve Adalet Partisi, Demokrat Parti’nin gayri menkulleri
vardı, onlar birleştiler. Çeşitli bölgelerdeki il ve ilçe binalarımız bugün
kendi mülkümüz haline geldi, kiralardan tasarruf ettik. Anavatan Partisinin
Balgat’taki binası, güzel bir bina.
NURİYE ATABEY: Ne
yapacaksınız o binayı, kullanacak mısınız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hayır, orada bir sıkıntı var, verdiği hazine yardımını
hazine geri istiyor. Aşağı yukarı 10 trilyon lira civarında bir dava var. O
davayı hazine kazanırsa, zaten onun yapmak için bir yer satmak zorunda kalır
parti, biz ona hazırız. Kendi arkadaşlarımız imece yoluyla partiyi götürürler,
hepsi inançları olan arkadaşlarımız.
NURİYE ATABEY: Ama
hazine kazanamaz da biz kazanırsak, o binaya geçer otururuz mu
diyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Onu o zaman düşünürüz. Şimdi de onun formüllerini arıyor
arkadaşlarımız. Bir komisyon kurduk, bu işlerden anlayan arkadaşlarımız. Bir mal
varlığı ama böyle bir hazine alacağı da var.
NURİYE ATABEY: Böyle
sıkıntılı bir durum da söz konusu, yani peki hazine yardımı alabiliyor
musunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Hayır, hazine yardımı alabilmek için yüzde yedi oy almak
gerekiyordu, parti yüzde altı civarında oy almış 2007 seçimlerinde, ufak bir
farkla hazine yardımını almayı kaçırmış. Ama ben hazine yardımını demokratik
bulmuyorum ve benimsemiyorum, bunu her zaman söyledim. Bunun yerine, partilere
devletin bir takım muafiyetler tanıması, telefonlarda, yollardaki ücretlerde,
emlak vergilerinde vesairede. Bunları yapması kafi. Almanya’da örnekleri var,
milletvekillerinin seçim bölgelerine gidip gelişlerinde bilet vermesi gibi bir
takım kolaylıklar sağlanabilir, ama direkt para vermesi, haksız zenginleşmedir.
NURİYE ATABEY: Ama
direkt para vermesini doğru bulmuyorum diyorsunuz.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Doğru bulmuyorum, haksız zenginleşme, bu paraları alamayan partiler için bir
fren vazifesi görüyor. Yüz milyon lira bu sene Ak Parti alacak aşağı yukarı.
Bence hazineden alınacak, haksız bir paradır. Bizim gibi partilerimiz, yeni
kurulmuş bir siyasi parti olabilir, bir haksız rekabet niteliğini alır. Dediğim
gibi onu çok dikkatli bir biçimde takip ederek, yasal bir zemine oturturuz
NURİYE ATABEY: Peki bu
anketlere ne diyorsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
O anketlerin bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış, bir kısmı
tarafgir.
NURİYE ATABEY: Neye
göre vatandaş, doğru yanlış olduğunu algılayacak okurken.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Mesela bugün bana bir anket geldi, yüzde 7,4 gösteriyor Demokrat Partiyi,
Ege’de, bazı batı şehirlerinde yüksek 13-14 gibi gösteriyor. Mesela hakikaten
İstanbul’da henüz beklenen gelişmeyi göstermedik, Doğu ve Güneydoğu’da
sıkıntılarımız var. Onları aşıyoruz, örgütleniyoruz, birleşmenin getirdiği bir
takım sıkıntılar var, avantajlar var, onları bir araya getiriyoruz. Benim için
baraj tehlikesi yok, hiç düşünmem dahi onu. Biz oyumuzu yüzde yirmilerin üstüne
taşımak için planlama yapıyoruz, o bakımdan bir sıkıntı olacağını sanmıyorum.
Çünkü Demokrat Parti köklü bir parti, babadan dededen oğla kadar her yerde
arkadaşlarımız var.
NURİYE ATABEY:
Birleşmede bir kurultay yaptınız, önümüzde ki seçim sürecinde, genel
seçim var, bu erken deniliyor ama süresinde de yapılabilir, partinizin
vitrininde olacak isimler, partinizin MYK listesinde olanlar mı olacak,
yoksa daha genç kadrolar, yeni isimler mi olacak, partiye katmayı
düşündüğünüz yeni isimler var mı?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bugünkü kadromuzda çok genç arkadaşlar var, üniversite profesörleri, tecrübeli
siyasetçiler var. Bugünkü idare heyetimizin yarısından fazlası genç, kırk yaş
civarında. Çok değerli üniversite öğretim görevlileri var. Gelecek ayda, Şubat
ayında İstanbul’da böyle bir şey yapacağız.
Kadro genç, Genel Başkan yaşlı,
doğru ama dengeyi kuracağız, hiç onda kimsenin şüphesi olmasın. Şu sebeple
kuracağız, Türkiye’nin nüfusunun büyük bir çoğunluğu 30 yaş altında. Onlara
hitap edecek genç bir kadroyla seçimlere gireceğiz ve seçimlere girdiğimiz zaman
da çok değerli bir programla gireceğiz. Programımızı hazırladık, onu
geliştiriyoruz, birbirinden doğru düzgün çözümler ürettik, üretmeye devam
edeceğiz. Ama programları halk okumaz, onları özetleyerek.
NURİYE ATABEY: Mesela
atları boyamayı düşünüyor musunuz? Böyle bir moda var, bir takım şeyler
boyanıyor, Kıratı boyayacak mısınız?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Kıratı boyamak pahalı bir iş, güvercini boyamak kolay, ucuz, güvercini çocuklar
da boyayabilir. Ama bizim Kıratları boyamaya kalkarsak, pahalı bir iş, sonra
bizim Kıratımız, adı Kırat, beyaz attır.
NURİYE ATABEY: Kırat
ama boyanırsa da başka bir isim olabilir yani, neden Kırat, niye
koymuşsunuz?
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Bu Kıratı halk koydu, bu Demir kıratın kısaltılmışıdır o,
halk diliyle 1946lar da konmuştur, onun için Kırat boya kaldırmaz.
NURİYE ATABEY. Çok
teşekkür ederim Sayın Cindoruk, geldiniz, çok güzel bir sohbet oldu.
Başarılar dilerim çalışmalarınızda.
HÜSAMETTİN CİNDORUK:
Ben teşekkür ederim.
|
|
|