Siyaset Okulu’nda ders vermek
çok iddialı bir iş. Bunca yıl siyasetin içinde olduktan sonra bile, siyasetin
okulu olup olamayacağını kavramakta hep zorluk çekmişimdir. Bir başka deyişle
“siyasetin okulu olur mu ya da siyaset okulda öğrenilir mi?”
Aslında siyaset, partide
öğrenilir. Siyasi parti, aynı zamanda bir üniversitedir. Çok da önemli bir
hadisedir siyasi parti. Biz, bugüne kadar onun tadına, keyfine her zaman
varamadık.
Siyasi partilerin kanunla
kurulabileceği düşüncesi var. Aslında siyasi parti, halk tarafından kurulur,
halkın benimsediği bir organizasyon kurumudur. Zaman zaman böyle kurumlar ortaya
çıktı, yaşadı, yaşatıldı, yaşamadı, onlar siyasi tarihimiz içinde irdelenebilir.
Ne var ki siz şanslısınız çünkü çok eski bir siyasi kurumun içindeyiz. Bu siyasi
kurum, Demokrat Parti’dir.
Demokrat Parti, geleneksel,
ilkesel ve tarihi bir oluşumdur. Demokrat Parti’nin değerini, niteliklerini,
niceliklerini, tarihçesini ve yeni Demokrat Parti’nin, bugün içinde bulunduğumuz
Demokrat Parti’nin söylemlerini çok iyi anlamamız, yaymamız gerekiyor.
Birinci Görevimiz Demokrat
Parti’yi Yaşatmaktır
Demokrat Parti, bir köktür. Bu
kökün üstüne şimdi yepyeni bir Demokrat Parti inşa ediyoruz. Bu Demokrat Parti,
aynı zamanda geçmişten gelen başarıları, geçmişten gelen liderlik akımlarını,
geçmişten gelen hizmetleri, hüsranları, hepsini içine almaktadır.
Dünya tarihine baktığınız
zaman, uygar ülkelerde, demokrasiyi hazmetmiş ülkelerde de böyle siyasi partiler
ayakta duruyor, yaşıyor. Bizim birinci görevimiz, Demokrat Parti’yi yaşatmaktır.
İkinci görevimiz, Demokrat Parti’nin inançlarını, düşüncelerini, yeni
gerçeklerini, söylemlerini vatandaşlarımıza yaymak, sunmaktır.
Zor işleri partiler yapar, daha kolay
işleri hükümetler yapar. Çünkü partinin iktidara gelmesi zor iştir, onu iktidara
getirmek çok büyük uğraş ister, Ayşe kardeşimin söylediği gibi, belki gece
uykulardan vazgeçmeyi gerektirebilir.
Hükümet etmede, büyük bir organizasyon
vardır, altınızda bir devlet organı vardır. Onların getirdiği kolaylıklarla
programlarınızı ya da başka düşüncelerinizi gerçekleştirirsiniz.
Ne var ki siyasi parti
organizasyonu, tam bir sivil toplum örgütüdür; vazgeçmeye dayanır, gönüldaşlığa
dayanır ve en önemlisi, imeceye dayanır. O nedenle hepimiz için bu siyasi
faaliyet, aynı zamanda hem Tanrı’ya, hem de milletimize karşı bir imtihan
kapısıdır.
Tek Türkiye İstiyoruz
Hepimiz büyük bir gayretle bu
işleri yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Çünkü ülkemizin iyi idare edilmesini
istiyoruz, ülkemizin zenginleşmesini, barış içinde yaşamasını, terör ve
anarşiden kurtulmasını, çocuklarımızın iyi bir eğitim görmesini, ölümcül
korkulardan uzak yaşamasını istiyoruz. Bütün bunları yaparken, devletimizin
güçlü olmasını istiyoruz. Güvenlik içinde olmak istiyoruz.
“Tek Türkiye” istiyoruz.
Bölünmüş, parçalanmış, düşünceleri aşınmış bir Türkiye olsun istemiyoruz. Öyle
bir dünyada, öyle bir ülkede bize düşen görevler, vatandaşlık görevleri ve bu
görevlerden doğan, sizin gibi politikaya katılmış kardeşlerimin seçtikleri
siyasi görüşler olmalıdır.
Benim gördüğüm şu: Bugün köklü
bir siyasi düşünce olarak yayılıyoruz. Vatandaşın önüne gidiyoruz, eski
duyguları, eski kökleri arıyoruz, tohumlarımızı atıyoruz, bunlar mutlaka
yeşerecek ve bizim için önemli günlerde hizmet kapısı daha da açılacaktır.
Ne yapmak gerekir siyasette?
Siyasette doğru düşünceyi, doğru sözleri ve doğru duyguları bir arada, ortaya
koymamız gerekiyor. Biz kimseyi aldatmak için yola çıkamayız. Aslında aldatmak
için siyaset yapanlar yanılırlar ve yanıltırlar. Sabırlı olmak gerekir siyasi
hayatta. Bugünden yarına sonuç almak yerine, yarınlara varacak olan yolda döşeli
taşları tek tek, tekrar tekrar döşeyip, hedefe varmak gerekiyor.
Demokrat Parti’nin
avantajlarından biri de geçmişte elde ettiği başarılardır. Bu başarıların
grafiklerini, bu başarıların oluş biçimlerini arkadaşlarımız zaman zaman sizlere
iletiyorlar. Bunu yaymak lazım. Doğru ama sadece geçmişiyle övünen bir siyasi
parti olmak yetmez. Meseleyi güncelleştirmek gerekiyor.
Siyasetin temelinde güncellik
vardır, gerçeklik vardır. Hayal peşinde olmamak gerekiyor. Hayaller güzel
şeylerdir ama bence hayalleri biraz da şairlere bırakalım, edebiyatçılara
bırakalım, hatta dizilere bırakalım. Gerçekler, bizim siyasetimizin temeli olur.
Ben burada “siyasetin içinde duygu olmaz” demiyorum. Siyasetin içinde duygular
da olabilir ama esas olan gerçeklerdir, temel olan gerçeklerdir, bir de
güncelliktir. Sadece geçmişiyle övünen bir siyasi partinin halk tarafından
benimsenmesi, çare olarak görülmesi elbette mümkün değil. Onu yapacak olan
ilkelleşme hadisesinde hepimizin hayat hikâyesi, o hayat hikâyesinden aldığımız
dersler var.
Sabah gazeteleri açıp
okuduğunuz zaman ortaya çıkan gerçekler, zaten toplumun da gerçekleridir, sizin
de gerçeklerinizdir. İyi bir siyasetçi sabah en az iki gazete okur. Birisi yerel
gazete olmalıdır, diğeri de ulusal bir gazete. Şöyle bir avantajımız var;
televizyonlar sabahları gazete özetlerini veriyorlar. Onları dikkatle takip
etmek hatta notlar almak lazım. O gün Türkiye’nin meselesi ne, gündemi ne?
Taksit Taksit Parti Kurulmaz
Türkiye o gündeme oturmuşsa,
siz o gündemi aşan bir dil kullanırsanız, halkın diliyle özdeşleşemezsiniz. Dil,
çok önemli. Çok güzel bir dilimiz var; Türkçe, çok zengin bir dil. Çeşitli
dillerin etimolojisine bakanlar bunu daha rahat söyleyebilirler. Bu dille ifade
edilemeyecek hiçbir düşünce olduğunu sanmıyorum. Türkçe giderek zenginleşmiş,
köküne, yörüngesine oturmaya başlamış, hatta oturmuştur. O nedenle dilimizin
zenginliğinden de faydalanarak halka karşı doğruları, doğru tekliflerimizi
ortaya koymamız lazımdır.
Zor bir iş değil bizim
yaptığımız. Açıkçası, taksit taksit parti kurulmaz. Bugünlerde görüyorsunuz,
taksit taksit parti kuruyorlar. Taşımalı öğretim sistemi olur ama taşımalı
siyaset olmaz. İnsanları oldukları yerde bulacaksınız, onları oldukları yerde
karşılayacaksınız, onların ayağına gideceksiniz. Ankara’dan, İstanbul’dan, kendi
taraftarınız olduğu bile şüpheli kişileri taşır ve oradan bir parti çıkarmaya
kalkışırsanız, hem kendinize ziyandır, hem siyasete ziyandır, hem de ülkemize
ziyandır.
Türkiye’de siyasette bu çeşit
hadiseleri çok yaşadık. Başbakan olmak için ortaya çıkanlar çok oldu. Devleti
temelinden sarsıcı düşünceleri ortaya koyanlar oldu. Aykırı düşüncelere dayalı
siyasi oluşumlar ortaya çıktı. Hiçbiri yaşamadı. Hepsi geldi, geçti. Onların
hepsi köpüktür. Siz köpüğü bırakın, esas süte bakın. Süt, her zaman beyazdır,
her zaman kıymetlidir ve her zaman iyi bir besin maddesidir ama köpük gelir,
geçer.
Demokrat Parti Büyük Bir
Harekettir
Kimse moral bozmasın. Siyasette
moral bozmak olmaz. Hadiseyi derinlemesine teşhis edeceksiniz. Bu bir parti
midir? Değildir ama bizimki bir partidir. Bizimki 1945’lerden 1946’lardan bu
yana adım adım gelişen, zaman zaman üzülen, çoğu zaman sevinen ama ülkesine
hizmetten bir adım geri durmayan çok çeşitli liderler yetiştirmiş, genel
başkanlar çıkarmış büyük bir harekettir. Bu hareketin temelinde vatanseverlik
var, Türkiye sevgisi var, Türkiye’nin tek devlet olduğu inancı var, milli
devlete inancı var, milli mücadeleye inancı var, milli düşünceye inancı var ama
dünyaya da açık. Atatürk’e sevgisi var, saygısı var, kurtuluş mücadelesini
Atatürk ile birlikte yapanlara da sevgimiz, saygımız var. Böyle bir sevgi, saygı
içerisinde temelimizde, içimizde böylesine devlet adamları sırayla gelmiş,
geçmiş.
Zenginliğimiz, aynı zamanda
arşivimiz. Zenginliğimizin yanında fikir çeşitliliğimiz var. Demokrat Parti
bugün, bir şey daha söylüyor. Biz özgürlüklerin, bireysel hakların ve demokratik
düşüncenin egemen olması gerektiğini söylüyoruz.
Biz Bu Anayasa Değişikliğini
Yetersiz Buluyoruz
Bir misal vermek istiyorum; iki
gündür iktidar partisi, Türkiye’nin önüne bir anayasa değişikliği koydu. Ortada
bir gerçek var. Anayasa değişikliği yapacak. Önlerine bir referandum koşulu
koydu. O zaman biz bugün, bu konuyu işleyebiliriz. Bu konuda bizim bir
söylemimiz, bir fikrimiz olmalı. Bu anayasa değişikliklerine nasıl bakıyoruz,
anayasa değişikliklerine bir katkıda bulunmak istiyor muyuz? Referandum nedir,
referanduma karşı çıkar mıyız? Bu referandumun nasıl şekillenmesini istiyoruz?
Bizim beklediğimiz anayasa değişikliği nedir, bu mudur? Bunları tartışılacak,
güncel bir konu olarak önünüze getirmek istiyorum.
Demokrat Parti’nin programını
açıp okuyun. Biz bu anayasa değişikliğini yetersiz buluyoruz. Bize keyif
vermiyor. Bu anayasa değişikliği sadece iktidar partisinin önündeki bazı
engelleri kaldırmak için yaptığı, çok kısmi tekliflerdir. Ama biz ne istiyoruz?
İyi işlemeyen bu anayasa sistemini temelden değiştirmek istiyoruz. Gelsinler,
tartışalım.
Bu, Başbakanlık rejimi haline
gelmiştir. Tek başbakanın idare ettiği bir Türkiye, Türkiye’nin idaresindeki
zorluklar ve o zorluklardan çıkan çatlaklar, o çatlaklardan çıkan milli birliği
tehlikeye düşüren ayrışmalar ortada. Bu devletin idaresinde halkın dediği
olmuyor, Parlamento’nun dediği olmuyor, Başbakan’ın dediği oluyor. Başbakanlık
rejimini tehlikeli buluyoruz.
Yarı Başkanlık Sistemi İstiyoruz
Biz programımızda ‘yarı
başkanlık sistemi’ istediğimizi söylüyoruz, mertçe, açıkça söylüyoruz. Yarı
başkanlık sistemi istiyoruz, yanında senato istiyoruz. Siyasi kurumların
sayısını artırmak istiyoruz. Bir ombudsman fikrini ortaya atıyorlar. Bu, Kuzey
Avrupa’da kullanılmış, başarısız olmuş bir sistem ya da bir ülkede bir miktar
başarı sağlamış bir sistem. Onun yerine diyoruz ki, gelin yarı başkanlık sistemi
kuralım. Cumhurbaşkanının yetkilerini, görevlerini belirleyelim, sınırlayalım.
Yarı başkanlık sistemi, aynı zamanda bu başbakanlık rejimine karşı da bir denge
olsun. O dengeyi sağlamak için de anayasada yapılacak değişiklikler var.
Senato Bir Denetim Organı
Olacaktır
Mesela Fransız Anayasası’ndan
esinlenebiliriz diyoruz. Senato, kurum olarak Anayasa Mahkemesi’nin görevlerinin
bir kısmını üstlenecektir, bir denetim organı olacaktır. 550 milletvekilini
düşürelim 400 - 430’a. 150 senatörlük yeni bir organ kuralım. Bu meclisimize
aynı zamanda bir filtre görevi yapsın. Geçmişte bu 19 sene yaşadı, çok da büyük
sıkıntı vermedi, Osmanlı’da da vardı. Geçmişte tabii üyeler vardı, darbenin
izlerini taşıyordu. Şimdi biliyorsunuz sadece cumhurbaşkanları, eski
cumhurbaşkanları tabii üye. Onların da sayısı 2-3’ü geçmez. Diğerleri seçimle
gelsinler. 6 senede bir gelsinler, ikide bir devletin temel düşüncesi tehlikeye
girmesin, tartışmaya açılmasın. Avrupa ülkelerinde hatta doğu-batı sentezi
ortaya çıktıktan sonra Doğu Avrupa ülkelerinde de bugün iki meclisli sistem
yaşamaktadır.
TRT’yi, RTÜK’ü ve YÖK’ü
anayasadan çıkaralım, yasalarla düzenlenir hale getirelim. YÖK, disiplin kurulu
gibi çalışmasın. Akademik kariyerleri tanzim eden, değerlerde bir sentez yaratan
bir kurum olsun. Geçmişte de üniversiteler arası kurul vardı. Yine anayasada
lüzumsuz pek çok kurum, kuruluş var. Bunların hepsini kanunlarla çevirelim.
Kanunlar, Anayasa Mahkemesi’nin
denetiminden geçsin. Bireysel başvuru hakkı tanıyalım. İnsan hakları konusunda
bireysel başvuru hakkında; dilekçe komisyonu devreye sokabiliriz, insan hakları
komisyonu devreye sokabiliriz. O komisyonlar filtre görevi yaparlar ve o
komisyonlara başvurular içerisinde dikkate değer olanları, Anayasa Mahkemesi’nin
sayısal olarak iki daireye bölünmesi halinde, birisine götürelim. Bu yolla
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiş azalacak. Bugün Rusya’dan sonra, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’ne en çok başvuru, Türkiye’dendir ve maalesef mahkum
oluyoruz, kaybediyoruz. Çünkü insan hakları denetimini yapan iç organımız yok.
Son sözü yargı organları veriyor ve kalıyor orada.
Böylesine rasyonel, Türkiye’nin
gerçeklerinden doğan birtakım konuları biz reel hale getirip, meclisimize,
hükümetimize sunmak istiyoruz. 1961 Anayasası’nın iyi hükümleri var; birisi,
yargıçlarla, hâkimlerle ilgili kurul. O kurulu o biçimiyle işletelim. Yani
devletin kaynakları sadece güncel değildir burada, anayasa ise 1876’da Sened-i
İttifak’tan gelen pek çok belge var. 1921 Anayasası var, 1924 Anayasası var,
1961 var, 1982 var. Elimizde bir anaysa yapacak çok belge var, denenmiş
belgeler, doğrulukları, eğrilikleri, işlerlikleri denemiş dokümanlar var
elimizde. Bütün bunları söyleyen bir söylemi, bundan sonra ortaya koymaya
başlarız çünkü bugüne kadar, bu derece gündeme inmemişti, şimdi indi. Burada
bizim bir söz hakkımız olmaktadır.
İkinci güncel mesele TEKEL
işçileridir. TEKEL işçileri, doktorların grevi, son zamanlarda gündemden biraz
düşse de itfaiyeciler, biraz daha geriye doğru giderseniz demiryolu işçileri.
Burada söyleyeceğimiz söz; “Biz
devletin birliğinden, düzeninden mesul hissederiz kendimizi”. Biz iktidarda
olsak bunlara karşı hangi tavrı, hangi düşünceyi, hangi iyimser veya karamsar
olguyu ortaya koyacaksak, bugün de onu söylüyoruz.
Muhalefet büyük bir vazifedir.
Muhalefet, önemli bir vazifedir ve ben siyasi partilerin durumları bakımından
ikiye ayrıldıklarını düşünüyorum; muhalefet ve iktidar partileri. Sorumluluk
itibariyle bütün siyasi partiler, aynen iktidar kadar sorumludur.
Haksız Zenginleşmeleri Halka
İade Edebiliriz
TEKEL meselesinin en çarpıcı
tarafı, özelleştirmenin yanlış yapılmış olmasıdır. Özelleştirmenin sonuçlarında
bugün, TEKEL ve TEKEL çalışanları sıkıntıya düşmüştür. Aşırı zenginleşen bir
ticari kuruluş ortaya çıkmıştır. O kuruluşun kazandığı aşırı kar, bugün Türkiye
Cumhuriyeti için kötü bir örnektir. Diyebiliriz ki, gelecek günlerde
zamanaşımlarını kaldırıp, bu çeşit haksız zenginleşmeleri halka iade edebiliriz.
Bu greve ne kadar destek
oluruz? Biz genel greve karşıyız, o zaman genel grev fikrine karşı çıkarız ama,
buna mukabil gittik, kendileriyle birlikte olduk, hatta bu binamızda misafir
ettik. Onların insan olarak yaptıkları mücadeleye, aradıkları haklara sahip
olmalarını sağlamaya çalışırız. Aynı şey, tıp meselesinde, deneyimli teknisyen
arkadaşlarımız çalışıyorlar, doktorların eylemiyle ilgili ortaya konan kanun,
zaman zaman bizim iktidarlarımızın da düşündüğü bir olgudur, ona da bakarız,
onun da sınırlarını tespit ederiz. Çarelerimizi, tespitlerimizi ortaya koyarız.
Demek istediğim; hepimiz siyasi
hayatın içinde görev almışızdır. Bugünden itibaren sizin sorumluluğunuzla benim
sorumluluklarım arasında fark yoktur. Bir parti üyesi, genel başkan kadar
sorumlu hissetmeli kendini, fikrini ortaya koymalı, şimdi iletişim araçları
çoğaldı, bilgisayarlar var, internet var, her şey var, bize ulaşmalı ve biz de o
fikirleri, sizin fikirlerinizi tasnif etmeliyiz. Bunu yapmaya başladık. Siz bize
ulaşacaksınız, biz size ulaşacağız. Ortak parti fikrini, her alanda çıkaracağız.
Türkiye Daha Güçlü Bir Devlet
Olabilirdi
Bu konuşmanın sınırlarını
aşacak kadar Türkiye’nin çok meselesi var. Türkiye büyüdü, güçleniyor. Kimin
hizmeti geçmişse buradan hepsine teşekkür ediyorum. Ama kim, bu gücün daha fazla
güçlenmesinin önüne geçmişse de, onu eleştiriyoruz tabii. Türkiye daha güçlü bir
devlet olabilirdi. Milli hasılası 10 binden 800 bin dolara düşecek yerde, 12 bin
dolara çıkabilirdi. O bakımdan, yapılan hataları da görmek, söylemek
durumundayız. Birisi iyi iş yapıyorsa, ona da teşekkür borcumuz vardır. Kırıcı,
yıkıcı cümle, kırıcı, yıkıcı eleştiri, siyasette kısa vadede size fayda
sağlayabilir ama uzun vadede sağlamaz.
Tek Devlet Türkiye, Tek Yürek
Türkiye
Son özet şu: Bir devlet var
ortada, Cumhuriyetimiz. Çok güzel bir devletimiz var. Paylaşmamız gereken
zenginlikleri olan güçlü bir devlet. Güçlü bir ordusu var, sınırlarını koruyan,
sınırlarını 90 yıllık, 90 yıl diyorum ben çünkü 23 Nisan 1920’de ilk Meclis
Hükümeti’yle bu devlet başlamıştır, 90 yılda toprak kaybetmeyen hatta Hatay gibi
bir toprak kazanan, hatta Kıbrıs’ta 60-70 bin kişilik bir ordu bulunduran, güçlü
bir devlet var. Bu güçlü devleti seveceğiz, sayacağız, onun nimetlerinden
faydalanacağız. Ne Doğu, ne Güneydoğu, ne Batı, ne Karadeniz, bütün ülkeyi bir
bütün gibi göreceğiz. “Tek ülke Türkiye” diyoruz. Tek ülke demek, milli birlik
ve bütünlük içinde olan bir Türkiye demektir. Bizim federasyon, konfederasyon,
özerk idare gibi yeni bölünmelere, yeni düşüncelere hiç ama hiç açık kapımız
olmadı, olmayacaktır. Bizim kapımız kaplıdır. Biz, “Tek devlet Türkiye, tek
yürek Türkiye” diyoruz.
Bu devleti bize emanet eden
şehitlerimiz var. Mustafa Kemal Atatürk var, milli mücadele var, milli misak
var, pek çok milli egemenlik fikri var, milli meclis var, çok büyük değerlerimiz
var. Bunun kıymetini bilmek zorundayız. Bakınız Yugoslavya’ya, 9 devlet çıkardı.
Yugoslavya bir ara dünyanın göz bebeğiydi, hatta yeni bir sosyalizm düşüncesinin
örneği diye gösteriliyordu. Yaşayamadı çünkü yapay bir devletti.
Milli Ordumuz Üzerinde
Spekülasyon Yapmadık
Türkiye Cumhuriyeti doğal bir
devlettir. Osmanlı’nın son topraklarından biri üzerine kurulmuştur. Milli misak
gibi frenlere basarak, emperyal düşüncelerden sıyrılarak güçlü bir devlet ortaya
çıkarmıştır. Bu devleti zayıflatma hakkımız yok. Bu devletin koruyucu unsurları
demokrasidir, milli meclistir. Bir de milli ordumuz var.
Dikkat ederseniz biz, bir gün
dahi milli ordumuz üzerinde bir spekülasyon yapmadık. Bize darbe yapıldı ama
sade darbe yapanlarla uğraştık. Ordumuzu onların dışında tuttuk. Tek ordumuz var
ve bugün Türkiye’nin güçlü olmasının nedenlerinden biri de, bu ordunun
vatansever ve fedakâr bir ordu olmasıdır. Son günlerde ordumuza karşı yapılan
hücumları, haksız eleştirileri gerçekten ayıplıyorum. Ordumuz siyasetin dışında
durmalıdır. Sayın Demirel’in dediği gibi, kışlaya, camiye, okula politika
girmemelidir. Bunların hepsini kabul ediyoruz ama bunları kabul etmek demek,
Türk ordusunun yıpratılmasına izin vermek olmamalıdır. Ordumuzla iftihar
ediyoruz. Ordumuzun demokratik yapıya bağlı olmasını istiyoruz. Onu
sağlayamayanların, ordudan şikâyet etmelerini ise haksız buluyoruz. Kendi
yetersizliklerini, ordunun ihtirası gibi göstermelerini de yanlış buluyoruz. O
bakımdan, bizim milli devletimizi tamamlayan unsurlardan biri olarak da milli
ordumuza, hepimiz buradan saygı ve sevgiyle bağlılıklarımızı bildirmeliyiz.
Nereye kadar? Darbe yapmaya teşebbüs edinceye kadar. Darbe, bir demokrasi için
büyük bir yıkımdır, bunları yaşamış olduğum için söylüyorum, ama darbe yapmayan
ordu da, milletin şanıdır, şerefidir, hazinesidir.
Hepinize teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.